Teslim olmanın bilgeliği

Teslim olmanın bilgeliği

Samuel Beckett, 17. yüzyılın aykırı Hıristiyan düşüncelerini artistik bir bakış açısına ve alışılmadık kişisel bir felsefe haline dönüştürmüştür.

Samuel Beckett’ın yazımı genellikle dini bir hava barındırır. En ünlü oyununu ele alalım: Godot’yu Beklerken (1953). İki Chaplinesk avare -Vladimir ve Estragon- dörtyol ağzında, bir ağacın yanında dualarına cevap verecek birini beklerler: Bay Godot. Bu, kuşku uyandırıcı ilahilikte beyaz sakalı olan bir adamdır, “hiçbir şey yapmaz”, ve hemen ortaya çıkacağının sözünün verilmesine rağmen sinir bozucu bir şekilde namevcuttur.

Vladimir ve Etsragon şarkı söyleyerek, turp yiyerek, rol yaparak ve tartışarak zaman geçirirler. İlk ileri geri komedilerinden biri İncil’deki öğretilerin arasındaki tutarsızlık hakkındadır. Neden, Vladamir sorar, İsa’nın yanında çarmıha gerilen iki hırsızdan biri tövbe edip kurtarılırken diğerinin onunla dalga geçip ve lanetlendiğinden sadece bir katip bahsediyor? Tövbeli olan hırsız Luke’un Öğretisinde bahsediliyor, ama Matthew’un, Mark’ın ya da John’un öğretilerinde bahsedilmiyor. ‘”Dörtte biri” Vladimir mırıldanır. “Diğer üçü arasından, ikisinde hırsızlardan bahsedilmiyor bile ve üçüncüsü de iki hırsızın da onu suistimal ettiğini söylüyor.”

Estragon, Vladimir’in bu derin düşüncelerinin anlamını görebilmiş değil. “Yani?” diyor. “Birbirlerine katılmıyorlar, ve bütün olay bundan ibaret.” Ama Vladimir, Luke’un versiyonunun doğru olması için bir ihtiyaç duyuyor. Eğer iki hırsızdan biri kurtulmuşsa, bu “gayet makul bir yüzde.” Kurtuluş için yüzde elli ihtimal var. Bu yüzde elli ihtimal, belki de, oyunun ruhunu arındıran hareketsizlik döngüsünden çıkma ihtimalidir. Godot’yu Beklerken, bir eleştirmenin dalga geçtiği gibi, “hiçbir şeyin iki kez yaşanmadığı bir oyun.”

Bu gibi diyaloglarda -Tanrı’nın doğası ve belki de yokluğu üzerine olan- bazı teolojik ögelerin bulunması mümkün olsa da, bence Beckett’ın eserlerindeki dinsellik bu Kurtuluş’a olan ilgisinden, Beckett’ın soteriolojisinden kaynaklanıyor. Teistik dinler, tabiki de, soteriolojiktir, örneğin Hıristiyanlık vaftizimle “tekrar doğmayı” ve sonrasında ölüm daha sonra da ölümsüz hayata kavuşmayı öğretir. Ancak soterioloji, Teistik olmayan dinlerde de bulunabilir: hem bu yaşamda hem de ölümden sonraki yaşamda nirvanayı amaçlayan Budizm gibi. Terapötik felsefenin bazı okullarında da soterolojiler bulunur: Stoacılar, Şüpheciler ve Epikürcüler, örneğin ataraksiya -hayatın iniş çıkışlarına bağışıklığı olan dingin bir mennuniyet hali- üzerine vaadedilen değişimler. Tüm bu soterolojilerin ortak noktası acı çekmeye bir son verme vaadi. Apokalips’in söylediği üzere: “O, gözlerinden her bir göz yaşını silecek, ve ölüm diye bir şey kalmayacak, daha önce göçüp gitmiş şeyler için yas olmayacak, gözyaşı olmayacak, acı olmayacak.”

