Demir Perde’nin her iki tarafındaki yazarların Soğuk Savaşa nasıl tepki verdiğine dair bir bakış

Olga Sobolev, Londra Ekonomi Okulu’nda, Soğuk Savaş döneminde ana dili İngilizce olan ve Sovyet ülkelerinin edebiyatlarının karşılaştırmalı araştırmaları dahil Rus kültürünün pek çok yönünde uzmanlaşmış bir akademisyendir. The Only Hope of the World: George Bernard Shaw and Russia (2012) kitabının  [Dünyanın Tek Umudu: George Bernard Shaw ve Rusya -Ç.N.] yazarıdır.

Demir Perde’nin iki tarafının edebiyatı arasında benzerlikler var mıydı?

Kesinlikle. Bu tabirin kendisi bile başlamak için ilginç bir yer.  Yaygın olarak bu terimin ilk kez Winston Churchill tarafından Fulton, Missouri’de 5 Mart 1946 tarihinde yaptığı bir konuşmada kullanıldığı varsayılır ama Patrick Wright, Iron Curtain [Demir Perde -Ç.N] adlı kitabında bu terimin kökeninin 18. yy. tiyatrosuna dayandığını ortaya çıkarıyor. Demir perde, yangın durumunda sahne ve seyircilerin arasına inen emniyet perdesiydi. Sahneyle seyirci ve soğuk savaş edebiyatının bütün politik retoriği arasındaki ayrımdı ve anlatımsal söylemi kendi ve başkası, iyi ve kötü arasındaki büyük zıtlık tarafından belirlendi.

Tiyatrallık fikri soğuk savaş edebiyatı ve söyleminin çekirdeğidir; dilin ve bilginin manipülasyonu, görünen ve gerçek arasındaki farkın ve dinleyicilere aktarılan bilginin nasıl tam olarak gerçeğe dayanma zorunluluğunun olmaması.

Sovyet romanları bunu nasıl yansıttı?

Soğuk savaşın başlangıcından itibaren, Stalin döneminde, propaganda edebiyatının görevi kitlelere SSCB’nin eski müttefiklerinin- ABD, Britanya ve Fransa-artık düşman olduğu bilincini sunmaktı. Bu kolay değildi zira müttefikler daha birkaç yıl önce ortak bir savaşta Almanya’ya karşı savaşmışlardı, bununla birlikte Nikolai Shpanov tarafından, İngiliz, Fransız ve Amerikalı hainlerin Hitler’in güçlenmesine yardım ettiğinin ortaya atıldığı Savaş Çığırtkanları (1950) ve Plotters (1952) romanları sayesinde başarıyla gerçekleştirildi. Bunlar her biri 1900 sayfalık devasa ciltlerdi ve SSCB’ de her şey devlet kontrolünde olduğundan insanlar bu kitapları okudu. ABD’de ise Sovyet Komünizmi kavramı savunma bütçesindeki artışı ve üçüncü dünya ülkelerine olan müdahaleleri haklı çıkarmak için yayılmakta olan bir hastalık olarak sunulurdu.

Fakat iki fikir de muhteşem edebiyat üretmedi mi?

Gariptir. 1. Dünya Savaşı’na verilen tepki T.S Eliot ve Ezra Pound gibi oldu ama 2. Dünya Savaşı’ndan sonra tepki çoğunlukla ucuz kurgular, gerilim ve casus romanları oldu. Roman genellikle bireysel dünya görüşüne dayandırıldı ama Komünizme karşı oldukça güçlü bir propaganda olduğu için casus ve gerilim romanlarının formüllere bağlı kurgusal tarzını içine yakışan klişelere dayanan bir grup bilinci tepkisi oluştu.

Öyleyse Demir Perde’nin her iki tarafındaki okuyucular bu ideolojik yapıları ve klişeleri tüketiyorlar mıydı?

Evet, ama belli belirsiz farklı yollarla. Sovyetler Birliği’nde bu devletten geldi fakat Batı’da bu propaganda ekonomik vasıtalarla düzenlendi. Aslında hiç sansürlenmemiş olmasına karşın, solcu yazarlar (Howard Fast, Dalton Trumbo ve hatta Oz Büyücüsü’nün yazarı Frank Baum) raflardan kaldırıldı. Medya propagandası yüzünden pek rağbet görmediler yani talepte olan gerilim romanları ve casus hikâyeleriydi. İlginçtir ki, Richard Condon’ın Amerikan yapımı Mançuryalı Aday’ı (1953) dışında, romanların çoğu İngiliz yapımıydı. Tabii ki Ian Flemign’in Bond’u vardı ve sonra, daha sonra, Fleming’den daha edebi bir yazar olan John Le Carré geldi. Bond değilken Smiley bir insandı. The Spy Who Came in from the Cold (1963) çok büyük bir başarıydı çünkü Kim Philby 1963’te iltica etti, ve 1961 yılı Maclean ve Burgess’ın ilticalarını gördü, Le Carré bu devasa politik olayların olduğu zamandaydı. Daha sonra Anthony Blunt meselesi manşetken Köstebek (1974) ve Smiley’s People (1979) vardı.

