2011’de başlayan mücadeleler döngüsü bir ölçüde yeni bir kurucu sürecin başlangıcı hissi yarattı. Bugün öyle görünüyor ki bu akımların bir çoğu siz ve Michael Hardt’ın “thermidorcu kapanış” dediğiniz, eski rejimin yeniden kurulması durumuyla yüzleşiyor. Sizin bu mücadelelerin güncel durumu hakkındaki analiziniz nedir, ve güncel sonucu önlemek için neler farklı yapılabilirdi?

Başlangıç için bazı farklılıkları belirlemeliyiz. Örneğin İspanyol seferberliği, hala belirgin bir güce ve siyasi özgünlük derecesine sahip ve kısmen İspanya’nın acı dolu 20. yüzyıl geçmişinden iç savaşa, tamamlanmamış demokratik geçişten Sosyalist Parti’nin başarısızlığına önemli bir fenomeni teşkil ediyor.

Öte yandan bilinçli işçi sınıfının ifadesinden çok sözde orta sınıfın seferberliği olarak görünen Occupy gibi çok daha fazla belirsiz bir fenomen de var. Ancak, özellikle borç ve mali sermaye meselelerindeki mücadele örnekleriyle, Occupy bile bütün bariz zayıflıklarının ötesinde önemli bir özgünlük derecesi gösterdi.

Son olarak da uzun bir süre dikkatimizi tekelinde toplayan ancak, maalesef, kesinlikle trajik bir şekilde sonuçlanan Arap süreci var. Burada özel olarak belirtmek isterim ki tek “thermidorcu” sonuç, artık demokratik ama esasında sahte bir düzenin kurulmuş olduğu Tunus örneğinde görüldü. Geri kalanlarında ise sadece devrimin başlangıcına, olsa olsa Bastille’in alınışına tanık olduk. Ne olursa olsun, ben bu aşırı eklemli devrimci sürecin uzun bir süre daha ayakta kalacağını ve günümüzde hala bir ihtimal olduğunu düşünüyorum.

Şimdiye kadar bu devrim süreci Arap dünyasında inatla eski feodal ve askeri rejimlere karşı duran yeni özgürlükçü ve bilinçli emekçi güçlerin varlığını ortaya çıkardı. Ancak buna rağmen Mısır,Suriye,Libya ve İran’da çok büyük problem var ve bu problem bu devletlerin ”ortaçağ” doğasından, son derece gerici ve baskıcı devletler olmalarından kaynaklanıyor. Bundan ötürü 2011’de çeşitli Arap devletlerinde ekilen isyan tohumunu Avrupa 1848’ine benzetiyorum; devrimci süreç umudunun doğduğu bir an. Ancak umarım Avrupa’da faşizm ve nasyonal sosyalizmi de yaratmış olan ulusal düşünce ve pratik gibi sonuçlar burada da doğmaz. 

Bu korkuya rağmen, hala tarihin ilerici dinamiğine şiddetle inanıyorum ve eminim ki devrimci kopuş ileri bir zamanda bi çok Arap ülkesinde feodal ve gerici politik ve sosyal düzeni kırmayı başaracak. 

Avrupa’daki sorunları da tartışalım. 2014 Avrupa seçimlerinden hemen önce Sandro Mezzadra ile yazdığınız bir makale ve ardından Yunanistan seçimlerinin hemen öncesinde yayınladığınız devam makalesinden fikir alarak size sormak istiyoruz; sizce Avrupa, hareketlerin güncel kapitalist krize en gerçek alternatif olarak ortak bir projeyi başarmak adına mücadele edebileceği tek alan mıdır?

Bu kesinlikle bugünün en güncel ve önemli politik sorusu. Şu anda, Avrupa’da sorun döngüsünün en dip kısmındayız. Ben siyasi, sosyal ve ekonomik durum ne kadar kötüleşirse devrim hareketleri o kadar yükselir teorisine inanmıyorum. Sonuçları son derece olumsuz olan ciddi bir ekonomik krizle yüz yüzeyiz. Kapitalist yapılanma, şu an için gerilemeden ve var olan mücadelelerin yerelleştirilmesinden başarıyla istifade etti. Fordist dönem işçi kitlelerinin yenilgisine işaret eden post-Fordist üretim dönüşümünü kolaylıkla kontrol etti. Bugün, çağdaş işgücünün ve daha genel olarak bu kapitalist dönüşüm sürecinden doğan çağdaş üretken toplumun çıkarlarını belirtme yetisine sahip bir siyasi örgütün olmamasından ötürü, 1970’lerdeki yenilgimizin sonuçlarını yaşıyoruz. 

Ancak bu olumsuz durumda bile kapitalin krizin üstesinden gelip gelemeyeceğini ve nasıl gelebileceğini dikkatli düşünmemiz gerekiyor. Örneğin ben, dönemlerinin krizlerini düşen kâr oranının sonucu olarak gören Offe, Hirsche ve O’Connor gibilerinin 1970 dönemi edebiyatının ışığında güncel krizi inceleyen Wolfgang Streeck’in analizlerine katılma eğilimdeyim. Ancak bu düşüş iş gücünün değer kaybıyla, işgücünü gelişimin merkezi aktörlerinden biri olarak görememe durumuyla doğrudan bağlantılıdır.