Beckett’ın 20. yüzyılın Eeyore’u olarak bilinmesine rağmen, bu şekilde bir sonun umudu eserlerinde şaşırtıcı bir şekilde yaygın. Murphy (1938)‘de, mesela, romana ismini veren kahraman “olumsal dünyanın olasılıklarına karşı ben merkezli bir ilgisizlik” arayışındadır. Malone Ölüyor (1951) adlı romanında, Beckett’ın en öfkeli ve en bitkin anlatıcılarından biri, “bu kargaşanın ardında bir dinginlik ve hiçbir şeyden bir daha asla rahatsız olmayacak bir kayıtsızlık var.” der.

Öyle görünüyor ki Beckett’ın, kendisinin, bu dünyanın kargaşasının ve kederinin ötesine geçmek için iyi bir nedeni varmış. Kendisi 20’li yaşlarından beri anksiyete atakları ile uğraşıyormuş. Uzun yıllar boyunca, gecenin bir yarısı, terler içinde, kendini bir panik, hatta paralize olmuş bir biçimde bulacak kadar kalbi delicesine atarken uyanırmış. Arkadaşına dediğine göre, bu, sanki onu “terler ve titremeler ve panikler ve öfkeler ve ürpertiler ve kalp çarpıntıları” ile “etkinsizleştirmek” isteyen bir “şeytan” tarafından saldırıya uğramak gibi bir şeymiş. Beckett’in ilk kurgularında, onun edebi alter kişilikleri de aynı sorundan muzdarip. Bir karakterinin, Belacqua Shuah’ın, “küçük kalbinde kalbinde güm güm atan kar topu, “haftanın üç ya da dört günü göğsünü delip geçen ‘lanet bir kalbi’” var. Murphy’nin bir an “tutuk yapacakmış gibi görünen” ve diğer bir an patlamaya hazır “mantıksız” bir kalbi var. Ayrıca, Beckett’ın aklından okuyabilecek kadar çok sevdiği şiirlerden birinin İtalyan pessimist Giacomo Leopardi tarafından yazılmış ‘A se stesso’ or ‘Kendine’ (1833) olması hiç de şaşırtıcı değil:

Or poserai per sempre,

Stanco mio cor. Perì l’inganno estremo,

Ch’eterno io mi credei. Perì. Ben sento,

In noi di cari inganni,

Non che la speme, il desiderio è spento.

Posa per sempre. Assai

Palpitasti.

Dinlen şimdi sonsuza kadar,

bitap kalp. Bu nihai sanrı

sonsuzluğun öldüğünü düşündüğüm. Öldü.

Biliyorum, sadece umut değil, güzel sanrılar için olan arzu da bitti bizim için.

Sonsuz kal.

Yeterince hırpalandın.

Edebiyat onun bitap kalbi için bir merhem olmaya çalışmışsa da, tıp bilimi, maalesef ki, yardımcı olamadı. Dublin’in kalp doktorları Beckett’ta fiziksel bir sorun bulamadı ve bu yüzden, Beckett, 1933 yılında, o zamanlar İrlanda mevcut olmayan bir psikoterapötik çözüm aramak üzere Londra’ya yola çıktı. Bloomsbury’deki Tavistock kliğiniğinde psikanalist Wilfred Bion ile tedavisine başladı. Bu süreçte, psikoloji kitaplarından kapsamlı notlar çıkardı ve Carl Jung’ın analitik psikoloji derslerine katıldı. Fakat bir sene sonra, Beckett, terapinin ”hayatta kalma işini katlanılabilir kılmakta” başarısız olan ”pahalı bir kanül” olduğunu kabul etmek zorunda kaldı.

