Pandemi, anksiyete seviyemizi artırdı. Oysa bu artışın altında yatan sebepler sandığımızdan daha derin.

Yeni yayımlanan bir CDC* anketine göre Amerika’daki insanların anksiyete (kaygı) seviyesi geçen yıla göre ortalama 3 kat daha fazla. Peki neden bu ani dalgalanma gerçekleşti? ‘’Şey, gayet net.’’ diye düşünüyor olabilirsiniz. ‘’Tek kelimeyle: Covid.’’ Evet doğru, pandemi anksiyetemizi artırmada kesinlikle büyük rol oynadı. Ancak durum bundan çok daha derinlere dayanıyor.

Önce Sigmund Freud; ardından varoluşçu psikolog Rollo May, anksiyetenin uyaranı olmayan bir duygu olduğunu üstü kapalı bir biçimde söylemişti. Ancak aslında çevremizde, anksiyetemizi artıracak birçok uyaran bulunabilir. Anksiyete duygusunu; etrafımızda hedeflerimizi veya değerlerimizi engelleyen bir kişi, olay veya durum olduğunda hissederiz ve bu konuda ne yapacağımızı bilemeyiz.

Anksiyete, pandeminin doğal bir sonucudur ve aslında hayatta kalmak için gerekli, doğuştan gelen bir duygu olarak kabul edilir. Bu, sanki her an fırlamaya hazır gergin, sarmal bir yaymışız gibi; sıkıntılarla karşılaşmamız durumunda uyaranlara karşı duyarlılık geliştirmemize ve bunu sürdürmemize yardımcı olmak için fizyolojik sistemimizi biyolojik olarak sarmalamış bir duygudur. Yani bir nevi savunma mekanizmasıdır. Bu nedenle anksiyete stres seviyemizi artırır ve zaman içinde sürekli maruz kalınırsa bağışıklık sistemimizin işlevini yerine getirmesini güçleştirir.

Peki ne zaman etraftaki olası bir tehdit, bizde yüksek düzeyde kaygı uyandırır? Elbette varlığımızı tehdit ettiğini hissettiğimizde. Aşağıdaki beş durumdan biri gerçekleştiğinde kendimizi tehdit altında hissederiz.

İlk durumda, karşı karşıya olduğumuz tehditle baş edemeyecek gibi hissederiz. Çünkü onu kontrol altına almanın bizim gücümüzü aştığını düşünürüz.

İkinci durum birincisiyle bağıntılı: tehditle etkin bir biçimde baş edemediğimiz için insani yeterliliğimizi sorgularız.

Bunun dışında, büyüme çağımızda bizden daha güçlü oldukları için örnek almaya mecbur hissettiğimiz ebeveynlerimizden, öğretmenlerimizden, antrenörlerimizden veya diğer yetişkinlerden bize aktarılan olumsuz inanışlar nedeniyle kendimizi yetersiz hissedebiliriz. Peki bu olumsuz inanışları neden onlardan miras aldık?

Çünkü o zamanlar ebeveynlerimiz veya bize bakan kişiler dünyamızdı. Bizim hakkımızdaki görüşlerinde yanıldıklarına inanmak tüm dünyamızın yanlış olduğuna inanmak gibiydi ki bu da dünyamızı başımıza yıkardı ve bunu kavramak çok güç olurdu. Bu yüzden ebeveynlerimizin mükemmel olmadığını, hayatta aynı bizim gibi yanılabileceklerini kabul etmek olgunlaşmanın en önemli kanıtıdır.

Üçüncü durum, çevremizdeki tehdidin bir birey olarak kişiliğimizi zedelediğini hissetmemizdir. Örneğin birçoğumuz işimize ruhsal olarak o kadar bağlıyız ki; bir süre sonra kişiliğimizin ayrılmaz bir parçası haline geliyor. Eğer siz de bu insanlardan biriyseniz işinize karşı en ufak bir tehdidi bile kendinize yönelik bir tehdit gibi algılarsınız ve bu sizde anksiyeteye sebep olur.

