Gençlik Cumhuriyeti

İşçiler ücretli izin hakkını dayanışma hareketiyle kazandılar ve şimdi de aynı ruh, bu zamanı nasıl kullanacaklarını belirleyecekti. Aynı zamanda bu, tatilin gerçekte ne anlama geldiğini sorgulayan tartışmalarla da şekillendirilmişti. Karl Marx’ın zamanında sahil gezileri, kentlerin kir ve dumanından uzakta yenilenmiş bir sağlık olarak görülürdü, tarihçi Yvonne Kapp, sahil gezilerinin yararlarına ne kadar takıntılı olduğunu yazar, “genel izlenimde olduğu gibi tıpta da, alkolden sonraki her derde deva ilaç”. Fakat gerçekte işçilerin boş zamanlarında ne yaptıkları erken yirminci yüzyıla dek sıcak bir tartışma konusu olmuştu.  

Tarihçi Gary Cross’un yazdığı gibi, birçok sosyalist, fabrika rutininin emekçilerin zihnini zedeleyen, onları yalnızca eğlence tüketmekten fazlasını yapabilmek için gerekli olan enerji ve entelektüel kıvraklıktan yoksun bırakan zararlı tesirini kınamıştır. Kumar ve seyirci sporu eleştirileri işçi hareketinde yaygındı; “ölçülülük” savunucuları sadece Hristiyan ahlakını değil işçilerin aile gelirlerini âlemlerde harcamamaları gerektiğini dile getiriyorlardı. Sol partilerin politik eğitime ve aynı zamanda bandolar ve doğa yürüyüşleri gibi faaliyetlere yoğunlaşması, işçileri daha entelektüel uğraşlara çekmeyi amaçlıyordu. 

Yine de sol, en politik işçileri birleştirmekten daha fazlasını yapmak istiyordu, özellikle de aşırı sağ, kitlesel eğlenceler üzerinden kendi propagandasını yapıyorken. 1925’ten itibaren, İtalyan Faşizminin “İş Sonrası” ve “Balilla” organizasyonları devlet destekli eğlence faaliyetleri sağladı, 1935’ten itibaren ise Nazi Almanya’sı “Eğlence Yoluyla Güç” programıyla devlet kaynaklarını, militarist ve milliyetçi değerleri körükleyen spor aktiviteleri ve toplu tatilleri hazırlamak için kullandı ve sınıf bilincinin ötesine geçildi. Bu sebeplerle, Halkçı Cephe ise boş zamanların nasıl değerlendirilebileceğiyle ilgili kendi demokratik vizyonunu geliştirmeye çalıştı.

Bu durum özellikle Blum’un dinlence ve spor bakanlığı müsteşarı Léo Lagrange’ın çalışmalarında belirgindi. Halkçı Cephe hükümetinin yarattığı, dinlence politikasının farklı hedeflerini yansıtan bu rol öncesinde Sağlık Bakanlığına bağlanmıştı fakat sonrasında Eğitim Bakanlığına devredildi. Ancak Langrange’ın tercihleri aynı zamanda sosyalist ve faşist tahakküm arasındaki farkı da ortaya koyuyordu. Ona göre, Halkçı Cephe’nin endişesi sadece dinlenme değil, emekçi insanların itibarını yükseltmekti. Örneğin, Berlin Olimpiyatlarında gösterimde olan elit sporunun aksine, Lagrange “şampiyonlar yaratmak ve 22 oyuncuyu 40 bin ila 100 bin seyircinin önünde stada sürmekten ziyade ülkenin gençlerini düzenli olarak sahaya, oyun alanlarına, yüzme havuzlarına gitmeye” çağırıyordu.. 

Buradaki kilit nokta, dinlencenin sınıf bölünmeleri üzerine bir köprü olabilme imkanı üzerindeki yoğunlaşmaydı – Langrange yalnızca Hitler’in Olimpiyatlarının alternatifi olan Barselona’daki “Halkın Olimpiyatı”na destekleyici olmadı aynı zamanda kendisi başka bölgelerdeki tarım işçileri için Paris turları düzenledi. Devletin üye-yönetimli birliklere olan desteği kilise ve hayır işi girişimlerinin iltimasından azade kolektif bir boş zaman yönetimi yeşertmeye yönelikti: Langrange’a göre bu “madencinin, zanaatkârın, duvarcının, tezgâhtarın ve öğretmenin giderek insan emeğinin birliğini anlamasını” sağlayacaktı.  

Bu durum alttan gelen insiyatiflere yansımıştı. 1935’ten 1938’e, CGT’nin (Genel Emek Konfederasyonu) “Emek Spor ve Jimnastik Birliği”, “her fabrikaya bir kulüp” çağrısını benimseyince üye sayısı 40 binden 100 bine çıktı. Pek tabii, işçilerin ücretli izin olmadan tatile gidemeyecekleri gibi, zamanlarını ekonomik olarak harcamaları gerekliydi. Devlet yardımlı demiryolu yolculuğu (yüzde kırk indirimli) bu politikanın bir kolunu oluşturdu, fakat en önemlileri yerel Halkçı Cephe komiteleri, (“indirimli burjuva turizminden fazlasını” vaat eden) “Herkes için Tatil” benzeri organizasyonlar ve CLAJ gençlik pansiyonları birliğiydi.

