Vampir folkları Osmanlı’da günümüzdeki kadar popülerdi

Vampir folkları Osmanlı’da günümüzdeki kadar popülerdi

Dönemin önde gelen bazı Osmanlı gezginleri vampir salgınlarını ve cadı kavgalarını, Batı edebiyatı popüler etmeden yüzyıllar önce, seyahatnamelerde oldukça gerçekçi bir şekilde ele aldı. Popüler kültürde vampirler ve cadılar hakkında kitaplarda ve sinemalarda birçok hikayeyle karşılaşıyoruz. Vampirler için Drakula gibi kitaplarını, Alacakaranlık serisi gibi filmleri; cadılar içinse neredeyse her yerde ünlü olan Suspiria ve Blair Cadı Projesini örnek olarak verebiliriz. İrlandalı yazar Bram Stoker’ın 19. yüzyılın sonunda kaleme aldığı Drakula’sı, bugün vampirler hakkında bildiğimiz sayısız hikâyeye ilham kaynağı oldu. Bu hikayelerin derinliği ve kafa karıştırıcılığı gizemli ve bilinmeyen şeylere ışık tuttuğu için birçoğumuzun ilgisini çekmişti. Birçoğumuz onları gerçek dışı olarak düşünse de cadı ve vampir edebiyatı büyük ölçüde Batı kültürüne atfedilen tarihsel olaylara ve inançlara dayanmaktadır. 1962-1963 yılları arasında ABD’nin Massachusetts eyaletindeki Salem Cadı Mahkemeleri, şeytan tarafından ele geçirildiğine inanılan ve büyücülükle suçlanan kadınları yargılayarak bir insan topluluğunun bu görüngüyle ne kadar derinden etkilenebileceğini gösteriyordu.

Köylerin etrafındaki korkular ve folklar

Vampir ve cadı konseptleri günümüzde Batı menşei ile düşünülse de bu terimler ve masallar, ilk olarak bugünün Doğu Avrupa’sında, Kafkaslarda ve Balkanlarda ortaya çıkmıştır.

Drakula’nın hikayesi, o zamanki Osmanlı İmparatorluğu’ na bağlı olan Wallachian prensliğinin hükümdarı Kazıklı Voyvoda’nın kendisinden etkilenmiştir.

Tarihçi Mehmet Berk Yaltırık TRT WORLD‘e verdiği bir demeçte ‘Vampir ve cadı terimlerini şu an batı kültüründe görsek de eskiden Osmanlı hakimiyetinde olan Rumeli ve Balkan topraklarının Ortodoks kesiminde bu olgular hakkında bazı inanış ve rivayetler olduğunu biliyoruz. ‘ dedi. Bu efsanelerin ve hikayelerin kökeni, 15. yüzyıldan itibaren özellikle Romanya’nın Karpat dağlarında görülmeye başlanmıştır. O zamanlar, Balkanlar Osmanlı egemenliği altındaydı, ve bu durum pek çok Osmanlı seyahatnamesind – özellikle kilise kaynaklarında – bir vampir salgını olarak geçer. Osmanlı dönemi vampir edebiyatını inceleyen Türk araştırmacı Ayşegül Sofuoğlu, insanlar ile kilisenin vampirlerle savaşmak konusunda anlaşmazlıklar yaşadığını söyler. “İlk iş cesedi yakmak, başını kesmek veya kalbine bir kazık saplamaktı fakat kilise buna karşıydı. 15.-16. Yüzyıllarda meydana gelen bu olaylar bizlere böylesi durumların Balkan topraklarında ne kadar yaygın olduğunu gösteriyor. Sofuoğlu, farklı kasaba ve köylerde cadı ve vampir vakalarına tanık oldukları iddia edilen Müslüman halkın, dehşete düştükleri için kadılara danıştığını söyler.