Beckett dinginciliği hem ızdırabının sebebi hem de sessiz çözümü olarak görmüştür

Durum artık öyle bir noktadaydı ki, Beckett’ın arkadaşlarından biri artık spiritüel bir çözüm aramanın zamanı geldiğine karar verdi. Belki de bu vücudun ya da aklın ızdırabı değil, ruhun ızdırabıydı. Tıp değil de soteroloji bir çözüm olacaktı. Bu kişi, Becktett’ın 1920’lerde Paris tanıştığı, genç İrlandalı yazar Thomas MacGreevy idi. İkisi de James Joyce’un savunucusu ve öğrencisiydi ve tanışmalarından itibaren samimi mektuplaşmalarını devam ettirdiler. MacGreevy, Beckett’ın panik ataklarından dolayı endişeliydi ve 1935’in ilkbaharında ona Thomas à Kempis tarafından yazılan The Imitation of Christ’ıokumasını önerdiği bir mektup yazdı. Muhtemelen 15.yy’da yazılmış, Hıristiyan edebiyatının bu klasiği belki de Beckett’ın yorgun kalbine bir sakinlik getirebilirdi. MacGreevy’nin kendisi bir Katolik iken, sevgili arkadaşı Sam, kendi deyimiyle sadece “alçak bir Anglikan” Protestan değil aynı zamanda dinden dönmüş bir Protestandı. Beckett’ın tutucu annesinden etkilenerek oluşan çocukluktan gelen inancı, gençlik yıllarında hızlı bir şekilde son buldu. MacGreevy de böylece Beckett’ın The Imitation of Christ‘ı seküler bir bakış açısıyla okumasını, hatta nahoş “Tanrı” kelimesini “ihsan” veya “tarafsızlık” gibi kelimelerle değiştirerek okumasını önerdi.

Beckett ona ilgisinden dolayı teşekkür ettiğini, kitabı birkaç sene önce okuduğunu ve pek de yardımcı olmadığını belirttiği bir cevap yazdı:

“Kitaptan çıkarabildiğim tek şey, kendi yaşam biçimimi, çözüm olmaya çalışmış ancak başarılı olamamış yaşam biçimimi doğruladığı ve pekiştirdiği oldu. “qui melius scit pati, majorem tenebit pacem” [doğru acı çekmesini bilen huzura kavuşacaktır], ya da “Nolle consolari ab aliqua creatura magnae puritatis signum est” [diğer yaratılanlardan teselli bulmayı reddetmek güçlü bir inancın simgesidir], ya da pek sevgili “per viam pacis, ad patriam perpetuae claritatis” [huzur yoluyla sonsuz berraklığın ülkesinde ulaşılacaktır] gibi sanki benim için yazılmış asla unutamadığım bir çok söz buldum içerisinde. Diğer birçoğu arasından hem de. Ama hepsi pek de hoş olmayan bir izolasyonizme yol açtı. Bir insan “bilincin canını acıtmadan nadiren evimize döneriz” ve “memnuniyetle dışarı çıkış ve hüzünlü eve dönüş” ve “odalarınızda mutsuz olun” gibi cümlelerden bir serçenin evin çatısındaki ve çatının damının altındaki yalnız bir kuşun dinginciliği dışında nasıl bir çıkarım yapmalı? Gerçekten de rezil bir dingincilik.”

Bu mektup gösteriyor ki Beckett spiritüel bir rahatlamanın vaadi içerisinde boğuluyordu: yaptığı Latince alıntılar transandantal huzuru, acıya dayanmak ya da ondan kaçmak yerine, ona doğru giden bir huzuru tanımlıyor. Ama Beckett bu doğaüstü önceliklerin tehlikesinin farkında. The Imitation of Christ, dediği üzere, izolasyonizm’e teşvik ediyor. Dışarı çıkmayın, diyor. Hücrenizde kalın. Diğerlerinin arkadaşlığından uzak durun. Beckett, MacGreevy’e aslında en başında bu panik atakların kötüleşmesinin sebebinin diğer insanlardan uzaklaşması olduğunu açıklıyor.

