Toksik kraliyet: Disney prenses filmlerinde feminizm ve güzelliğin söylevi

Toksik kraliyet: Disney prenses filmlerinde feminizm ve güzelliğin söylevi

Disneyland’in Sihirli Krallığı’nda ışık, yıldızların arasından aşağıya dönerek inmeden önce gece gökyüzü boyunca süzülür. Karanlığın içinde yükselen kale, havai fişeklerin ışıltılı gök mavisi ve eflatun renkleri arasında parıl parıl parlar. Gece gösterisi nihai renk ve şarkıya yükseldikten sonra, izleyiciler anı yakalamaya çalışırken kameraların flaşları senfoni ile birleşir. Böyle bir sahne, çağdaş Amerikan kimliğinin kalbinde yer alan, sevgiyle anılan bir çocukluk rüyası olarak yer edinir. Walt Disney’in animasyon stüdyosunun doğuşundan bu yana sayısız çocuk Disney markası tarafından büyülenmiştir. İçeride, kraliyetin egemen olduğu ve büyücülüğün başarılı olduğu, gerçeklikten kopuk bir alem vardır.

Yine de büyücülük, çağrışımsal olarak yanılgı taşır. Klasik Disney kurgusunun ışıltılı cazibesi, güzel bir prensesin klişeleriyle gizlenmiş ince bir toksikliği örtüyor. Her ne kadar bu tür prenses karakterler değerli çocukluk anılarında yaygın olarak anılsa da, duygusal çekiciliğin ötesinde, kadınların toplumda karşı karşıya olduğu normlarla benzer olan aşırı milliyetçilik ve itaat baskıları vardır.

Ataerkil gerçekliğe karşı koymak için, Amerikalı hissedarlar, kadınların erkek meslektaşlarıyla karşılaştırılabilir haklara, muameleye ve fırsatlara sahip olmasını savundu. Toplumsal değişimi hedefleyen bu tür eylemler, Amerika’nın zaman çizelgesinde dört ayrı feminizm dalgası içinde kategorize edilebilir. Birincil dalga, 19. yüzyılın sonlarında siyasette ve kentleşmede yükselen liberal bir atmosferde ateşlenen kadınların oy hakkı için bir savaşı belirtiyor. Sivil hak hareketleri ve savaşa karşı çıkanlar tarafından tetiklenen ikinci dalga ise, üreme hakları için bir baskı, cinselliğin kabulü, ev ve işyerinde cinsiyetler arasındaki toplumsal muameledeki eşitsizliğin kademeli olarak azaltılmasıyla bağlantılıdır. Üçüncü dalga feminizm, bireysellik üzerinde bir yoğunlaşma ile tanımlanırken, günümüze kadar uzanan sonraki dördüncü dalga, cinsel taciz ve saldırıya dönüşen kadın düşmanı zihniyetleri hedef almıştır. Toplam dört dalga ve onu izleyen feminist eleştiri merceği, edebiyattan sinemaya kadar medyadaki kadın tasvirlerinde değişikliklere yol açtı.

Feminist merceğin ana hatlarıyla belirtilen yükselişi ve gelişimi, Disney’in ticari alanında sürdürülen önyargılı normlara karşı mücadele ediyor. Disney prenseslerini canlandıran resimleri ve sahneleri ayrıca Disney’in kadınlara verdiği mesajlara odaklanan bilimsel yazını inceleyen bu makale, klasik Disney prenseslerinin ve kötü adamlarının, öncelikle erkek izleyicilere hitap eden toksik klişeleri şekillendirdiğini iddia ediyor. Bu tür klişeler, kadınları edilgenlik kalıbına ve nihayetinde erkek kontrolüne hapseder. Zamanla daha güçlü prensesler yaratılmasına rağmen, modern prensesler, kadın özerkliğinin en aza indirilmesi veya parlayan zırhlı bir şövalyeye kapsamlı bir bağımlılıkla gizli yöntemler aracılığıyla kafeste kalır. Prenses hikayelerinde bir kadının en büyük başarısı, o zaman, romantikleştirilmiş bir hanımefendinin mükemmel örneği olan, ağırbaşlı, güzel ve güçsüz olmaktır. Sonuç olarak, Disney prenseslerinin hikayelerini sürekli olarak daha zengin, daha karmaşık kadın temsillerine doğru yönlendirmek için önemli ilerlemeler katedilmelidir.

