Dünyanın belki de en ünlü tarihçisi olarak bilinen Hobsbawm, siyasetten yana olan umudunu kaybetmişti. Yenilgi olarak nitelendirebileceğimiz bu umutsuzluğu çağımızın hikâyesini anlatmak için kullanıyordu.

Modern dünyanın iki yüzyılı boyunca, ömür boyu sürecek bir Marksist olan Eric Hobsbawm, o zamandan beri hiçbir tarihçinin başarmayı başaramadığı dramatik bir süreyi projelendirdi. (Fotoğraf: GÈrard Rondeau / Agence VU / Redux)

Tarihçi ve komünist Eric Hobsbawm’ın ilk arayışı kendisine büyük bir başarı sağlamıştı. 2012 yılında doksan beş yaşındayken hayata gözlerini yumduğunda, kitaplarının neredeyse tamamı basılmaya devam etmekte, yazıları elliden fazla dile çevrilmiş ve tüm dünyada övgüyle söz edilmişti. Arkasında 1789-1991 yıllarını kapsayan geniş kitleler tarafından okunan bir tetraloji ve “geleneğin icadı”, “ilkel asiler”, 17. yüzyılın “genel kriz”i, “ikili devrim”, “uzun 19. yüzyıl” ve “kısa 20. yüzyıl” gibi modern tarih çalışmalarında devrim yaratacak kelime dağarcığını kapsayan çarpıcı eserler bırakmıştı.

İkinci arayışı pek de iyi sonuçlanmamıştı. Hobsbawm, 1936 yılında Komünist Parti’ye katıldı ve yaklaşık elli yılını bu partide geçirdi. Hayatını adadığı davası sadece kötü bir şöhret içinde sona ermemişti, aynı zamanda meydanı etnik ve ulusal (aşırı) milliyetçilikten arındırmak isterken bunlar zamanla meşruiyeti elde edecekti. Hobsbawm, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının “70 yıla kadar donmuş durumda tutulan” kuvvetleri ne denli hızlandıracağını henüz 1990’ların başında öngörmüştü. Bu dağılmanın sonuçlarını, Avrupa’da görülen “en kanlı yüzyıl”ın, zulmün canlanmasının, milyonların kasti katliamının, sosyal dayanışma normlarının sarsılmasının ve devlet yapılarının çöküşünün bir sonu olmasından çok umutlarının yok oluşu olarak görüyordu.

“Mağlup edilenler…” demişti Hobsbawm, “en iyi tarihçileri meydana getirir.” Yine de siyasi başarısızlığa uğrarken fikri başarısının tadını çıkarmak Hobsbawm’ın kaderi olsaydı, tecrübeleri düşündüğünden daha çok işe yarayabilirdi. Tecrübeleri ona ebedi bir tarihi ana tema vermişti: erkek ve kadın siyasilerin dünyada içinden çıkılması zor durumlarla mücadelesi ve ekonomik güçler tarafından alt edilmeleri… Tüm büyük tarihçiler için geçerli olduğu gibi ironi Hobsbawm’ın imzası, talihin tersine dönmesi ise onun mürekkebiydi. Bunun nedeni gayet basitti: “Tarihçinin zihnini hiçbir şey mağlubiyet gibi geliştiremez.” O halde bu kadar çok mağlubiyet yaşaması onun için bir şanstı.

Hobsbawm’ın biyografi yazarı Richard Evans, İngiltere’nin önde gelen tarihçilerindendir ve aynı zamanda Nazi Almanyası üzerine yazılan etkili bir üçlemenin sahibidir. Hobsbawm’ı “çok yakından olmasa da” uzun yıllardır tanıyordu ve Hobsbawm’ın kamuya açık ve özel belgelerinin erişimine dair kendisine izin verilmişti. Fakat bu durum ne Hobsbawm’a ne de Evans’a pek bir fayda sağlamamıştı. Biyografiden ziyade bilgi kirliliği oluşturan “Eric Hobsbawm: Tarihte Bir Yaşam” kitabı, Hobsbawm’ın gençlik yıllarına kadar uzanan seyahatlerinin en ince ayrıntısına kadar değinilerek gereksiz bilgilerle donatılmış bir eser haline dönüşmüş. Kitap; Barbara Ehrenreich’ın, Rosa Luxemburg’un biyografi yazarı olduğu ve Salvador Allende’in Komünist olduğu gibi içerdiği yanlış bilgilerden dolayı değersizleşmişti. Söz konusu biyografi kitabı sekiz yüz sayfadan oluşmakta ve bu duruma karşın Evans, “Hobsbawm, çok uzun yıllar yaşamış bir tarihçi” şeklinde yorumda bulunarak eklemede bulunmakta; “Hobsbawm’ın kendi hayatını olabildiğince kendi sözleriyle anlatmasını istedim.” Ancak, iki yüzüncü sayfaya yaklaştığımızda ve bu aşamada Hobsbawm’ın üniversiteye dahi geçememiş oluşunu göz önünde bulundurduğumuzda asıl sorunun Hobsbawm’ın uzun ömürlülüğü ya da gevezeliği değil de söz konusu biyografi yazarının herhangi bir fikirden yoksuncasına incelikleri aktaramamasından kaynaklandığını idrak edebiliyoruz.

