20. yüzyılın mimarları: Alvar Aalto

20. yüzyılın mimarları: Alvar Aalto

Yüzyıl ortası modernizminin en önemli figürlerinden biri ve Finlandiya’nın muhtemelen en ünlü mimarı olan Alvar Aalto (3 Şubat 1898-11 Mayıs 1976), Modernizm’e hümanist yaklaşımıyla tanındı. Mimarlığa Finlandiya’ya özgü bir şekilde bakışı, İskandinav mimarlığında önemli bir referans noktası olarak alınmasını sağladı ve tam bir sanat eseri yaratmaktaki kararlılığı yalnızca mimarlığında değil; mobilya, aydınlatma ve cam tasarımlarında da görülen dehasının birçok örneğinin çıkmasında etkili oldu.

Aalto Finlandiya’da Alajärvi’de doğdu ve gençliğinin büyük bir kısmını Jyväskylä’da geçirdi. Helsinki Teknoloji Üniversitesi’ni bitirdikten sonra, 1923’te “Alvar Aalto, Mimar ve Anıt Sanatçısı” adıyla Jyväskylä’da kendi ofisini açtı. İlk çalışmaları İskandinav Klasizmi’nin karakteristik örneklerindendi fakat Aalto mimar Aino Marsio ile evlendikten sonra çift, Güney Avrupa’da geçirdikleri balayında Modernist çağdaşlarının eserleriyle tanışma fırsatı buldular.

1930’ların başlarında bu modernist etkileşim, Paimio Sanatoryumu ve Viipuri Kütüphanesi gibi Aalto’nun “işlevselci dönemi” olarak anılan projelerle Aalto’nun mimarlığında yer edindi. Yine de bu döneminde bile Aalto’nun tasarımı, bölgesel karaktere sahip elementlerle tutarlı bir şekilde “saf işlevselcilikten önceden planlanmış bir ayrılma eğilimi” gösteriyordu. Sonuç olarak 1930’ların sonunda Aalto’nun yapıtları daha sentetik ve kişisel bir Modernizm’e evrildi. Materyaliteye verilen önemin ve bölgedeki mimarlarda sıklıkla görülen fenomenolojik yaklaşımın temelini atarak İskandinav modern hareketinin ilk ve en etkili mimarlarından biri oldu.

Aalto’nun en iyi eserlerinin çoğu kütüphaneler, belediye binaları ve kiliseler gibi kamusal mekanlar oldu ve Säynätsalo BelediyeBinası, küçük kentler için çok amaçlı şehir mimarisi açısından bir ustalık dersi olarak kabul edilir. Bölgesel tarzından dolayı Aalto, çağdaşları olan Le Corbusier ve Mies van der Rohe kadar uluslararası alanda çalışmadı ve eserlerinin çoğu Finlandiya ve çevredeki Kuzey Avrupa ülkelerinde yer aldı. Yine de yurt dışında, muhtemelen en önemlisi MIT’teki Baker House Yurdu olan birkaç önemli proje tamamladı.

Modernist hareketin geri kalanından bir kopukluk yaşamasına rağmen Aalto’nun ünü, 1941’de eserlerinin mimari eleştirmen Sigfried Giedion’un çığır açıcı modernist mimari değerlendirmesi “Space, Time and Architecture”da yayınlanmasıyla kesinleşti. Fakat bu değerlendirme de tartışmasız değildi; Manfredo Tafuri ve Francesco Dal Co 1976’da yayınlanan kitapları Architettura contemporanea’da mimarın eserlerinin “tarihi öneminin abartılmış olabileceğini” ve “ustaca dikkat dağıttıklarını ve kökenleri olan uzak gerçeklikten başka yerde yeniden üretilemeyeceklerini” savundular. Aalto’nun mimarisine karşı farklı bir görüş de Kenneth Frampton’ın Säynätsalo BelediyeBinası’nı, Modernizm’in homojenleştirilmesine karşı direnen bir örnek olarak değerlendirdiği 1983 tarihli makalesi “Towards a Critical Regionalism”de bulunur. Frampton, onun dokunsallığıyla “görüntüye tanınan önceliği dengelemeye ve çevreyi sadece perspektif bakımından yorumlayan Batı eğilimine karşı gelmeye çabaladığını” söyler.

Yazar: AD Editorial Team

Kaynak: ArchDaily

Çeviren: Bengi Bayar

Düzenleyen: Ece Çağlayan

Leave a comment