Klasik Disney prensesleri pönemi: 1937-1967

Walt Disney’in ölümü ve ikinci dalga feminizm öncesi döneme damgasını vuran Disney’in Altın veya Gümüş Çağlarında yaratılan prensesler, 19. yüzyılın evcilik kültünün şekillendirdiği model kadını yansıtıyor. Kadınların evde kalmaları, saflık ve teslimiyetin en önemli ilkelerine saygı duymaları gerektiği fikriyle karakterize edilen kültürel sistem, hem entelektüel hem de kişisel uğraşları baskılamaya hizmet etti. Sisteme göre, bir kadın yalnızca kocasının korumasına güvenir, böylece nihai mutlu son, evliliğe dayalı olur.

Ev yaşamının bu tür kültürel romantikleştirilmesi, tümü erkekler tarafından yaratılan klasik Disney çizgi filmlerinin hikayeleri tarafından özümsenir. Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler (1937) sahnesinde, meşhur prenses evi temizlerken dans eden orman yaratıkları arasında şarkı söyler: “Çalışırken ıslık çal / Ve neşeyle birlikte yeri toparlayabiliriz.” Daha sonra, ev işleriyle yetinen ve göz kamaştırıcı bir prensin aşkını bekleyen uysal kadın örneğini temsil eder. Ölüm döşeğinde zehirlenmiş halde yatarken, söz konusu prens onu bir öpücükle lanetinden kurtarır. Animasyon daha sonra bir ödül algısını şekillendirir – evdeki standart görevleri mutlu bir şekilde yerine getiren uysal bir kadın, bir erkek kurtarıcı görünümüyle karşılanır. Benzer şekilde, Külkedisi’nin (1950) hikayesi itaatkar köleliği ödüllendirir – Külkedisi evi temizler ve üvey annesinin ve kız kardeşlerinin acımasız zulmüne karşı koyar, ancak sonunda Yakışıklı Prens ile evlenme ve lüks bir sarayda yaşama hayaline ulaşır. O halde, ancak kraliyet kurtarıcısının düğünüyle Külkedisi, istismarcı evinden kurtulur.

Klasik Disney çağında yaratılan bu tür hikayeler, böylece, romantizmin nihai sembolü olarak erkek kurtarıcılığı kavramına bağlanır. Uyuyan Güzel’de (1959) prens, Aurora’yı hapsedilmiş kaderinden kurtarmak için ejderha şeklindeki Maleficent’i katleder. Kötülüğün ölümü üzerine, öpmek için kaleye koşar ve karşılığında durağan Aurora’yı ölümcül uykusundan uyandırır. Pamuk Prenses’in hikayesine benzer olarak, Uyuyan Güzel, kadınların zor durumda olduğu düşünülen bir dizi krallık oluşturmaya devam ediyor. Tehlikedeki kadınlara daha sonra koruma olarak soylu, erkeksi bir güce güvenmeleri söylenir. Ancak böyle bir kalkan zincirlerle birlikte gelir. Prenseslerin mutlu sonları yalnızca bir prens bağlamında resmedildiğinden, kadınlar da zincirlendikleri erkekle olan ilişkilerinin dışında bir benlik duygusundan sıyrılırlar. Prenseslerin kendi arzularının herhangi bir biçimi gölgelere düşürüldüğünden, romantizm daha sonra en yüksek önceliğe yükselir.

Hikaye kitabı tadında romantizmi ve art arda mutluluk elde etmek için, bir prenses her şeyden önce bağımsızlıktan yoksun olmalı ve yüzeysel, duru güzelliği simgelemelidir. Katkı sağlayan Sam Higgs, film ve medyayla ilgili diğer konulara odaklanan bilimsel bir yayın olan Screen Education’da, hem Pamuk Prenses’in hem de Aurora’nın “dudaklarının bir gül kadar kırmızı olarak tanımlandığını… ve her ikisine de komadayken çiçeklerle sunulduğunu” yazıyor. Çiçeklerle çağrışım, karakterlerin uçup giden güzelliğine bir yorum olarak görülebilir – solup buketlerini kaybetmeden önce bir koca bulmadaki tek güçleri” (Higgs 64). Duru güzelliğe yapılan vurgu, daha sonra, kadınların her şeyden önce fiziksel olarak güzel olmaya çabalaması gerektiği ve güzelliğin yokluğunun prenseslerin değerini zedelediği ve başarılarını bastırdığı konusunda bilinçaltı bir mesaj gönderir. Sonuç olarak, dış güzelliğin yüzeyselliği, tüm içsel motivasyonları ve hırsları bastırır, böylece sadece bir karakter kabuğu kalır.