Evans, Hobsbawm’ın kitaplarının keskin analizlerini savaş sonrası politika ve kültür dönüşüm okura sunmak yerine yazdıklarını sözleşmeler, telif hakları, çeviriler ve satışlar üzerine konuşmaya adamış gibiydi. Bu tercihleri bir bakıma konuyla ilgili bir bilgiyle haklı çıkarılıyor: Soğuk Savaştan sonra, Paris’ten esen anti-komünist rüzgârlar, Hobsbawm’ın en çok satan “Aşırılıklar Çağı” eserinin çevirisinin Fransız piyasasına girmesine engel oluyor. Bir diğer husus ise 1994 yılında yayımlanan “Aşırılıklar Çağı”nın internet üzerinden tanıtımının yapılıp yapılamayacağı ve de kitabın tedarik edilmesine yönelikti.

Bunların dışında, Evans’ın yayıncılık endüstrisine olan ilgisi Anthony Trollope’un “İngiliz yazarlarının telif haklarını ellerinden alınız sonuç olarak belli bir zaman geçtikten sonra göreceksiniz ki yazarlarını da İngiltere’den almışsınız.” sözüne olan saygısından kaynaklanmaktadır.

Evans, kaçınılmaz olarak Hobsbawm’ın anılarını anlattığı “Tuhaf Zamanlar” kitabının gölgesinde kalmıştı. Başlık Çince olduğu düşünülen bir bedduaya göndermede bulunuyor: “Tuhaf zamanlarda yaşayasın!” Hobsbawm, 1917 yılında Bolşevik Devrimi’nden sadece beş ay önce Mısır’ın İskenderiye şehrinde doğdu. İki yıl sonra ailesiyle birlikte anılarında “Büyük bir imparatorluğun çöküşünden sonra -geride kalmış olmasına dahi inanılası güç- küçük bir eyalet cumhuriyetine bağlanmış yoksul bir başkent” olarak tasvir ettiği Viyana’ya taşındı. 1929 yılında babasını, 1931 yılında ise annesini kaybetti. Henüz 14 yaşındayken yetim ve öksüz kalan Hobsbawm, akrabalarıyla birlikte yaşamını sürdürmek için Berlin’e taşındı.

Batan bir ekonomi ve gittikçe yayılan faşizm, kitapsever genci komünizme yöneltmişti. Hobsbawm, Nazilere karşı örgütlenmeye ve Marx’ın fikirleri aracılığıyla mücadele etmeye başlamıştı. (Hobsbawm, 17 yaşındayken bu durumdan pişmanlık duyduğunu vurgulayarak Marx’ın eserlerini yeteri kadar okumadığını belirtmişti. Evans, Hobsbawm’ın bugüne kadar “Kapital” ilk cildini, “Felsefenin Sefaleti”, “Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i” ve “Fransa’da Sınıf Savaşımları” adlı kitapların okuduğunu belirtmişti. Naziler iktidara geldiği zaman Hobsbawm, İngiltere’ye taşındı. Lisans ve yüksek lisans eğitimini Cambridge Üniversitesi’nde tamamladıktan ve Birkbeck Koleji’nde öğretmenlik yapmaya başladıktan sonra Londra’da rahat bir yaşam sürmeye başladı ve burada A.J. Ayer, Robin Blackburn ve Liza Minelli’nin yer aldığı, tiyatro eleştirmeni Kenneth Tynan’ın ev sahipliğini yaptığı partilere katıldı.