Ama Amerikanlar soğuk savaş gerilim romanı yazdı mı?

1980’lere kadar evet. 1981’de Martin Cruz Smith’in Gorky Park’ı ve Tom Clancy’nin 6 milyon satan Kızıl Ekim’i (1984) vardı. Bizzat Ronald Reagan tarafından desteklendi.

Shapanov’dan sonra SSCB’de ne oldu?

Stalin’in ölümünden sonra buzların sözde bir çözülmesi oldu. Khrushchev’in kendisi Solzhenitsyn’in İvan Denisovich’in Bir Günü’nün (1962) yayımlanmasına izin verdi. Bu liberalleşmenin görünür gibi olmasından dolayı, genç jenerasyonun karşıt görüşlü yazarları daha önceki ucuz kurgudan farklı bir tür soğuk savaş tepkisi oluşturmaya başladılar. Bunların arasında Vasily Aksinov, Lev Kopelev, Vladimir Voinovich ve başkaları vardı. Ancak 1966’da buzların çözülmesi durduğunda, muhalif yazarlar Andrei Siniavsky ve Yuli Daniel kitaplarındaki Batılı liberal bakış açısına sahip karakterler yüzünden beşer ve sekizer yıl olmak üzere çalışma kampı cezası aldı. Batılı liberal değerlerin propagandası, tabii ki, Batı hakkında bilinenlerden değil Sovyetler Birliği’nin muhaliflerinden geldi.

SSCB’ye karşılık olarak Batı demokrasisini sahiplenen yazarların çoğu için Batıdaki yaşam hayal kırıklığıydı. Edward Limonov’un It’s Me, Eddie (1979) eseri, işlerin herkesin düşündüğü gibi siyah beyaz olmadığını fark ettikten sonraki süreçte Batı’nın eleştirisini içerir. Yevgeny Yevtushenko tüm dünyadaki işçilerin benzerliklerini anlattığı Uriah Heep’i yazdı ve Aksionov, Amerika ve SSCB’deki akademisyenlerin hayatının aşağı yukarı aynı olduğundan söz eden Amerika’daki üniversite zamanlarını anlattığı Non-Stop Round the Clock adlı gezi günlüğü yayımladı.

Peki, Batı daha edebi oldu mu ve ucuz kurgudan uzaklaştı mı?

Batı’daki dönüm noktası 1962’deki Küba Füze Kriziydi. Soğuk Savaş’a verilen romancılara ait cevap daha basit gerilim romanlarının yanı sıra bundan sonra başladı. Bundan önce nükleer felaket kıyameti fikri vardı ama bunlar çok betimleyiciydi. William Golding’in Sineklerin Tanrısı (1954) ve Neville Shute’un On the Beach’i (1957) betimleyici ve yansıtıcı arasındaki sınırdadır. Ama Küba Füze Krizi, insanlığın metafizik temelini açıklamaya yönelik girişimiyle yansıtıcı akımda büyük bir itici güç oldu. Kurt Vonnegut’un Kedi Beşiği (1963) ve Mezbaha 5’inin (1969) yanı sıra, John Barth’ın Giles Goat Boy’unda (1966) üniversite kampüsünde yer alan detaylı bir soğuk savaş alegorisi vardı. O zamanlar ABD, Sovyetler Birliği’nden çok farklı bir pozisyondaydı çünkü Sovyetler Birliği nükleer bombayı hiç kullanmamıştı ve suçluluk ve sorumluluk hissetmesine gerek yoktu.

Peki ya soğuk savaştan sonrası? Edebiyat açısından nasıl bitti?

Sovyet edebiyatında kesin bir “soğuk savaş sonu’’ tepkisi yoktu çünkü muhalif edebiyatta samizdat (yerel basım) ve tamizdat (yurt dışı basımı) git gide çoğaldı. 1980’lerde ortaya çıkan Batılı casus romanları, Batılı iyi adam Doğulu kötü adamları barındırıyordu ve bunlar hala popülerdi. Margaret Thatcher, Frederick Fortsyth’in Dördüncü Protokol’ünü (1984) dört kez okumuştu. Fakat bu zamana kadar kocaman bir “gerçek” kurgu akını olmuştu; soğuk savaşın ve neredeyse yaşanan nükleer felaketin, Doğu ve Batı’nın doğa ötesi muhalefetinin nedenini yansıtan ciddi bir edebiyat — postmodernizm. Bu, soğuk savaşın dile yapılan manipülasyon ve her yeri istila eden istihbarata karşı koyma atmosferine bakınca doğal bir tepkiydi.

 

Yazar: Olga Sobolev

Çeviri: Ekin Su Köse, Zeynep Ecem Maden

Kaynak: The Economist