IMG_256

Klasik Disney prenses filmlerindeki güzellik, yalnızca uysallık ve romantik arzuyla değil, aynı zamanda bir karakterin yardımseverliğiyle de bağlanmıştır. Kötü karakterler geleneksel olarak korkunç ya da kötü biçimli olarak tasvir edilir, çünkü meleksel karşılıkları çekici ve bozulmamış kalır. Pamuk Prenses’in hikayesindeki güzelliğe olan toksik takıntısına rağmen, Kötü Kraliçe, nihai aldatma eylemini gerçekleştirmek için prensesi zehirlerken kadavra gibi yaşlı bir kadına dönüşür. O lanetli elmayı Pamuk Prenses’e gösterirken (bkz. şekil 1) ekrandaki resim, karakterlerin hem yüzeysel görünümü hem de temeldeki saflığıyla keskin bir zıtlık oluşturur. Pamuk Prenses dimdik duruyor ve kıvrık kirpiklerin altında neredeyse utangaç bir şekilde aşağıya bakıyor. Pembe yanakları, zarif kraliyet elbisesinin kırmızı vurgularını tamamlıyor. Kötü Kraliçe ise tam tersine, şekilsiz, siyah pelerinli ve iskelet elleri Pamuk Prenses’in ellerini tutarken çarpık bir burun ve çeneyle çizilmiş. Pamuk Prenses daha sonra iğrenç, uğursuz bir kraliçenin yanında saf, utangaç bir kadın olarak resmedilir. Benzer şekilde, Uyuyan Güzel’in Maleficent’i, altın saçlı, pembe dudaklı Aurora ile tezat oluşturan, gece yarısı pelerini içinde gizlenmiş ve iblis benzeri boynuzlara sahip zalim bir büyücü olarak resmedilmiştir. Feminist bilgin Alexandra Heatwole, Disney anlatılarındaki bu tür kötülük tasvirlerine, özellikle “prenses’e vurgulanan kadınlık niteliklerinin nasıl verildiğine” ve “rakiplerinin alternatif fiziksel özelliklere ve kötü olarak kodlanmış niteliklere sahip olarak tasvir edildiğine” ışık tutmaya devam ediyor. Art niyetli bir kötülüğün yanında güzel, saf bir prensesin varlığı, karakterlerin ilgili niteliklerini ve dolayısıyla güzellik-iyilik klişesini vurgulayan bir yanyanalık yaratır.

İşletme okulu profesörleri Griffin, Harding ve Learmonth, Disney’in klasik kötü adamlarının “güçlü, etkin, korkusuz, olgun, bağımsız ve kontrol sahibi” olduklarını belirterek, iyi ve kötü arasındaki karşıtlığı derinlemesine inceliyorlar, ancak uysal, durağan prenseslerin aksine, “hepsi aynı kaderi paylaşıyor – yok ediliyorlar” (Griffin et al. 880). Güzelliğin bir kadın karakterinin sembolü olmasıyla Disney filmleri, yüzeysel niteliklerin diğerlerine üstün geldiği ve karmaşık motivasyonların ve zihniyetlerin ikincil olduğu fikrini güçlendirir. Böyle bir kavramın aslında önemli sonuçları vardır. “Küçük kızlar mı yoksa küçük kadınlar mı? Disney prenses etkisi”, çağdaş Amerika’daki genç kızlar, maskara sürüp, dolgulu sütyenler giyinirken ve sosyal medyada müstehcen resimler paylaşırken “kendini nesneleştirmeden siber zorbalığa kadar [korkutucu] zorluklara giden bir yolda adım atıyor” (Hanes). Böyle bir kültür, bir kadının başarılarından çok cinselliğini vurgular. Sonuç olarak, çocuklar onun değerini yalnızca kültürün şehvetli merceği altında değerlendirmeyi öğrenirler. Disney hikayelerinde olduğu gibi, yüzey seviyesindeki kritik bir güzellik azaldığında, işkence gören, kötü ve erkek gözü için kesinlikle istenmeyen bir yaratığa dönüşebilir. O zaman çirkin bir kadın toplumdan kovulmuş bir kadın olur. Güzellik-iyilik mecazına odaklanan kadın gücünün bu şekilde cezalandırılması, sonraki yılların tipik prensesleri ve kötü adamlarının temellerini atmaya hizmet eder.