Pek çok farklı şekilde, toplumumuzun sosyal dokusuna oldukça bağlı olan kişisel kimliğimizin pandemi süresince risk altında olduğunu hissediyoruz. Berkeley Üniversitesi psikoloğu Richard Lazarus ve eşi Bernice’in de söylediği üzere; ‘’ Kaygı uyandıran durumların, dünyada kim ve ne olduğumuza, yani hayatımızın anlamına ilişkin algımızı sarsabilecek veya yıkabilecek zarar verici şeylerin gerçekleşmesini beklemek gibi kötü bir ortak özellikleri vardır.’’

Dördüncü durum, yaşamın anlamıyla bağdaştırdığımız bir hedef veya değerin çevremizdeki bir kişi, olay veya durum tarafından tehdit edildiğini fark etmemizdir. Eğer çocukluğunuzun büyük bir bölümünde ebeveynlerinizi aynı evde veya birbirlerinden çok uzakta, farklı evlerde (benim durumumda olduğu gibi) kavga ederken gözlemlediyseniz ve hayatınızın en büyük amacının iyi bir evlilik yapmak ve çocuklarınızın bölünmemiş bir ailede büyümesi olduğuna inanıyorsanız eşinizin öylesine söylediği mutsuz olduğuna dair ufak bir söz, sizde çok büyük bir anksiyeteye neden olabilir.

Değerleriniz ve kişisel kimliğiniz o kadar bütünleşmiş ve ayrılamazdır ki; yukarıda bahsettiğim üçüncü koşul bir şekilde dördüncü koşulla örtüşür. Burada kullandığım örnekte kişisel kimliğinizdeki dayanak; sağlıklı ve uzun soluklu bir evlilik içinde olmaktır. Dolayısıyla bu kimliğe yönelik herhangi bir tehdit de kaygıyı tetikleyecektir.

Benliğinizi tehdit altında hissetmenize sebep olacak beşinci durum ise, çevrenizdeki bir kişiyi, durumu veya olayı, yaşamın kendisi için bir tehdit olarak algılamanızdır. Lazarus’un beyanına göre, ‘’Fiziksel ve ruhsal varlığımızın sonuyla sonuçlanan ölümün kaçınılmazlığı, kaygının nihai temelidir.’’

Yukarıdaki beş durumdan çıkarımlarımızla, Lazarus kaygıyı ‘’varoluşsal’’ bir duygu olarak tanımlar. Yani çevrenizdeki bir kişiyi, olayı veya durumu tehdit olarak algıladığınızda, tehdidi yalnızca arabanız, işiniz hatta ilişkiniz gibi gelip geçici bir şey olarak algılamazsınız. Aksine kişi, olay veya durum direkt olarak sizin varoluşunuza tehdit oluşturur.

 Bu beş durum üzerine düşünecek çok şey var. Ancak biz insanlar ‘’bilişsel pintileriz’’ ve çok fazla düşünmeyi sevmeyiz. Bu nedenle, tehdidin varoluş nedeninden ziyade (bu beş durumdan kaynaklanmaktadır) tehdidi azaltmak için yapabileceğimiz anlık önlemlere odaklanırız. Temelde anksiyetemizi tetikleyen şey de budur.

 Pandemi süresince, bahsi geçen önlemler maske takmak, ellerimizi yıkamak, insanlarla aramızdaki iki metrelik sosyal mesafeyi korumak olabilir. Ne yazık ki bunları yapmamıza rağmen içimizde bir yerlerde hala güvende olduğumuzu hissetmeyiz çünkü tehdidin sadece fiziksel olmadığının; sosyal, ruhsal, ekonomik ve politik olduğunun farkındayız.

Kuşkusuz dikkate alınması gereken çok şey olsa da anksiyetemizin altında yatan nedeni anlamak, bu görünmeyen durumların üzerimizdeki gücünü ve dolayısıyla kaygılarımızı azaltacak. Belki çok düşünüyoruz, evet; ancak şu anda içinde bulunduğumuz bu karmaşık dünyada, gelecekteki refahımız buna bağlı.

*Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezi

Yazar: Anthony Silard Ph.D.

Çeviren: Ezgi Kırmızı

Düzenleyen: Ayça Gürdal

Kaynak: PhsycologyToday