Fakat “Tuhaf Zamanlar” kitabının ikinci bir anlamı daha vardı. Hobsbawm can sıkıntısını bir saplantı haline getirmişti. Bu durum Evans’ın yazdığı biyografisinde en az yirmi yedi kez karşımıza çıkıyor. Hobsbawm bir deneme kitabında, Marx olmasaydı “asla tarihe olan bu özel ilgisini keşfedemeyeceğini” belirtmişti. Konu çok sıkıcıydı. İngiliz yazar Adam Phillips, can sıkıntısını “bazı şeylerin başlarken hiçbir şeyin vücut bulamamasından kaynaklanan belirsiz bir beklenti durumu” olarak tanımlamaktadır. Can sıkıntısı, heyecan arzusundan ziyade anlatıya, dünyaya yoğunlaşmayı gerektiren bir vaade duyulan özlemi kapsar.

Başka bir biyografi yazarı, Hobsbawm’ın can sıkıntısının Komünist deneyimden farklı bir düzleme açılan kapısını ele almış olabilir. Marksizm, siyasi arzuyu nesnel bir biçim haline ve insan amacını dünyada nedensel bir güç haline getirmeye çalışmıştı. Siyasi kimlikleri olan bireyler, eylem ve fırsat uyumunun, kamusal işleyişin ve bireysel emellerin arasındaki kopukluktan dolayı gerçekleşmesinin çok zor olduğunu düşünüyorlardı söz konusu durum Machiavelli’den beri üzerine odaklanılmamış bir konuydu. Hobsbawm’ın yaşamı ve işi bu tür durumlar için örnek niteliğinde bir olaydı. Fakat Evans’ın bize gösterdiği can sıkıntısından başka bir şey değildi: Hobsbawm’ın yazısında belirttiği ve anlatmak istediği gibi “kamusal olaylar hayatımızın dokusunun bir parçasını” oluşturur ve bu hayat dışarıdan “herkesin gördüğü hayatımızın” tam tersi niteliğinde olup hayatımızda olacak ya da olmuş şeylerin “sadece bir işareti değil” aynı zamanda kabataslak bir özgeçmişi niteliğindedir.

Her Marksist düşüncenin yolunda bir korku yatar. Bu korku tam manasıyla kapitalizmin, kapitalistlerin onu yönetme ihtiyacını ve devrimcilerin onun yerine geçmesini gölgede bırakacak kadar uygun görünen güçlerin yarattığı bir olguydu. “Burjuva toplumlarında birey bağımlı olup ve münferitliğe sahip değilken, sermaye bağımsız ve münferittir” açıklamasında bulunur “Komünist Manifesto”. Marx, yaşamı boyunca bu vizyonu etkisiz hale getirmek için büyük mücadeleler verdi. Hobsbawm da bu mücadeleyi devam ettirenlerdendi.

Modern tarihin dört ciltlik kitabı olan Hobsbawm’ın “Devrim Çağı” kitabının ilk cildi, antik çağlardan beri “insanlık tarihindeki en büyük dönüşüm” olan, 18. yüzyılın sonlarında patlak veren Fransız İhtilali ve İngiltere Sanayi Devrimi ile başlıyor. Hobsbawm için bu “ikili devrim”, çağdaşlığa iki farklı yönelim sunuyordu. Birincisi; erkekler ve kadınlar birlikte hareket ederek dünyayı değiştireceklerdi. İkincisinde de bir değişim söz konusuydu ama bu değişim, bir nevi rastlantı ve hilekârlık sonucunda “tek kuralı, en ucuz piyasadan ürünü satın alıp herhangi bir kısıtlama olmaksızın en pahalı şekilde satmak olan” iş adamlarının tercihleriyle gerçekleşmişti. Bunlar tam anlamıyla çağdaş dönemin ana karakterleriydi: politika ve ekonomi. Her ikisi de çevirdikleri entrikalarla, egemenlikleri için rekabet ediyordu.

Hobsbawm, kitabına Sanayi Devrimi ile başlıyor çünkü “Sanayi Devrimi olmadan tarihteki önemli şahsiyetleri ve dönemimizin olaylarının dayandığı, tarihin şahsi olmayan temellerini anlamamızın mümkün olmadığını” belirtiyor. Başlangıçta ekonomi liderliği üstlenir, ardından kapitalist sanayileşme bunu takip eden siyasi olaylara zemin hazırlar. Kapitalizm güç kazandıkça, siyasi kimliği olan bireyleri sahnenin dışına itme tehdidinde bulunur ve belli bir yerden sonra zaferi elde etmiş gibi görünür. Hobsbawm, bir yazısında “Geçmişin tanrıları ve kralları, günümüz iş adamları ve buhar makinelerinden daha güçsüzdü” ifadelerine yer vermişti. Hobsbawm’a göre “Dünyayı değiştirenler devlet adamları ve komutanlar değil tüccarlar ve iş adamlarıdır.”