Disney Rönesansının prensesleri: 1989–1999

İkinci dalga feminizmden sonra kadınlara yönelik toplumsal tutumlardaki değişiklikler, Disney’in Rönesans prenseslerinin hikayelerinde ince bir değişimi yansıtıyor. Klasik Disney prensesleri, daha modern bir hedef kitleye hitap etmek ve “zamanına uygun bir kızlık portresi” (Heatwole 3) inşa etmek için basit tiplemeler ve romantik anlatılar terk edildi. Üçüncü dalga feminizmin yükselişi, o dönem daha karmaşık prenses hikayeleri ile devam ediyor.

Klasik Disney animasyonlarının aksine, Güzel ve Çirkin (1991), “Doksanlara…[böylece] hikaye cinsiyetçi olmasın diye” (Thomas 143) uygun bir prenses yaratmayı arzulayan bir kadın olan, Linda Woolverton tarafından yazılmıştır. Bir dereceye kadar, Güzel ve Çirkin bazı geleneksel klişeleri atlatarak başarılı olur, ancak nihayetinde ataerkil normlara teslim olur. Belle geçmişin uysal, evli prenseslerinden uzaklaşarak, hikayenin başlangıcında Gaston’un kur yapmasını azarlıyor. Bununla birlikte, kitapların zihinsel uyarımı lehine romantizm arzusu olmamasına rağmen, topluluğu, eşsiz edebiyat sevgisi nedeniyle onu hor görüyor. Çocuk edebiyatı uzmanı June Cummins, kasaba halkının Belle’in okuma arzusuna karşı duyduğu düşmanlığa dikkat çekiyor: “Belle’in kasabasına uymadığı açık… çünkü ‘rüya gibi uzak bir görünüme / ve bir kitaba sıkışmış bir burnu’ var. Okumak bu farklılığın simgesidir” (Cummins 24). Klasik bir Disney hikayesinin romantizmi ödüllendireceği gibi, prensesi entelektüel merakı için ödüllendirmek yerine, hikaye Belle’i bir anormallik olarak ele alır.

IMG_256

Ancak, edilgen kalıp yargılardan uzaklaşan Belle, bir erkek kurtarıcıya bağımlı olmaktansa babasını Canavar’ın zindanından kurtarmak için cesurca hareket eder. Disney anlatısındaki böyle bir değişim, zaman içinde Amerikan medyasında temsil edilen daha güçlü kadınlara yönelik bir çağrıdan kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte, kendine güvenen bir kadın karakterin küçük başarısı, kapsayıcı erkek üstünlüğü kavramı nedeniyle kısa sürede raydan çıkar. Belle’in ataerkil normlardan kurtulması ve ardından onu kesinlikle cinsiyetlendirilmiş alana geri çeken baskı, Güzel ve Çirkin’in Batı Kanadı’ndaki sahnesi aracılığıyla sembolize edilebilir (bkz. resim 2). Belle merakını gidermek için karanlıkta şatonun parmaklıklı bölgesine gider. Sonunda, kız keşfedilir. Canavar, mobilya parçalarını Belle’in önünde tuz buz ederken, “Seni asla buraya gelmemen konusunda uyarmıştım,” diye hırlar. Gölgelerin içinde Çirkin belirirken, öfkesi ile Belle’i hem kalenin konumunda hem de doğuştan merakı yüzünden korkutur. Korkusu sahnenin görüntüsünde net bir şekilde resmedilmiştir – gözleri genişler ve sanki kalbini bir canavardan korumak istercesine kolları göğsünün önünde açılır. Değerli bağımsızlığı gibi, parlak gül de Canavar’ın pençeleri arasında kafese kapatılmıştır. Soğuk bir bakışla Belle’i köşeye sıkıştırıyor ve ekrandaki alanın çoğunu vücuduyla kaplıyor. Ancak, sahneden ve Canavar’ın kalesinden kaçma girişimlerinden sonra, Belle nihayetinde onu vahşice esir tutan kişiye aşık olur. Hikaye daha sonra “güzel kostümler, pembe müzik ve yüksek anahtar aydınlatmanın geleneksel anlatısına iniyor. Filmin sonunda Güzel, yakışıklı prensiyle geleceğe doğru dans ediyor” (Higgs 67). Batı Kanadı’ndaki kısımlar ve animasyonun sonraki sahneleri, erkeklerin kadınların hayatlarında kontrol etme gücüne sahip olması ve bu kontrolü şiddet içeren davranışlarla güçlendirmesi gerektiği fikrini ortaya koyuyor. Güzel ve Çirkin, kadınlar için statü ile aynı doğrultudadır; eğer kadınlar çok bağımsızsa ve sonuç olarak çocukluklarından beri belirlenen ataerkil sınırlardan saparlarsa, acımasızca geri püskürtülür ve cezalandırılırlar.

