Emeğin reddedilmesinden iktidarın ele geçirilmesine kadar, İtalyan militan ve teorisyen, çağdaş metropolde sınıf mücadelesi hakkında ROAR’a konuştu.

 

Birkaç ay önce, ROAR, İtalyan post-işçi geleneğinden onlarca eylemci ve düşünürü bir araya getiren ve Passignano’da düzenlenen yıllık Euronomade toplantısına katıldı.

Bu yıl, Euronomade, Marksist coğrafyacı David Harvey’i ,Michael Hardt ve Srećko Horvat da dahil olmak üzere bir dizi misafirle birlikte, etkinliğe katılmaya davet etti.

 

Son dönemde kendi çalışmaları ile Harvey’nin çalışmaları arasındaki yakınsamadan, metropol arazilerinin çağdaş sosyal mücadelelerin merkezi olmasından, 2011’deki küresel ayaklanmaların kaderinden, Avrupa’daki toplumsal hareketlerin durumundan ve Syrica ve Podemos gibi yeni siyasi güçlerin öneminden konuşmak üzere efsanevi İtalyan militan ve teorisyen Antonio Negri ile oturduk.

 

Röportaj, Lorenzo Cini ve Jerome Roos tarafından yapıldı, çeviri için Tommaso Giordani’ye özel teşekkürler. 

 

Son yıllarda, yaklaşımınızla Harvey’in arasında bir yakınsama varmış gibi görünüyor. Çalışmanızdaki en önemli çakışmaların neler olduğunu düşünüyorsunuz? Ve ana farklılıklar veya gerilimler olarak neleri görüyorsunuz?

 

Bana öyle görünüyor ki Harvey’in pozisyonu ve benim güncel düşünce akışım arasında çok açık ve net bir yakınlaşma var, en açık biçimde de, üretken emeğin güncel dönüşümü ve yaşayan emek gücü, yani artı değer üreten iş gücü konusunda. Eğer Marx’ın The Fragment on Machines‘teki dilini kullanırsam, değer biçimlerinin dönüşümünün analizinde Harvey’in çalışmaları ile benim kendi çalışmalarım arasında önemli ortak bir zemin olduğunu söyleyebilirdim, demek oluyor ki, büyük ölçekli sanayi yapılarına bağlı değerden, bugünkü duruma yani toplumun tamamen sermaye mantığına maruz kaldığı mevcut duruma – sadece üretici alanda değil, aynı zamanda üreme ve dolaşım açısından da. 

 

İtalyan işçiciliği (operaismo) zaten 1970’lerin sonunda böyle bir analiz geliştirdi ve o zamanlar kendilerini daha geniş bir sosyal alan içinde konuşlandırmak için yeni mücadele biçimleri önerdi, çünkü toplumun bir değer üretme odağı haline  geldiğini anlamıştık zaten o yıllarda. Daha o yıllarda, üretim fazlasının odağındaki kaymayı görmüştük: Fabrikadan dışarı ve daha geniş metropole doğru bir kayma. Ve bu kayış, bana, Harvey’in çalışmalarının merkezi haline gelmiş gibi görünüyor. Asıl mesele şudur: buradan, hem artı değer yaratımı hem de kârın ranta dönüşümü meselesi, Harvey ve benim geliştirmiş olduğumuz çağdaş kapitalizmin eleştirel analizlerinde merkezi hale gelmiştir.

 

Öyleyse, farklar nelerdir? Bunun, bizi bu paylaşılan analize getiren şecerenin, teorik yörüngenin meselesi olduğuna inanıyorum. Bu sonuçlara, emeğin doğasının dönüşümünün, aslında tüm işçici yaklaşımının dayandığı kavramdır, analizinden başlayarak vardım. Başka bir deyişle, işçiciliğin, emeği reddetme kavramından başladım. Bu fikir ile, iki şeyi ifade etmeye çalıştık:. Bir yandan, onu kapitalist düzenin temel normu olarak değer yasasının görülmesinin reddi olarak ele aldık. Öte yandan, daha yapıcı bir şekilde yorumladık; fabrika dışında yeni iş üretkenliği biçimlerinin daha geniş bir sosyal düzeyde kabul edilmesi çağrısı olarak ele aldık. Marx’ın emeğin içsel dönüşümüne ilişkin analizinden, Harvey’in geldiği sonuçlara vardık – ve üzerine daha kapsamlı bir deneysel analiz geliştirdik.