Kitapta gördüğü genel tavır üzerine Beckett’ın bulduğu, 1930’dan itibaren olan mektuplarında ve defterlerinde geçen kelime “dingincilik”. Bu mektuplardan anlaşıldığı üzere de Beckett dinginciliği hem ızdırabının sebebi hem de sessiz çözümü olarak görmüştür. Bu, dinle ilgili olan daha sonraki bir romanında geçtiği üzere, hem zehir hem de panzehirdir.

Anksiyete ataklarının çözümünü bulmaya henüz yaklaşamamışken, Beckett kişisel problemlerinin bir yazar olarak gelişmesi için kullanışlı olabileceğini görmüştür. 1937’de günlüğündeki bir yazıda, acısını sanata dökmeyi ve “derinden hissettiği bu ihmalkarlığı” edebiyata dönüştürmeyi umut ettiğini itiraf eder. Dingincilik, bu bağlamda, ona bu şekilde bir yol sağlar.

Dinginciliğin bir tarihi var elbette, ve bu Beckett’ın gayet hakim olduğu bir konu. 17.yy’ın sonunda doğru, İspanya ve Fransa’daki Hıristiyan mistikleri, Ávilalı Teresa (1515-82) ve Haçlı Yuhanna (1542-91) tarafından halkın anlayacağı şekilde değiştirilmiş olan bir dua metotunu yeniden hayata geçiriyordu. “Sessizliğin duası” olarak bilinen bu düşünce metotu her şeyi mümkün olduğunca en az şekilde yapmayı içeriyordu. Diğer dua biçimleri bizi bazı düşünceleri veya görüntüleri kullanmaya teşvik ederken, sessizliğin duasında bütün mental aktivite biçimleri dışarıda tutulur. Dindar kişi iradesinden sıyrılır ve tamamen kendini Tanrı’ya adar.

17.yy’da sessizliğin duasının en büyük savunucularından biri İspanyol rahip Miguel de Molinos (1628-96) idi. 1675 yılında, Molinos, The Spiritual Guide adında bir dua elkitabı yayımlamış ve anında en çok satanlardan olmuştur. Birçok dile çevrilmiş ve birçok versiyonu basılmıştır. Kitapta, Molinos, Hıristiyan ruhuna “kulak asmadan, düşünmeden ve sezilebilen hiçbir şeyi umursamadan…. kendi hiçliğine gömülmeyi” tavsiye eder. Bu sessiz teslim olma işi, en sonunda derin sükunete ve mental durgunluğa ulaşana kadar, dindar ruhun arınmanın birçok evresinden geçmesine yardımcı olur. Malone Ölüyor‘da Beckett, buna benzer bir şey hayal eder: “son bir dua, en sonunda gerçek bir dua, hiçbir şey istemeyen dua.” Şok edici bir biçimde, Molinos, öyle bir durumdayken ruh, o kadar kaderine boyun eğmiş, pasif bir biçimde olur ki kurtuluşun arzusu bile kaybolur: eğer Tanrı öyle istiyorsa ruh memnuniyetle cehenneme gider. Son adım “imha”dır: ruhun, kişinin, arzunun ve en sonunda Tanrıyla birleşmenin imhasıdır. Ruh, Melinos açıklar, “hiçliğin hiçbir şey olduğu, hiçbir şey yapamadığı ve hiçbir değerinin olmadığını bilerek, kendini hor gördüğü, kendinden iğrendiği ve kendini kahrettiği hiçlik” durumuna geçer.

Ne yazık ki Melinos ve diğer Dinginciler, tanındıkları dönemde, 17.yy, ruhani mistikler için pek de talihli bir dönem değildi. Karşı Reformasyon faaliyetteydi ve Engizisyon, Protestanlığın kokusunu aldığı her şeyin kökünü kazımaya çok hevesliydi. Kişisel dua üzerine olan vurgusu, geleneklere karşı eğilimleri ve Katolik Kilisesinin dış getirilerini görmezden gelmesi ile, dingincilik, Kilise yetkilileri tarafından kuşkuyla bakıldı. En sonunda, Melinos, 1685’te, XI. Innocentius’un hükmüyle, sapkınlık şüphesi gerekçesiyle göz altına alındı ve uzun işkencelerin ardından, şüphelenilen suçlarını itiraf etti ve geri kalan ömrünü hapishanede geçirdi.

