Astrobiyologlar, gözlerini tamamen Dünya’nın kavurucu sıcaklıktaki kardeşine çevirdiler.

Birilerinin Venüs’te canlı yaşam keşfettiğini iddia etmesinin üzerinden uzun bir süre geçti. Aslına bakarsanız bu, ilk defa oluyor.

Ve doğruyu söylemek gerekirse, 14 Eylül’de Venüs’ün atmosferinde fosfin gazı bulduklarını duyuran bilim adamları da orada bir yaşam keşfettiklerini ileri sürmediler, düşündükleri daha çok, gazı üretenlerin bulutlardaki mikroplardan başka bir şey olamayacağıydı. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nden Sara Seager, duyurudan birkaç gün önce bir röportajda “Venüs’te yaşam keşfettiğimizi söylemiyoruz,” açıklamasında bulunmuştu.

Dünyadaki tek doğal fosfin kaynağı mikroplar (bu gaz genellikle dışkı ile bağdaştırılır). Ancak bilim adamlarının güneş sisteminde bize en yakın, fakat nadiren ziyaret ettiğimiz komşumuz Venüs’ün jeokimyası hakkında henüz bilinmesi gereken her şeyi bilmediklerini öğrenmek pek de şaşırtıcı sayılmaz.

Yerel kimya bilgisinin yetersizliği nedeniyle başka bir gezegende yaşam araştırmaları ilk defa batacak değil ya. Uzmanlar hala Viking uzay araçlarının 1977 senesinde sürdürdüğü araştırmalarda Mars’ta yaşam sinyalleri alıp almadığını tartışıyor. Ancak buradan çıkarılması gereken asıl ders araştırmacıların Mars’ta yürümeyi öğrenmeden koşmaya çalıştıklarıdır. Zira Mars’ın kimyası üzerinde uzmanlaşmadan Mars’ta yaşam aramaya gitmişlerdi.

Bilimin güçlü yönlerinden biri, yorumların, üzerine daha fazla veri eklenmesiyle değerli bir fikre dönüşebilmesidir. Venüs konusunda ise bu fikir birden fazla kere yön değiştirmiştir.

Klasik bilimkurguya öyküsel bir omurga oluşturan mitolojide Venüs, genellikle bulutlu, bataklıklı yağmur ormanları olan bir gezegen olarak betimlenir -bir su gezegeni, ekim gezegeni, nemli ama yaşanabilir- hatta kimi hikayelerde uysal yerlilerin yaşadığı bir gezegen. Mars ise ölen bir çöl medeniyeti… Hatta 20.yüzyılın başlarında Boston’lı bir hayırsever olan Percival Lowell, Mars’ta kanallar görebileceğini düşünüyordu.

Bunların hepsi iki gezegen de ziyaret edilmeden ve yaşamaya elverişli olmayan doğaları keşfedilmeden önceydi: Karbondioksitten oluşan ezici atmosferi, 800 Fahrenheit’ı bulan yüzey sıcaklığı ve sülfürik asit bulutlarıyla Venüs ve dondurucu atmosferiyle Mars. Her ikisi de kupkuru – en azından yüzeyleri.

Venüs; insanların ,güneş, ay ve seyrek görülen süper novaların ardından, gökyüzünde gördüğü en parlak objedir. Ayrıca kendisi UFO ile de en çok karıştırılan gök cismidir.

Venüs, 1940’larda popüler kültür içinde bir kez daha öne çıktı. Çok yönlü bir akademisyen ve psikanalist olan Immanuel Velikovsky, güneşin göklerde durması gibi İncil’de açıklanan olaylardan ilham alarak, Venüs’ün 3500 yıl önce Jüpiter’den koptuğunu ve Güneş Sistemi’nde sürüklenirken dünyayı teğet geçtiğini, bunu yaparken kuyruğundan yayılan salgın virüslerinin dünyaya yayıldığını daha sonra da şimdiki yörüngesine oturmadan Mars ile çarpıştığını iddia etti. Tabii, gök cisimlerinin mekanik kanunu boş verelim.

1950’de Velikovksy’nin “Worlds in Collision” kitabının (çok satan kitaplardan) yayımlanması gökbilimciler arasında skandal yarattı. Daha sonra, her ne kadar hatalı sebeplere dayansa da Velikovksy’nin tahminlerinden ikisinin doğru olduğunu anladılar: Venüs’ün sıcak olması ve Jüpiter’in elektromanyetik gürültü kaynağı olması.