 

Üretken emek kavramı hakkında az önce söylediklerinizden başlayarak, modern mücadelelerin içeriği ve biçimleri hakkında sizinle birlikte kafa yormak isteriz. Michael Hardt ile birlikte kaleme aldığınız kitabınız Commonwealth‘te, bir zamanlar işçi sınıfı için fabrika neyse, bugün çokluk için metropol odur diye yazmıştınız. Bu paradigma değişiminin ışığında, son zamanlarda Brezilya ve Türkiye gibi ülkelerde patlak veren ayaklanmaların, metropol hayatında üreme ve üretimle ilgili bir dizi sorunların metropol düzeyinde yürütülen yeni bir sınıf mücadelesinin örnekleri olduğunu belirlemek size doğru geliyor mu? 

 

Evet gayet doğru geliyor. Hem Türkiye hem Brezilya’nın mücadeleleri açıkça biyopolitik mücadelelerdir. O zaman nasıl bu biyopolitik boyutu önceden tartıştığımız iş gücü biçimleriyle ilişkilendirebiliriz? Bu Michael Hardt ve benim 1995’ten beri Empire üzerinde çalışırken üzerinde uğraştığımız bir soru. Bize öyle geldi ki eğer emek, sosyal emek haline geldiyse, eğer üretim ve kapitalist baskı sosyal küreyi yutuyorsa, o zaman bios sorunu önemli bir soruna dönüşüyordu. Refah devletinin etrafında oluşan bir dizi sorun, sınıf mücadelelerinin merkezi bir yönü oluyordu. Bu keşif üretici emeğin yalnızca (ya da sadece) maddi bir aktivite olmadığını, ancak aynı zamanda da (ve çoğunlukla) maddi olmayan bir aktivite olduğunu anladığımızda daha önemli bir hale geldi. Başka bir deyişle, şefkat, şefkat, iletişim ve  “insan’a özgü olan” süreçler ve etkinlikler olarak gevşetebileceğimiz şeylerle bağlantılı bir aktivite.

“İnsan’a özgü olan”a dikkatimiz bize üretken sürecin temelde nasıl biyopolitik bir süreç haline geldiğini anlamamızı sağladı’. Sonuç olarak, politik olarak daha önemli mücadeleler, kendilerini biyopolitik arazide konuşlandırdılar. Daha somut anlamda bunun anlamı nedir? Kapsamlı ve kesin bir cevabımız yoktu. Evet, örneğin sağlık hizmetlerinin ve eğitimin özelleştirilmesine karşı mücadele etmek gerektiğine dair bazı sezgilerimiz vardı, ancak o zamanlar 2011’in zorlu mücadelelerinin bize daha sonra ortaya koyduğunu, tam olarak anlayamadık. Biyopolitik söylemin tam anlamıyla ifade edilişini, yani çağdaş mücadelelerin yeni karakterini ortaya çıkaran bu mücadelelerdi. Ve, Metropolün onun temel mekanı olduğu çok açık bir şekilde ortaya çıkıyor. Bu her zaman böyle olacağı anlamına gelmez, ancak bugün, metropolün bu mücadelenin çok önemli bir yeri olduğu kesin.

1995’te Paris’teki büyükşehir grevi, bunu anlamama yardımcı oldu. Paris kadar karmaşık ve eklemlenmiş bir şehir mücadeleyi tamamen desteklemişti ki bu da şehri ulaşımdan başlayarak bütünüyle bloke etmişti. Bu mücadele, paradigmatik bir anlamda, o yıllarda metropol sahnesinde ortaya çıkan çatışma ve bilgi biçimlerinin ortak ve duygusal unsurlarını ifade ediyor. İşbirliği ve duygusal üretimle bağlantılı olan bu yönlerin, tamamen biyopolitik mücadeleler olan çağdaş metropol mücadelelerinde hala merkezi olması tesadüf değildir.

 

Yazar: Antonio Negri, Jerome Roos

Çevirmen: Zehra Aslıhan Şahin

Kaynak: ROAR Magazine