Beckett, Schopenhauer’un eserlerinde “mutsuzluğun entelektüel bir gerekçelendirmesini” bulmuş

Tarih sağolsun, “dingincilik”, sapkınlık, bozgunculuk ve ben merkezciler için kullanılan aşağılayıcı bir terim haline geldi. Yine de, dingincilik, Beckett’ın kişisel bakış açısı ve edebi görüşüne önemli bir etken olan bir düşünür tarafından benimsenmişti: Alman filozof Arthur Schopenhauer (1788-1860). Schopenhauer bir ateist olmasına ve dinin korkunçluğu ve absürtlüğü hakkında sert yazılar yazmış olmasına rağmen, mistik dinin “aziz ruhlarına (pietistler, dinginciler ve din hayranları)” büyük saygı duyardı. Schopenhauer’un düşüncesine göre bu azizler metafizikçiler kadar gereksiz olmalarına rağmen, en yüce mutluluğun yol göstericisi olarak aynı oranda da değerlilerdi. Onların dogmaları olmadan da yaşayabilirdi ama onları soteriolojik dehalar olarak el üstünde tutardı.

Schopenhauer, hayatı acıların sonsuz geçiti olarak görmüştü, Beckett’ın kendi renkli deyimiyle: “kasık ağrıtan dünya.” Yaşayan her şey, Schopenhauer’a göre, tekçi bir “İradenin” belirtisi: bizi hayatta kalmaya, üremeye, savaşmaya ve mücadele etmeye iten bir dürtü, bir teşvik, bir arzu. Ama “İrade” memnun edilemez, ve bizler de edilemeyiz:

Her mücadele bir eksiklikten, kişinin durumuyla ilgili memnuniyetsizliğinden doğar ve bu yüzden mücadele tatmin edilmediği sürece ızdıraptır. Ama hiçbir memnuniyet sonlu değildir. Hatta, yeni bir mücadelenin başlangıcıdır. Mücadelenin her yerde var olduğunu, her yerde savaştığını görürüz ve bu yüzden sürekli acı çeker; mücadelenin son bir hedefi yoktur ve bundan dolayı acı çekmenin sınırı veya bir sonu yoktur.

Bu korkunç duruma tek kalıcı çözüm iradeden vazgeçmektir. Bütün emeklerimizden, mücadelemizden ve arzularımızdan vazgeçmeyi öğrenmemiz gerekir. Böylece, sadece böylece, ayrı varoluşun illüzyonundan dışarısını görebilir ve “bütün akıllardan üstün huzuru” keşfedebiliriz.

Bu yüzden dinginciler ve mistikler, Schopenhauer için yararlıdır. Onların türü her bölgede bulunabilir der Schopenhauer, tavırları ve mizaçları ile, bize teslim olmanın yolunu öğretirler.

Beckett, 1930 yılında, ilk kitabı olan Marcel Proust üstüne edebi bir eleştiri için araştırma yaptığı zamanlarda Schopenhauer okumaya başlamıştır. Schopenhauer’un pessimist dünya görüşüne ilgi duymuş ve bütün arkadaşlarını hayretler içinde bırakarak filozofun eline geçen her eserini hızlıca okumaya başlamıştır. Beckett’ın MacGreevy’e söylediğine göre, kendisi Schopenhauer’un eserlerinde “mutsuzluğun entelektüel bir gerekçelendirmesini” bulmuştur. Schopenhauer’un iradenin en uygun sembolünün ve eş anlamlısının “kalp, hayvan yaşamının ilk harekete geçiricisi” olduğunu söylemesi Beckett için inanılmaz öncemlidir. Eğer irade kalbi sakinleştirmeye denk ise, belki de Schopenhauer -ve dingincilik- ızdırabına bir çözüm vaadi sunabilir.