İsminden de anlaşılacağı gibi, CLAJ – “Seküler Gençlik Pansiyonları Merkezi”, dini dinlence birliklerine bir alternatifti, onların aksine büyük oranda komünist etkinin var olduğu yerlerdi. Halkçı Cephe dönemi boyunca sayılarını çokça artırdılar, 1933’teki 45 adet pansiyon 1935’te 90 ve 1938’de 450 pansiyona çıktı. On binlerce insana konaklama imkânı sunmak, insanların toplumsal geleneklerden özgürleşmesini de besledi. Resmi politikanın hevesi kırılmışsa, CLAJ’ın  le Cri des Auberges dergisinin “her pansiyon bir gençlik cumhuriyetidir” diye ilan etmesinin ardından bazı Halkçı Cephe propagandalarındaki “aile tatili” modelini kırmasındandır.  

Tarihçi Siân Reynolds’un yazdığı gibi, CLAJ’ın rolü daha özgür gelenekleri teşvik etmesinden ve özellikle de cinsiyet ayrımsız (fakat yurtlar ayrıydı) olmasından dolayı bilhassa önemliydi. Kolektif erkek-kadın sosyalleşmesi, günlük dildeki “tu”nun resmi  “vous”a baskın gelmeye başlaması ve kadınlar için kıyafet zorunluluklarının olmaması mevcut Komünist Gençlik pratiğinden yararlanmıştı ama aynı zamanda toplumsal cinsiyet hiyerarşilerinin de altını kazıyordu. Lucette Heller-Goldenberg’e göre onlar “koca bulmaya çalışan genç kız ve bir kurban arayan genç erkek arasındaki yanlış ilişkiye bir son verdi.”  

 

Bir Işık Hüzmesi

Halkçı Cephe güllük gülistanlık içinde değildi – en nihayetinde, bu cephe yükselen faşizme karşı bir bariyer olarak kurulmuştu ve Langrange’ın bazı meslektaşları kültürel karışımların, aile geleneklerini zayıflatma potansiyelinden daha çok “yurtseverlik” açısından sağladığı yararlara sıcak bakıyorlardı. Yine de Blum’un politikası, İngiltere’de benzer bir pratiğin yükselişi de dâhil olmak üzere büyük bir etki yaptı. İngiltere’de yasal düzlemde gösterilen çabalar 1929’da ve 1936’da başarısız olduysa da Fransa örneğinden ilham alan sendikaların yükselen ücretli izin talebi, bu hakkı kazanmış işçilerin sayısının 1935’te 1.5 milyondan 1938’de 7.75 milyona çıkışını gördü.  

Ekonomik baskılar ve İspanya’daki iç savaş o sonbaharda Halkçı Cephe’nin sonunu getirdi. Liberal radikallerin muhafazakârlara yönelmesi, daha sonra Alman işgaliyle tamamen yok edilecek olan Blum’un kilit ölçütlerinin altını kazıdı. Langrange 1940 Haziranında öldürüldü. Blum ise 1942’de vatan hainliğinden yargılandı. Mahkeme salonunda uzlaşmaz bir biçimde Vichy rejiminin aile-değerleri retoriğine karşı kendi dinlence politikasını savundu. Çünkü Yahudi sosyaliste göre, ücretli izin “zorlu ve karanlık hayatlarda bir ışık hüzmesiydi” ve bu yalnızca “aile hayatı için tesisler sağlamadı”, aynı zamanda onlara bir gelecek vaat etti. 

Bu ışık hüzmesi daha uzun zamanlar hatırlanacaktı. Fotoğrafçı Henri Cartier-Bresson ve CLAJ üyesi Pierre Jamet otostopun ve basit kampçılığın joie de vivre’ını (yaşama sevinci) ölümsüzleştirirken Charles Trenet’in 1936’daki şarkısı “Y’a d’la joie (Sevinç Var)”ın melodileri de yıllar boyunca yankılanacaktı. 1936 yazının parıltısını belirgin hale getiren ise devamındaki Vichy rejiminin karanlığıydı. Bu sebeple, bazı tarihçiler bunu teselli edici bir efsane olarak resmettiler – Julian Jackson’a göre “1936’da tren yolculuğuna çıkan kalabalıkların el sallayışları 1968’deki barikatların olduğuna benzer bir sembol haline gelmişti.”

1940 yazında, Parisli aileler bu sefer yeni bir yolculuk için valizlerini topladılar – Alman işgalinin arifesinde başkentin tahliyesi. İşgalin en karanlık günlerinde bile, geçen dört yazın mutlu anıları hala hatırlardaydı. Öncesinde muhafazakârlar sonrasında Vichy rejimi tarafından yasaklanan Komünist ve Sosyalist partiler artık ayakta değildi. Fakat işçilerin zor kazanılmış boş zamanlarını değerlendirmek için kurdukları yapılar işgal dönemine dek uzanan dayanışma ağları yarattı. Alman işgalinden sonra CLAJ, silahlı direnişin esasını oluşturdu. 

Günümüzde, boş zamanımız Nazilerin fırtına birliklerinden başka düşmanlarla karşı karşıya geliyor. Patronlar istikrarsız durumumuzu ve cep telefonlarımızı kullanarak bizi işe zincirleyip sürekli el altında tutuyorlar ve değişikliğe dair bizi umutsuz bırakıyorlar. Ancak izin ücreti tam olarak da bizi ihtiyacımız olan iş ile boş zaman arasında bir tercih yapmaktan kurtarmakla alakalıdır – hususi durumlarına bakmaksızın izinli olduğumuz sürede ücretlerimizi ödemek bütün işverenler için bir yükümlülüktür. 1930’ların Fransa’sında, tatil için verilen kavga işçilerin genel durumunu patronların zararına olarak yükseltti. Bugün ihtiyacımız olan tam da budur.

 

Yazar: David Broder

Çevirmen: Mert Kızılyamaç

Kaynak: Jacobin