Editörün Seçimleri

Times Square, Grand Central and the Laws That Build the City

James A. Baker’ın olağanüstü nüfuzu.

Bu sırada Amerikan uzay programının kurucuları gözlerini muhtemelen yaşamın var olduğu Mars’a çevirdiler. Werner von Braun, 1954’te Colliers dergisinde, Kızıl Gezegen’e yapılacak insanlı seferlere kılavuz olacak olan uzun bir makale yayımladı. Ancak Braun, böyle bir şeyin yaşanmadan önce en az bir asır geçeceğini düşünüyordu. Son zamanlarda ise NASA, 2030’un böyle bir yolculuk için gerçekçi bir zaman aralığı olacağını söylüyor.

Carl Sagan 1960’daki doktora tezinde, (o zamanlar Chicago Üniversitesinde bir doktora öğrencisiydi) Venüs’ün kavurucu sıcaklığı hakkında şöyle isabetli bir açıklama getirdi: “Gezegenin ezici karbondioksit atmosferi kontrolden çıkmış bir sera gazı oluşturuyor.” Ve şu sözleriyle noktaladı:” Venüs -en azından karada- yaşam barındırmayan bir çöl gezegeni.”

1996’da ölen Sagan, evrendeki yaşamın ihtimali konusunda her zaman iyimserdi. 1967’de Sagan ve Yale Üniversitesi’nde bir biyokimyacı olan Harold Morowitz, Venüs’ün atmosferinin daha ılıman olması sebebiyle (yalnızca bir atmosfer civarında olan basınçlar ve sıcaklığın gidilen yere göre 40 Fahrenhayt dolaylarında dolaşması) yaşama daha elverişli olduğunu belirtmişlerdi.

Nature dergisinde yazdığı bir makalede: “Eğer küçük miktardaki mineraller yüzeyden bulutlara doğru karıştırılırsa, orada kendine has bir biyoloji oluşturması ihtimalini hayal etmek hiç de zor değil.” Sözlerini kullanmıştı.

Bu kavram geçmişte çok da popüler değildi. “O zamanlar bu fikre çok fazla direnç gösterildi ve çok fazla alay edildi.” dedi Planetary Science Enstitüsünde bir gezegen bilimcisi olan ve bu fikri 30 seneyi aşkın senedir destekleyen David Grinspoon.

Venus, visible in the night sky above Salgotarjan, Hungary, in March, is typically the brightest object in the night sky other than the moon.

Mart ayında Macaristan, Salgotarjan’ın yukarısında, gece, gökyüzünde görülebilen Venüs, tipik olarak ay dışında gece gökyüzündeki en parlak nesnedir.

Dr. Grinspoon, bulut temelli yaşamın inandırıcılığıyla ilgili 1997 tarihli kitabına “Venüs Açığa Çıktı” başlıklı bir bölüm eklediğinde, yayıncısının, böylesine tuhaf bir fikrin kitabı lekeleyeceğini iddia ederek onu çıkarmaya zorladığını hatırladığını söylüyor. Buna rağmen bölümü kitapta tutmayı başarmış.

Son yıllarda ekstremofillerin; nükleer reaktörlerde, sıcak okyanus deliklerinde ve diğer beklenmedik yerlerde yaşayan bakterilerin ve dış gezegenlerin keşfi, yaşanabilir gezegenler hakkında yeni çalışmaların ve fikirlerin fitilini ateşledi. Mars’ta mikro fosiller varsa Venüs’te neden olmasın?

Dahası, Dr. Grinspoon, Venüs üzerine yapılan yeni çalışmaların kendilerini, gezegenin okyanuslarını çok yakın zamanda kaybetmiş olabileceği sonucuna götürdüğünü ve (yalnızca 700 milyon yıl önce) gezegenin oluşumundan bu yana yaşamın gelişmesi ve bulutlara sıçraması için bolca vaktin bulunduğunu söyledi.