Beckett en başta dinginciliğe kişisel rahatlaması için başvurmuşsa da, bir yazar olarak gelişmesinde aracı olduğu aşikardır. Schopenhauer’un kurtuluşunun terapötikliği ve edebiyatının yaratılışı arasındaki önemli bağlantı Beckett’ın Fransız yazar André Gide (1869-1951)’ye olan hayranlığından gelmektedir. Gide, Beckett’ın bir çok edebi ilgisini paylaşır: sadece Proust ve Schopenhauer değil, ayrıca Rus yazar Fyodor Dostoyevski (1821-81) de aralarındadır. Gide’ye göre, Dostoyevski, feragat etme ve teslim olma tutumunu bir yazma şekline dönüştüren paradigmatik dinginci bir yazardı.

Gide’ye göre, Dostoyevski’nin yazışı “bizi bir çeşit Budizm’e, ya da en azından dinginciliğe yönlendiren” bir tarza sahipti. Dostoyevski, Molinos ve Schopenhauer gibi, onu “varolmanın limitlerinin yok olmaya başladığı, bireysellik ve zaman anlayışının kaybolduğu, Dostoyevski’nin aradığı ve bulduğu, mutluluğun sırrının bulunduğu düzleme” götüren “uysal ve tümden bir boyun eğiş” tavrını benimsemiştir. Dostoyevski, Gide’nin tanımladığı üzere, soteriolojinin ustası, iç dünyanın dahisidir. Ayrıca Gide, bu içsel feragatın nasıl bir estetiğe dönüşmeye yardımcı olduğunu şöyle açıklar:

Bu, Dostoyevski’nin içinde mücadele eden inanılmaz sayıda uzlaşmazlıkları saklayan   ve koruyan ruhunda karşıt düşüncelerin beraber yaşamasını mümkün kılan inkar etme, benliğin boyun eğmesidir.

Cehennem azabı dahil, bütün değişkenliklere ve olasılıklara dayannmak için iradesini susturan bilge gibi, kontrolü elden bırakan yazar da anlaşmazlıklara ve uyumsuzluklara eserlerinde yer verebilir. Karakterlerin kontrol edilmesine artık ihtiyaç yoktur. Yazar kusurluluğu ve güçsüzlüğü kabullenebilir. Metin, belki de şair John Keats’in dediği gibi “olumsuz kabiliyet (belirsizlikte, gizemde, şüphede, herhangi bir rahatsız edici gerçeğe ve mantığa ulaşamadan bulunabilme)”e yakın bir tutumda, çelişen fikirlere ve ruh hallerine yer verebilir. Ya da Beckett’ın 1961’de bir röportajında dediği gibi:

Yeni bir form ortaya çıkacak… bu form kaosu kabullenen ve kaosun başka bir şey olduğunu söylemeye çalışmayan bir tür olacak.. Karmaşaya yer veren bir form bulmak sanatçının yeni görevidir.

Dinginci edebiyat, kendi karmaşasına yer verebilir çünkü kontrolu elinden bırakabilir. Düzyazı kurgularında, Beckett, bir romandan ve hikayeden ne beklenebileceğini ayrıntılarıyla açıklar. En önemli savaş sonrası romanlarını yazdığı sıralarda, Molloy, Malone Ölüyor ve Adlandırılamayan (hepsi, 1951 ve 1953 yılları arasında ilk başta Fransızca yayımlanmış daha sonra Beckett tarafından İngilizceye çevrilmiştir.) üçlemesinde, kargaşanın yer edinmesi tamamlanmıştı. Molloy, günlük mü yazıyor yoksa bir seyirciye mi hitap ediyor karar veremeyen bir adam tarafından anlatılır. Çoğu zaman kendisini bedeninin dışında, benliğinin ve dünyanın algısından ayrılırken bulur. Kendini, Schopenhauervari bir tanımla, yaşama isteğini kaybetmiş bir “düşünür” olarak görür:

Hayatım, hayatım, şimdi, ondan sanki bitmişcesine bahsediyorum, şimdi, sanki bitmeyen bir şaka gibi bahsediyorum, ama ikisi de değil, aynı anda ne bitti ne de devam ediyor, bunun için bir zaman kipi var mıdır?