Yine de Hobsbawm, başından beri kapitalistlerin anlatı üstünlüğünü baltalayan bir karşıt masal anlatıyordu. Sanayi kapitalizminin, saf bir olgu olmadığını bunun olsa olsa siyasi ebeveynlerin bir ürünü olduğunu belirtiyordu. İngiltere’yi sanayileşme yolunda ilerleten şey, bir iş adamının keskin zekâsından ya da bir bilim insanının bilgi birikiminden kaynaklanan bir durum değildi; nihayetinde Fransa’da teknoloji daha ileri düzeydeydi. İngiltere’de önem arz eden konu devlet yönetimiydi. Avrupalı rakipleriyle yoğun savaşlar ve sömürge yönetimindeki iyi düşünülmüş seçimler İngiltere sanayisi için dünya piyasasını ele geçirdi. Herkes pamuğun Sanayi Devrimi’nin gücü olduğu konusunda hemfikirdir, fakat “Lancashire pazarlarının büyümesinin” Hobsbawm’ın ifadeleriyle “dünya tarihinde dönüm noktası” olmasına sebebiyet veren durum, iş adamlarının kahramanlığı ya da makinelerinin üstünlüğünden kaynaklanmıyordu. Bu durum Hobsbawm’ın şu sözleriyle somutlaştırılabilir: “Hindistan gerek bir İngiliz tekeli tarafından gerekse savaşlar, devrimler ve kendi imparatorluk yönetiminden dolayı sistematik bir biçimde sanayisizleştirildi.”

Buna karşın Fransız İhtilali, Aristoteles’in insanı düşünen bir hayvan olarak nitelendirmesinden bu yana siyasi faaliyetlerin en heybetli ifadesidir. Kasıtlı ve ortak tutumlarıyla devrimciler, yeni bir dünya yaratmışlardı. Hobsbawm, devrimin sosyal ve ekonomik sebeplerini ayrıntılı bir şekilde açıklar. Yazdığı serinin bir sonraki cildi olan “Sermaye Çağı” kitabında 1848 devrimleri için de öne sürdüğü bir iddia olarak, fikirleri ve fikir insanlarını en yüksek konuma yerleştirir. “Oldukça tutarlı bir sosyal grup arasında oluşan genel fikir birliği, devrimci harekete etkin bir birlik sağladı.” diye yazmıştı kitabında. Monarşinin çöküşü, muhtemelen kaçınılmaz bir durumdu fakat “eski bir rejimin yalnızca çöküşü ile yenisinin etkili ve hızlı bir şekilde diğerinin yerini tutması arasındaki farkı oluşturan” husus kuramcıların işiydi.

Bu, Hobsbawm’ın tarihin akışını çerçevelemek için kullandığı bir yarışmaydı. İkili devrim, yarışlara iki maratoncu gönderen ilk hareket silahıydı. İlki, doğanın kör güçleriymiş gibi yasaları takip ederek piyasa bayrağı altında koştu; ikincisi aklı ve sözleriyle yasalar oluşturarak siyaset bayrağı altında koştu. Mevzubahis, bitiş çizgisine kimin ulaşacağı değil yarış bittiğinde kimin ayakta kalacağıydı.

İlk başta burjuvazi, Fransız monarşisini cumhuriyete dönüştürmek ve ardından o cumhuriyeti düşman devrimcilere karşı savunmak için yoksul emekçi işçilerle güçlerini birleştirerek siyaset bayrağını kaptı. Hobsbawm bunu “Başarısı, insanüstü gayretin sonucuydu.” şeklinde belirtiyordu. Napolyon Döneminde bile burjuvazi, feodalizmi ortadan kaldırmak ve atmosferi devrimin iyonlarıyla doldurmak için savaş, hukuk ve devlet oluşumunun siyasi araçlarını kullanma konusunda istekliydi. Hobsbawm, ekonominin sebep olduğu baskıdan ziyade devrim ve savaşın Fransızların ve Avrupa köylü sınıfının bazı kesimlerinin özgürleşmesinde belirleyici etken olduğunu iddia ediyor.