”Hatta, Ebusuud Efendi’nin sözde vampirler hakkında 3 fetvası vardır. Sofuğlu TRT WORLD‘e ”Dolayısıyla bu olay ve söylentilerin 15. yüzyılın sonları ile 16. yüzyılın başlarında Osmanlı’nın başkenti İstanbul’a geldiğini anlıyoruz” dedi. Osmanlı devleti tarafından dini konularda en yüksek yetkiye sahip kişi olan Şeyhülislam Ebussud Efendi’nin vampirlerle ilgili verdiği fetvalar istisnai idi

As the Muslim people were afraid and concerned by these events near their villages, local Muslim judges were consulted on vampire and witch casesMüslüman halkın, köylerinin yakınındaki bu olaylardan korkması ve endişe duyması nedeniyle vampir ve cadı davalarında kadılara danışıldı. (Sedat Bornovalı’nın izniyle)

Seyahatname: Doğaüstü olanı ortaya çıkarmak

Vampirlerin hikayelerine, maceralarına ve cadı hadiselerine daha çok 17. yüzyılın sayılı nesir yazarlarından ve gezginlerinden olan Evliya Çelebi aracılığıyla tanık oluyoruz. Çelebi, Osmanlı’nın en az 257 şehri kaplayan engin topraklarını keşfetme tutkusundan mahrum kalamayan, bir bölgeden başka bir bölgeye taşınıp duran ve 71 yıllık yaşamının 51 yılını yollarda geçiren çok alışılmadık bir kişiydi. Bütün seyahatlerini kaydetmek ve ölümsüzleştirmek istediği için her gördüğünü dünya tarihinin en eşsiz kaynaklarından biri olarak kabul edilen, 4000 sayfalık, 10 ciltlik Seyahatname’de topladı.

Türk tarihçi Yaltırık, Seyahatname ile Çelebi’nin sadece tarih çalışmaları açısından değil, folklor araştırmaları ve keşifler açısından da birçok değerli rivayeti dünyaya aktarabildiğini belirtti. Yaltırık ”Evliya Çelebi gittiği coğrafyalardaki ve topluluklardaki tanık olduğu tüm inançları bu eserine kaydetti. Seyahatname’de çok fazla doğaüstü unsur vardı. Üstelik bunların bazılarını Çelebi’nin birebir deneyimlediğini anlıyoruz” açıklamalarında bulundu.

Eserin sayfalarında anlatıp tanık olduğu vampir ve cadı olayları oldukça kayda değerdir. Oldukça cesur bir araştırmacı olan Çelebi, Kafkaslar ve Balkanlara’a olan gezisindeki en karanlık saatlerde ve en ücra yerlerde tanık olduğu sıra dışı olayları hikayeleştirdi.

We mostly witness the stories and ventures of vampire and witch cases through Ottoman traveller Evliya Celebi.Vampirlerin maceralarına ve hikayelerine, cadıların hadiselerine çoğunlukla Osmanlı gezgini Evliya Çelebi aracılığıyla tanık oluyoruz.

Cadıların savaşı

İlk hadise Kafkaslar’ın sadece 300 evden oluşan Pedsi köyünde, 1666’nın 26 Nisan gecesi gerçekleşti. Bu köyde, Çelebi cadıların gökyüzündeki savaşını deneyimledi. Sonra, bir gece aniden şimşek çaktı. Evliya Çelebi Çerkesler’den ona durumu açıklamasını istedi.

Ve onlar da ”Senede bir karakoncolos (kış cini) gecesi olur. Çerkes ve Abhaz cadıları gökyüzünde uçar ve büyük savaşta savaşır.” diyerek cevapladı. Daha sonra, Çelebi’ye bu görüntüden korkmamasını ve huzur içinde izlemesini önerdiler. Karakoncolos, Çerkes folklorunda cadı ve iblis gibi efsanevi bir yaratığı delalet eder.

Çelebinin yazılarına göre savaş yaklaşık altı saat sürer. Uzuvlar ve et parçaları havada uçuşurken, yedi Abhaz cadısı ve yedi Çerkes cadısı birbirlerini tutarak yere düşer.

En sonunda, Çerkes cadılar kanlarını emerek iki Abhaz cadısını öldürürler ve kalıntılarını ateşe atarlar. Gün aydınlanmaya başlarken cadılar, horozların ötüşüyle kaçıştılar. Çelebi, bu tür hikayelerin çokça inkâr edildiğini, ancak birçok kişinin kendisiyle birlikte bu olaya tanık olduğunu belirtir.

Zombiler ve vampirler

Çelebi, ayrıca karakoncolos gecesi aynı bölgede insan kanı içen vampirlerin ve zombilerin hikayelerinden de bahseder. Yerel halktan öğrendiğine göre, bu zombiler geceleri ortaya çıkar ve üzerine atladıkları kişilerin kanını emerek hastalık bırakırlardı. Bu gibi hadiselerden sonra halk, bir cadı ile kan içen zombinin geldiği mezarı aramak üzere yola çıkar.