Molloy’un anlatımı, romanın yarısına doğru bir çöküş yaşar. Bize gerçekten kendi hikayesini mi anlatıyor yoksa başka bir varlık tarafından yönlendiriliyormuş, bir ses tarafından roman ilerletiliyormuş gibi her şeyi uyduruyor mu şüphe duymaya başlar. Belki de, Molloy düşünür, “yalan söylemesini ya da sessiz olmasını gerektiren bu düzene” pek de uyum sağlayamıyordur. Üçleme ilerledikçe, sonradan gelen her anlatıcı kendisinden öncekini kendisinin bizzat uydurduğu asıl yazar olduğunu itiraf eder. Kurgu çökmeye, kendisini kurgu olarak ifşa etmeye devam eder ama biz bütün bu hikayelerin altındaki asıl yazar kişisine asla yaklaşamayız.

Öyle görünüyor ki, Beckett’ın 1930’lardaki dingincilik denemeleri, en sonunda, onun en meşhur romanlarına şekil veren tutarsızlık, kargaşa ve güçsüzlük estetiğinin oluşmasına imkan sağlamıştır. “Bir acizlikle, cahillikle çalışıyorum” der Beckett bir röportajda. “Bence geçmişte acizlikten kimse faydalanmamıştır.”

Peki en baştaki endişemiz neydi? Izdıraptan ve acıdan kurtulma isteği mi? Herhangi bir kurtuluş için bir umut bulmak mı?

“Orada sıkışıp kaldım, insanın mütevazılığının ve kırılganlığının en derinlerinde

Daha sonraki yıllarda, Beckett, ara sıra soteriolojik sistemlerden uzaklaşmak istiyormuş gibi görünmüştür. 1986 yılında, ölümünden üç sene önce, bir muhabire, Schopenhauer’un, Leopardi’nin aksine, kendisini bir kaçış, bir cevap, bir çözüm sunmadığını söyler. Tek çözüm, der Beckett acımasızca, ölümdür.

Bu konu hakkındaki son sözlermiş gibi görünse de, Molinos gibi dinginciler için, salt mutluluk, hatta belki de tek kurtuluş, kurtuluşun umudundan feragat edilmesinden geçiyor. Teolog William Inge, bu durumu Beckett’ın 1930’larda okuduğu ve üzerine notlar aldığı Hıristıyan mistisizmiyle ilgili kitapta “mistik paradoks” olarak adlandırıyor. Inge’ye göre, Thomas à Kempis, kitabının taslağında “cehennemde İsa ile beraber olmak, cennette onsuz olmaktan iyidir.”  yazmış, daha sonra da silmiştir.

Mistik paradoks, Fransız özdeyişçi Nicolas Chamfort tarafından, Beckett’ın çevirisi ve şiirleştirilmesi ile, özdeyişlerinden birinde kısaca şöyle açıklanmıştır:

Hope is a knave befools us evermore
Which till I lost no happiness was mine.
I strike from hell’s to grave on heaven’s door
All hope abandon ye who enter in.

            (Umut, bizi ebediyen kandıran hilekar
            Mutluluğu bulamadım onu kaybedene kadar
            Cehennemden fırlıyorum cennetin kapısını eşelemeye
            Umutlarını kapıda bıraksın buraya giren kimse)

Beckett, genellikle bu özdeyişi, arkadaşları için, Oyun Sonu (1957) adlı oyununun kopyaları üzerine yazardı. Chamfort’un kelimeleri, der Beckett, eserlerinde yanlışlıkla “umut ışığı” bulan okuyucular için bir cevap niteliğindeydi. Şunu da belirrtmek gerekir ki, umut, Chamfort’un unutuluşunun ve hatırlanışının tek zayiatıydı. Mutluluk, ve hatta cennet, el sürülmeden kalmıştı. Chamfort’un demek istediği sadece, mutluluğa ve cennete ulaşmak için, onlardan vazgeçerek ve elimizi çekerek umudu kesmemiz gerektiğiydi. Başka türlü anlatmak gerekirse, umuttan feragat etmek erişebileceğimiz tek mutluluk ve cennetti.