Belle ve Canavar arasındaki böyle bir hareket, aile içi şiddetin sert gerçekliğini yansıtıyor. Canavar, yaygın bir tacizci davranışı sergiliyor; Belle’i şatoya kilitliyor, eylemlerini kontrol etmek için bağırıyor ve fiziksel şiddet uyguluyor. Üzücü bir şekilde, Austin’deki Texas Üniversitesi’nden doçentler LeeAnn Kahlor ve Matthew S. Eastin, televizyonun “büyüksistem düzeyinde kültürel kaidelerin bir tedarikçisi, kadınlara yönelik şiddet kültürünün içine yerleştirilmiş modeller” olarak konumunu belirtiyorlar (Kahlor ve Eastin 225). Kadınların toplumda erkeklere göre yıkıcı ikincilliği medya tarafından da güçlendiriliyor. Bunlar zarar veren kültürde, kadınların yalnızca yaralanacak, kontrol edilecek ve ezilecek boyun eğdirilmiş nesneler olduğunu kabullenir. Sonuç olarak, uygun muameleyi hak etmedikleri kabul edilir ve aile içi suistimale ve saldırıya açık hale gelirler. Gerçekte kötü niyetli ilişkilere benzer şekilde, Canavar sonradan endişe gösterip Belle’i kurtlardan koruduğunda, Canavar’ın toksik davranışlarına göz yumulur. İstismarı bu şekilde görmezden gelerek, hem Belle hem de sembolize ettiği gerçek kadınlar, sürekli olarak bir partnerin öfkesinden kaynaklanan tehditten kaçınır ve bir kötü muamele döngüsüne kilitlenir.

Erkek kontrolünün bir tür kadın bağımsızlığını bastıran benzer kavramlar, klasik Disney prensesi zamanından beri gelişim belirsizliğinde sıkışmış olan ve benzer şekilde erkekler tarafından yazılıp yönetilen bir hikaye olan Küçük Deniz Kızı’ndan (1989) alınabilir. Anlatı içinde Ariel, macera tutkusunu gidermek için deniz krallığından uzaklaşarak büyük güce karşı mücadele eder. Bununla birlikte, Ariel’in zihni, ilk görüşte bir aşk olayından sonra bir prens üzerinde merkezlenir. Ariel, ondan önceki prensesler gibi, sevgili bir prensle evlenmenin nihai hayalini gerçekleştirir, ancak bunun bedeli çok ağırdır – değerli sesi, çocukluğunun geçtiği evi ve deniz kültürü. Ancak hepsinden öte, Ariel hikayenin kötülüğüyle yapılan tehlikeli bir anlaşmanın ardından ölümün kıyısında dolanır. Sonuç olarak bir kadının hayatı, bir erkeğin sevgisine ikincil ve yapılması gereken bir fedakarlık olarak tasvir edilir.