Mezarı bulup kazarlardı ve kan emmekten gözleri kızıla dönüşen zombileri çıkartıp bir kazık saplarlardı. Böylece hastalıklı olan kişi eski sağlığına kavuşurdu.

Yine Çelebi’nin anlattıklarına göre bazı cadılar halk tarafından fark edilmek istemediği için gizli bir hayat sürerlerdi. Ama bir cadı sinirlendiği zaman kurbanının kulağının arkasından kan emerdi. Kurbanın sağlığı günden güne kötüleşirdi. Kurbanın yakınları hemen bir köy köy ve şehir şehir gezerek kanlanmış gözlü cadıları arayan bir ”cadı avcısı” bulurlardı. Cadıyı yakaladıktan sonra zincirlerlerdi. Daha sonrasında cadı, cadı olduğunu itiraf etmesiyle yerel halk tarafından hemen aynı kazığa saplanırdı. Kazıktan çıkan kan, kurbanın yüzüne sürüldüğünde iyileşmeye başlardı. Son olarak da cadının cesedi ateşe atılırdı. Böyle benzer hikayelerin önemli gezgin Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinde de yer aldığı gerçeği ve kişisel deneyimlerinden bahsetmesi doğal olarak tarihçiler arasında bu olayların gerçekliği hakkında tartışmalar yarattı.

Some witches would live undercover to avoid being recognized by the people. But when a witch gets mad, he/she would suck someone's blood from behind his/her ear.Bazı cadılar insanlar tarafından fark edilmekten kaçınarak gizli bir hayat yaşarlardı ama bir cadı sinirlendiği zaman birilerinin kulağının arkasından kan emerlerdi.

Çelebi’nin fikirleri abartılı mıydı?

Öncelikle iskân politikası adıyla bilinen Osmanlı stratejisi ile bu fetvalar arasındaki ilişkiye değinmekte fayda var.

Bu iskân politikası, fethedilen topraklara Müslüman ve Türk kültürüne tanıtmak için Osmanlı Devleti tarafından uygulanırdı. Sofuoğlu ” Göç çok önemli bir mesele ve devlet vampir ve cadı korkularından dolayı geri dönmelerini istemiyordu.” dedi. Sofuoğlu, bu yüzden bu fetvaların Müslüman-Osmanlı halkını bu toprakları terk etmekten caydırmak niyetiyle verilmiş olabildiğini ve bu folklorlar için kararlaştırılmış bir ortaya çıkış noktası olmamasına rağmen bunun özellikle Balkanlardaki ekolojik koşullarla ilişkili olabileceğini söyledi. ”Balkanlar oldukça sulak yerdir, orada çok yağmur yağar. Ölüyü çok derine gömmezseniz, cesedin şişmiş bir şekilde ortaya çıkabileceği söylenir. İnsanların bu cesetlerden korktuklarını ve onları vampir olarak tabir ettiklerini düşünebiliriz. Bu şekilde çok mantıklı bir açıklaması olabilir. Evliya Çelebi’nin doğaüstü güçler üzerine yaptığı çalışması, anlatım tarzı, keskin nesirleri ve canlı detaylarıyla istisnaidir ve herhangi bir maddi kanıt göstermeye gerek duymaz. ”Evliya Çelebi, edebi üslubu gereği hikayeleri sanki tecrübe etmiş gibi anlatıyor. Yerel halktan duyduklarını hikâye tarzında yazdığını belirtmekte fayda var.” Yaltırık, bunu Çelebi’nin seyahat ettiği yerlerin kültürel geçmişini ve inançlarını kişiye özel bir üslupla anlattığını işaret ederek: ”Onu o dönemin bir köşe yazarı gibi düşünmeliyiz” dedi.

Bu bölgelerde bu tür hikayeleri anlatan birçok kaynak ve seyahatname olduğu için bu gerekçeler hala çok tartışmalıdır. Bu hikayelerin gerçekliği tartışılabilir olsa da birçok Türk tarihçisinin Evliya Çelebi’nin vakayinamelerinin anılmayı ve cadılarla vampirler üzerine günümüz edebiyatının arkasındaki ana ilham kaynaklarından biri olarak tanınmayı hak ettiğini iddia etmesi oldukça açıktır.

Yazar: Merve Ayşe Kızılaslan

Çeviren: Didem Erol

Düzenleyen: İsmail Çiçek

Kaynak: Trt World

Leave a comment