Birkaç noktada çok dikkatli olmak gerekiyor. Ortak olanın, ortak amaç için mücadelenin belli taleplerinin yeniden “yürütme krizi” ve ortak olanın idare mekanizmalarının içine çekilebileceğini ve çekilmiş olduğunu söylemek, kapitalist idareye doğru bu sönümlenişin yaratıcı bir örnek olmadığını göz ardı etmek olur. Bu örneğin Fordist ve Keynesci paradigma içinde işçi sınıfının asimile edilmesiyle aynı şey değildir; bu örneklerde bu sönümlenme özünde talep artışı yaratmış güçlü ve enerjik bir ekonomi olarak dışa vurmuştur.

Bugün, daralmayı yürütenlerin bile nefesini kesen bir kapitalist daralma ile karşı karşıyayız. Bu bağlamda fazlasıyla özenli olmamız gerekir; zira ortada kendini önemli bir kriz olarak gösteren ancak ucu hala tamamen açık olan bir durumu tamamen karamsar bir şekilde okumak gibi çok gerçek bir risk söz konusudur.

Bu son soru ile sizinle birlikte günümüzde kimi Avrupa ülkelerinde gerçekleşen kimi fenomenlerce temsil edilen bazı yeniliklere değinmek istiyoruz. Günümüz Avrupasında kurucu bir süreç başlatabilecek ve 21. yüzyılın komünizmine -yani ortak olanın pratiğine- dayalı uluslar ötesi bir siyasi proje yaratabilecek bir siyasi örgüt var mı? Ve bunun ışığında Syriza ve Podemos gibi yeni siyasi güçlerin önemi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Sorunuza cevap vermeden önce itiraf etmeliyim ki son yıllarda bir sorundan muzdaribim. 2011 mücadelelerini değerlendirmem istenirse eleştirel vurgularımı yataylık sorununa, ya da en azından münhasır yataylık sorununa odaklamadan edemiyorum. Bunu eleştirmek zorundayım çünkü bence şu an yatay kendiliğindenliği kurumsal bir gerçekliğe dönüştürebilecek hiçbir proje ya da siyasi gelişim olmadığına inanıyorum. Bunun yerine bu boşluğun öyle ya da böyle yönetilmesi gerektiğini düşünüyorum. Elbette tabandan, ortak programlar temelinde, ancak her zaman bu boşlukta kendini yaratabilecek ve bu dönüşümü idare edebilecek örgütlü bir siyasi gücün bulunması gerekliliği akılda tutularak yürütülmesi gerekiyor.

Bence hareketin güncel durumu bizi 2011’de olanlarla ilgili özeleştirel olmaya zorluyor ve bence bu özeleştiri siyasi örgütlülük sorununa odaklı olmalı. Örneğin İtalya’daki Lista Tsipras deneyinin, Sandro Mezzadra ve başka yoldaşlarla birlikte inanç ve umutla karşılamış olsak dahi, trajik bir başarısızlık olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Diğer yandan ise SEL (Sol Ekoloji ve Özgürlük) ya da Rifondazione Comunista (Komünist Yeniden Kuruluş) gibi örgütlü partilerle tabandaki kendiliğinden güçlerin onları onaylamalarını sağlayacak siyasi yöntemler bulmanın imkansız olacağı en başından açık olmalıydı.

Ancak Podemos örneğinde büyük ihtimalle başka bir şeyle uğraşıyoruz. Etrafında kurulduğu şüpheli ideolojiye rağmen, belki liderlerinin saygınlığından belki de kendilerini buldukları durumdan ötürü, Podemos’un örgütlülüğünden çok daha güçlü olduğuna inanıyorum. Şimdilik, mücadelenin sağlıklı bir şekilde kurumsallaşmasına katkıda bulunabilecek fazlasıyla ilgi çekici ve aktif bir hareket yaratıyor.

Kurumsal düzeyde mücadele ve siyasi örgütlülük konusunu daha genel iki önermeyle kapatmak istiyorum. Birincisi; 2011’den sonra yataylılık açık ve net bir şekilde eleştirilmeli ve aşılmalıdır; sadece Hegelci anlamda da değil. İkincisi; mevcut durum büyük ihtimalle en siyasi geçişi, iktidarın ele geçirilmesini bir kez daha denemek için yeterince uygundur. Çok uzun süreli iktidar sorununu fazlasıyla olumsuz bir açıdan öğrendik. Şimdi yığınlar halinde iktidar sorununu tekrar yorumlayabiliriz. Bunu mutlak demokrasi; yani monarşi, aristokrasi ve “demokrasi” gibi geleneksel kurumların ötesine geçen bir demokrasi olarak okumalıyız. Bugün demokrasi sorununun en iyi şekilde ifade etmenin ve değinmenin yığınlar üzerinden mümkün olduğuna inanıyorum.

Lorenzo Cini ve Jerome Roos’un röportajı, İtalyancadan çeviren Tomasso Giordani

 

Yazar: Antonio Negri, Jerome Roos

Çevirmen: Zehra Aslıhan Şahin

Kaynak: ROAR Magazine