IMG_258

Ariel’le anlaşmayı sağlayan deniz cadısı Ursula (bkz. Şekil 3), bir ahtapotun çarpık vücuduna ve kötü niyetle kıvrılmış bir gülümsemeye sahiptir – buna karşılık, klasik Disney filmlerinin hatalı biçimlendirilmiş kötü adamlarıyla benzerlik gösterir. Sanki ona bakanlar tarafından tehdit edilmediğini, aksine diğerlerinde korkuya yol açtığını öne sürüyormuş gibi sırıtıyor. Yine de Ursula’nın görünümüne mantıkdışı standartlar da uygulanır. Özellikle, onun kötü olarak nitelendirilmesi, onun “tombul ve dolgun-cinsel aşırı kullanılabilirliğini göstermek için tuhaf bir şekilde vurgulanan bir özelliği” (Heatwole 6) görünmesiyle bağlantılıdır. Açıkça cinsel olmak, her şeyden önce istenmeyen bir durum olarak vurgulanır. Sonuç olarak, kadınlara, “kötü” kadınlığın aksine, arzulanan kadınlığın hassas çizgisini izlemeleri söylenir: kadınlık yaşla birlikte kaybolur, kadınlık aşırı cinselleştirilir, kadınlığı kötüye gider…” (Heatwole 6). O zaman kadınların birincil arzusu, kendini tatmin etmekten ziyade yüzeysel görünümü erkek bakışına uygun hale getirmektir.

Ursula’nın çehresi, kıvrımları ve koyu renk dokunaçları, cinsellikle olan bağlantılarının yanı sıra siyahi bir kadını andırıyor. Daha sonra, beyaz bir kadını sevimli, yardımsever bir yıldız ve siyah bir kadını filmin aşırı cinselleştirilmiş kötülüğü olarak ilan eden ırksal bir bileşen belirir. Böyle bir alçaklık, siyah Amerikalıların ten renginden dolayı olumsuz klişeler ve ayrımcılıkla hedef alındığı, gerçeğe de yansıyan bir bölünmeyi şekillendirir. Disney’in Ursula tasviri o zaman sadece perdeyi açmakla kalmaz, aynı zamanda ırkçı milliyetçi bir kültürü ve onun sıkıntılı tarihini sürdürür.

Dahası, Küçük Deniz Kızı’nın olumsuz ırksal çağrışımları, bir Kızılderili prensesinin başrolde olduğu, ancak iki beyaz adamın yönettiği Pocahontas (1995) filmindekilerle uyuşuyor. Pocahontas, Disney’in ilk renkli kadın başrol oyuncusu olarak ayakta duran maceracı ve esprili olarak nitelendirilir. Bununla birlikte, hikaye onun nihayetinde beyaz bir erkeğe olan bitmeyen sevgisine odaklanıyor. Pocahontas’ın tertemiz, hülyalı düşü, daha sonra resmettiği Kızılderili tarihini bastırır – kanlı fetih, romantikleştirilmiş bir yeniden yazma ile değiştirilir. Hikayenin doruk noktasında Pocahontas, beyaz sevgilisini ölümcül bir silahtan koruyor ve bir kadının romantik fedakarlık yapması gerektiğini ve beyaz bir adamın hayatta kalma planında Kızılderili yaşamının ikincil olduğunu gölgede bırakan konsepti vurguluyor. Ardından, ikinci dalga feminizmin tamamlanması ve erkek kontrolünün tasmasına karşı mücadelesi, prenses anlatısında küçük değişiklikler oluştursa da, boyun eğme kuralları varlığını sürdürmeye devam etti.

Yeni Çağ prensesleri: 2009 – günümüz

Dört feminizm dalgasının tümü ateşlediği eylemlerin doruk noktası, Disney Yeni Çağ prenseslerindeki sürekli değişimlerin benzeridir. Kadınların eskimiş klişelerin dışında tasvir edilmesini savunmanın yanı sıra, prensesler daha fazla güç, bağımsızlık ve diğer geleneksel erkeksi özellikler sergilemek için değişti. Tecrübeli Disney yönetmeni Chris Buck tarafından özetlendiği gibi, “Disney ‘prens tarafından öpüldü’ olayı zaten yapılmıştı, bu yüzden yeni bir şeyin zamanının geldiğini düşündü” (Williams’ta qtd.). Yine de, ataerkil bir geçmişin kalıntıları, çağdaş toplumda devam eden kuralları yansıtan modern prenses hikayelerinde hala oyalanıyor.