Ancak bu yaşam nasıl bir yaşam olurdu? 2004 yılında, Almanya’daki Berlin Teknik Üniversitesi’nde gökbilimci olan Dirk Schulze-Makuch ve meslektaşları, bulutlarda gezinen mikropların, güneş kremi görevi görecek ve fotosentez için ultraviyole ışığı görünür dalga boylarına dönüştürecek siklooktasülfür adı verilen bir bileşikle kaplanmış olabileceğini öne sürdü.

Bu yılın başlarında, Dr. Seager ve meslektaşları bu fikri bir adım ileri taşıyarak bu tür organizmalar için olası bir yaşam döngüsü çizdiler. Mikropların bulutlarda sülfürik asit damlacıklarında yaşayabileceklerini, damlacıklar çarpışıp birleştiğinde ise gittikçe daha fazla mikrop yan yana sıkışacağı için metabolize olup bölünebileceklerini öne sürdüler.

Sonunda damlalar çok ağırlaşacak ve bulutlardan yağmur yağacaktı, ancak yere çarpmadan önce buharlaşacaklar, mikropların kurumasına ve uykuda kalmasına neden olacaklardı.

Dr. Seager, Venüs’ün bir pus tabakasına sahip olduğunun bilindiğini belirterek “Tabaka çok stabil ama orada ne gibi tanecikler olduğunu bilmiyoruz, ancak bu parçacıklar çok uzun bir süredir asılı kalıyorlar,” dedi. “Bu yüzden, bu parçacıklardan bazılarının- hepsinin değil- aslında kurumuş yaşam olan “spor” barındırabileceğini varsayıyoruz.”

Bu sporlar, yerçekimi dalgaları adı verilen akımlar üzerinde bulutlara geri sürüklenecek kadar hafif olacak ve burada yeni damlacıkların yoğunlaşması için tohum görevi gördüğünden tüm döngüyü yeniden başlatacaktı.

Dr. Seager, bu mikropların Dünya atmosferinde de var olduğunu, ancak sadece bu kadar uzun süre havada kalmadıklarını belirtti.

Dr. Seager, “Venüs’te yaşam olduğunu kesin olarak söyleyemem,” diyerek  “Diğer şeylerin yanı sıra, biyologların hala hangi bağırsak mikroplarının fosfin ürettiğini veya bunu nasıl yaptıklarını bilmediklerini” ekledi.

Ve bir sülfür bulutunda yaşamaya , bu tür koşullara nasıl bir organizma dayanabilir? Dr. Seager: “ Muhtemelen DNA temelli organizmalar değil.”  cevabını veriyor.

Doğanın yaşam üretme konusunda alternatif bir yolu olduğu keşfedilirse bu 21. yüzyıl bilimi için son derece belirleyici olurdu. Ve böylece yeni verilerin keşfi için yarış başladı. NASA ve diğer uzay ajansları, uzun süredir gözden kaçan ikiz gezegenimize yeni sondalar göndermeyi düşünüyor. Bilim adamlarına verdiği 3 milyon dolarlık ödülle tanınan Yuri Milner Breakthrough Vakfı, Venüs’ de yaşama yönelik araştırmaları finanse edeceğini duyurdu.

Dikkatli bakarsanız, yeni bir güneş sistemi mitolojisinin doğuşunu görebilirsiniz. Bu anlatıya göre; Dünya, Venüs ve Mars, suyla aynı hizaya geldiğinde hayat ortaya çıktı. Mars kuruyup donduğunda mikroplar yer altına indi ve robot gezicilerimiz tarafından bulunmayı beklediler. Venüs’te ise havaya çıktılar.

Bizler ise Dünyada lüks ve naif bir orta noktada bulunuyoruz. Bir yaz gecesinde ormanda yürüyün ve görünmez yaratıkların, cırcır böceklerinin, kurbağaların seslerinden oluşan yığın (hayatın beyaz gürültüsü) sizin için karşı konulamaz olacak.

Hayatın nasıl biteceğini biliyoruz. Yarım milyar yıl kadar sonra, güneş büyüyüp parlaklaştıkça dünya okyanuslarını kaybedecek ve Venüs’ün sera etkisi yoluna girecek. Ama belki hayat bir yolunu bulup o zaman bile var olmaya devam edecek. Bunu umut etmek belki biraz aşırıya kaçıyor ama bugünlerde en fazla ihtiyacımız olan şey de biraz umut.

Çeviren: Barış Deha Yaman         

Düzenleyen: Can Güzel

Kaynak: NY Times