Beckett’ın bu tavrı benimsemesi, radyo tiyatrolarında çalışırken tanıştığı ve daha sonra sırdaşı ve arkadaşı haline gelen BBC yapımcısı Barbara Bray’e, 1968’de yazdığı güzel mektubunda görülmektedir. Bray’ın eşi bir kazada hayatını kaybetmiş, ve Bray, bu haberi Beckett’a vermek için bir mektup yazmıştır. Beckett cevap olarak şöyle demiştir:

Mektubuna kederlenmektense benimle bu büyük üzüntünü paylaştığın için çok duygulandım. Keşke seni teselli edebilecek kelimeleri bulabilsem. Söyleyebileceğim tek şeyi, ve dahasını, ve daha iyisini, sen kendine uzun zaman önce söylemiş olacaksın. Bendeki ışık ve bilgelik o kadar az ki, konu böylesine felaketlere geldiğinde, kendince dönen yaşlı dünya ve diğerleriyle birlikte bizim de acımızdan beslenen zaman dışında hiçbir şey göremiyorum bizim için. Keder rüzgarlarının kalbinde bir yerde (ve aşkın da, bana söylendiği üzere) kendilerini bozguna uğratmışlar onlar. Bu küçük düşürücü bilinç için her zaman çok müteşekkir oldum ve orada da sıkışıp kaldım, insanın mütevazılığının ve kırılganlığının en derinlerinde. Benim için oraya uçmak, uzaklara uçmak değildi, ve bunun senin için de bu şekilde olması gerektiğini söylemiyorum. Ama hakkında hiçbir şey bilmediğim avuntular hakkında konuşamam.

Kendisinin bu kullanışsız bilgeliğinin dikkatlice uyarısını yaptıktan sonra Beckett, Bray’e şaşırtıcı bir öneride bulunur ve “keder rüzgarlarının kalbine” doğru ilerlemesi gerektiğini çünkü zaten bu rüzgarların “kendilerini çoktan bozguna uğrattığını” söyler. Bu tasviri , ızdırabın ortasında, hatta fırtınanın ortasında, durgunluğun ve huzurun bulunduğu yeri anlatır. Beckett’ın çözümü, çelişkili bir biçimde, -“uçmak” kelimesiyle önerildiği üzere- hem bir kaçış hem de acıdan kaçmanın cesur bir inkarıdır. Acıdan uzaklaşmanın, onu tüm kalbiyle kucaklayarak ve ona teslim olarak ona doğru uçmak olduğunu söyler. Kurtuluş bulunmuştur artık, garip bir şekilde, güçsüzlüğün, tevazunun ve mütevazılığın olduğu yerde, acının tam ortasında. Bu Beckett’ın mistik paradoksudur.

Ve ayrıca, Vladimir’in, Godot’yu sonsuza kadar beklerken, kurtuluşun ihtimalini bu kadar da stresle ölçmesine gerek yoktur. Dinginciler için, kurtuluş ve cezalandırma, cennet ve cehennem, mutluluk ve keder, ızdırap ve onun sonu iki farklı kutup değildir, hatta belki de bir bozuk paranın iki farklı yüzüdür. Thomas à Kempis’in Beckett’ın kendisi için söylendiğini düşündüğü bir sözünde dediği üzere:  “Çok acı çeken en büyük huzura kavuşacaktır.”

Yazar: Andy Wimbush

Kaynak: Aeon

Çeviren: Selin Kurugül

Düzenleyen: Ece Yaren Arslan

Leave a comment