Disney animasyon satışlarındaki durgunluğun ardından, Tangled’ın (2010) yönetmenleri, Disney prenseslerinin uysal, geleneksel olarak kadınsı özelliklerini (Frost) tersine çevirerek, üçüncü dalga feminizmle bağlantılı bir terim olan “kız gücünü” vurgulamaya çalıştılar. Rapunzel, çeşitli resimlerinde sanatsal yaratıcılığın yanı sıra kulesinden kaçışını planlarken cesaret ve ruhu da sergiliyor. Rapunzel için, kadınların geleneksel olarak atandığı ev içi alan sıkıcı ve monoton görünüyor. Dahası, karakteri, bir erkek kurtarıcıdan ayrı, her yıl gece gökyüzünde yükselirken tanık olduğu kraliyet fenerlerinin kaynağını saptamak gibi belirli bir arzusu olması bakımından klasik Disney prenseslerinin çoğuyla keskin bir tezat oluşturuyor. Yine de geleneksel olmayan özellikleri, nihayetinde hikayenin sonu tarafından gölgede bırakılıyor. Rapunzel’in kişisel hayallerinin gerçekleşmesine odaklanmak yerine, sonsuza dek mutlu olan Tangled, Rapunzel’in Flynn Rider ile evliliğine odaklanıyor. Hikayesi daha sonra bağımsızlığına değil, bir kocayla olan ilişkisine odaklanıyor. Bir kadına da kimliğini bir erkekle ilişkilendirmesi söyleniyor.

Erkek kurtarıcı tiplemesiyle mücadele etmek için, yaratıcı yönüne bir kadının öncülük ettiği ilk Disney animasyonu olan Frozen (2013), potansiyel olarak ölümcül bir kar ve buz kontrolüne sahip güçlü bir prenses olan Elsa’yı ortaya çıkarıyor. Onu zincirleyen toplumsal bağları bir şarkı patlaması içinde kırar: “Bir zamanlar beni kontrol eden korkular bana bir türlü ulaşamıyor / Neler yapabileceğimi görmenin, sınırları test etmenin ve aşmanın zamanı geldi / Doğru değil, yanlış yok, benim için kural yok” (Buck). Her şeyden önce, Frozen’ı geçmişin prenses filmlerinden ayıran şey, Elsa ile kız kardeşi Anna arasındaki bağlantıdır -böyle bir bağlantı, nihayetinde kurtarıcı bir prens yerine donmuş bir kalbin lanetini kırmak için kullanılan gerçek aşkın geleneksel olmayan bir sınıflandırması haline geldi. Üstelik, Frozen’ın başlangıcında görünen standart prens, geleneksel erkek rolünün tersine döndüğünü gösteren zalim bir kötü adama dönüşüyor. Hikaye daha sonra uysal prenses klişelerini alt üst ediyor ve klasik Disney romantizm yaylarıyla keskin bir tezat oluşturuyor.

Bununla birlikte, önemli süreçteki işaretlere rağmen, Elsa’nın Frozen’daki kaderi, kısmen ataerkil kurallarla şekillenmeye devam ediyor. Güçlü olmasına rağmen, bu tür bir güç, ataerkil bir sembol olan kral tarafından bastırılır ve başkalarının anlayış ve saygıdan ziyade korkularını tetikler. Taç giyme töreninden sonra krallıktan kaçarken ve geleneksel sorumluluklarını ifşa ederken, mütevazı giyimli bir kızdan güzel, şehvetli bir baştan çıkarıcı kadına dönüşür (bkz. Şekil 4). Fotoğraf, çarpıcı bir makyaj ve dar, ışıltılı bir elbise ile süslenmiş Elsa’yı ortaya koyuyor. Kolları ise bir sevgilinin kucaklamasını memnuniyetle karşılıyormuş gibi açılıyor. O halde resim, cinselleştirilmiş erkek gözüne hitap edecek şekilde ayarlanmıştır. Buna karşılık, Elsa saray görevlerinden muaf olabilir, ancak bir kadının görünüşüne hükmeden kurallardan muaf olamaz. Ayrıca, Frozen’ın mutlu sonu bir erkek kurtarıcı klişesini ortadan kaldırsa da, animasyonun gerçek aşk şekli aynı zamanda bir kadının kendini feda etmesine, yani bir boyun eğme konusuna odaklanır. Disney’in yeniden canlanması, daha gizli bir şekilde de olsa geleneksel kuralları sürdürmeye devam ediyor.

IMG_259

Akademik yazarlar Madeline Streiff ve Lauren Dundes, psikolojiden sosyolojiye odaklanan akademik hakemli bir yayın olan Social Sciences kapsamında, Frozen’ın sonucuna ışık tutuyor. Yazarlar, özellikle, Elsa’nın kuzey bölgesi güçlerini nasıl kontrol etmeyi öğrendiğine ancak “kız kardeşini kaybetme korkusuyla ağladıktan sonra” bir kraliçe rolüyle nasıl öğrendiğine değiniyor. Ağlama eylemiyle bağlantılı şefkat duygusu “zayıflığı akla getirir ve kesinlikle saygı kazanmak için bir ön koşul değildir” (Streiff ve Dundes 8). Daha sonra toplumsal bilinç içinde bir çifte standart sağlamlaştırılır. Böyle bir standart, güçlü prenseslerin toplumdan keskin bir şekilde ayrılmasını tetikler, böylece sadece toplumsal kurallara uygunluk koşulu altında memnuniyetle karşılanırlar. Buna karşılık genç kadınlar, itaatkar bir aile geçmişini anımsatan, katı bir şekilde şefkatli ve özverili olmayı öğrenirken, erkek meslektaşları aynı baskılara maruz kalmazlar. O halde Disney’in yeniden canlanması, 20. yüzyılın başlarından beri Disney’in hikayelerini yöneten rollerin tam bir yeniden inşası değil, daha ziyade bu tür rollerin küçük değişikliklerini gösteriyor.

Sonuç

Disney prenses animasyonlarında kadın temsilleri, yalnızca romantikleştirilmiş edilgenlik ve boyun eğme normlarını ortaya çıkarmakla kalmaz, aynı zamanda kadın güzelliğine yönelik yüzeysel standartların yanı sıra bunları çağdaş toplumda güçlendirir. Standartlar, genç bir kadını bilinçli ya da bilinçsiz olarak en hassas olduğu anda vücuduna yalnızca cinselleştirilmiş bir mercek altında bakmaya yönlendirir. Bu tür bir manipülasyon, cinsel ve aile içi istismar, taciz ve ev, okul ve işyerinde kadınların görüşlerinin susturulması gibi tüm kültürlerde mevcut olan sorunlarla bağlantılıdır. Toplumun gençliği üzerinde bir erkeğin arzusunun nesnelerinden biraz daha fazlası olmaları yönündeki baskılara karşı koymak için Disney, kadınların yüzeysel resimlerini vurgulamalı ve onları benzersiz kaderlerini kontrol edebilen tutkulu, cesur rol modelleri olarak yeniden şekillendirmeli. Bir kadının kurtarıcıları ve klişelerine bağlılık, herhangi bir prensesin başarısı için ön koşul olmamalıdır. Ayrıca, beyaz olmayan bir kadın, kültürüne hem saygılı hem de sadık bir şekilde tasvir edilmelidir. Disney, prenses filmlerinin yazar, yönetmen ve yapımcı olarak yaratıcı yollarını şekillendirmek için renkli insanlarla birlikte daha fazla kadını kabul etmelidir. Bu tür eylemler üzerine, animasyonlar gerçekten olumlu kültürel güçler olarak hizmet edebilir ve gelecek yıllarda bir kadının hikayesinin karmaşıklığına ayak uydurabilir.

Disney’in prensesleri, klasik dönemlerden bu yana klişelerle şekillenmiş olsa da, değişim için değerli bir alana sahip. Zamanın geçişi ve art arda feminist hareketlerin savunuculuğu, prenseslerin niteliklerinde istikrarlı bir gelişmeyi yansıttı. Hikâyeler bazı açılardan ev yaşamının, merkezi bir romantizmin ve sıkıntı içindeki suskun genç kızların ötesine geçmiştir. Gelecekte piyasaya sürülen modern Disney filmleri, kadın karakterlerin hem gerçek hem de zengin şekillerde temsil edilmesini sağlamak için yükselen bir feminizm yörüngesine paralel olarak devam edebilir.

Yazar: Stephanie X. Hu

Çeviren: Rüveyda Seda Gören

Düzenleyen: Büşra Koçak

Kaynak: Inquiries Journal

Leave a comment