Ama bu durum burjuvazinin böyle bir kalıba gireceği son seferdi. 1830 yılından sonra, siyaset ve devrim, burjuvaziyi kendi çıkarları pahasına bile olsa siyasal yolları kullanmaktan kaçınmaya yönlendiren toplumsal sorunla -işçi sınıfının özgürlüğü- karşılaştı. “Sermaye Çağı”, siyaset ile tamamen ilgisini kesmiş bir burjuvazi sınıfıyla 1848 yılında başlıyordu. Bir zamanlar devrim uğruna kumar oynanan yerde şimdi düzen ve istikrar, kapitalist genişlememenin ön koşulu sayılıyordu. Hobsbawm; Burjuva sınıfının, Fransızcada la grande nation olarak geçen büyük milletin “ödüllerini ve bedellerini” reddederek siyaseti, “kış uykusuna” yatırdığını yazmıştı.

Bu, Hobsbawm’ın olay örgüsündeki dönüm noktasıydı. Ekonomi, burjuvaziye kendini geliştirmesi için bazı fırsatlar vermişti. Sanayiciler, demiryolları inşa ettiler, kanalları taradılar ve denizaltı telgraf kablolarını döşediler. Dünyayı bir bütün haline getirdiler. Fakat çabalarının bir kusuru vardı: onlar için “tarih ve kâr aynı anlama geliyordu.” Tarih yazma denemeleri başarısız olabilir fakat kârın buna dayanması mümkün değildir. Hobsbawm’a göre burjuva dramı, kaçınılmaz olduğu düşünüldüğü için belirsizlik, tersinirlik ve ironi unsurlarından yoksun olan gelişmenin dramıdır. Burjuvazi tam manasıyla ekonomik bir aktör haline dönüştüğünde, oyunun konusu belirlenmiş hale gelmişti. Hobsbawm, burjuvazi için “Bu onların çağıydı.” ifadelerini kullanıyor fakat onlar söz konusu çağın ana karakterleri değillerdi. Bu başlık kapitalizme aitti ve bu kelime yeni yeni gün yüzüne çıkıyordu.

Ve böylelikle siyaset bayrağı partiler, kitlesel grevler ve devrimler de dahil olmak üzere işçi sınıfı tarafından ele geçirildi. Hobsbawm’ın eserlerinin tümünde tutarlılık mevcuttu bu durum sadece dört ciltlik kitabına özgü değildi. Aynı zamanda birçok denemesinde, sosyoekonomik bir kategoriden ziyade politik bir aktör olarak işçi sınıfına odaklanmıştı. Burada kendine özgü üslubu sayesinde önce tezini açıklar daha sonra bir antitez ile ortaya attığı tezi çürütür fakat ilginç bir biçimde daha sonra yaptığı savunma ile tezine tekrar canlılık kazandırırdı. Bu durum birçok kişinin dikkatini çeker ve Hobsbawm’a saygı duyulmasına sebebiyet verirdi. Bu, ona sadece kural ve istisnalar üzerindeki mutlak hükmünü göstermesine izin vermekle kalmaz aynı zamanda pek çok tarihçinin işini kötü gösteren detaylara inme saplantısından kurtarırdı.

Hobsbawm, her şeyin işçi sınıfının ona karşı çıkmasıyla başladığını belirtiyor. 1848 devrimlerinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından yeni proletarya hareketinin liderleri ya hapse atıldı ya sürgüne gönderildi ya da unutuldu. Hobsbawm, bu durum hakkında bazen üçünün de gerçekleştiğini belirtiyordu. 1848 yılından sonraki on yıllar boyunca toplumsal devrimler hakkında yazılar yazmak “İngiltere’deki faunanın çok da önemli bir parçasını oluşturmayan fakat yine de coğrafyada var olan yılanlar hakkında yazılar yazmaya benziyor” şeklinde ifadede bulunmuştur. Dört ciltlik kitap serisinin üçüncüsü olan “İmparatorluk Çağı” 1875 yılının anlatımı ile başlıyor. Hobsbawm bu kitabında işçi sınıfının karşı karşıya kaldığı; dil, din, etnik köken, meslek, mevki, milliyet gibi farklı oluşumlardan kaynaklanan engellere daha titiz telkinlerle yaklaşmıştır. Hobsbawm, 1880 yılında Almanya dışında (akitte yer alan hüküm niteliğindedir) işçi sınıfının oluşturduğu kitlesel partilerin “neredeyse hiç var olmadığını” belirtmiştir. 1906 yılına gelindiğinde ise bu partilerin sayısı o kadar çoğalmış ve değersizleşmişti ki Alman bir bilim insanı bu konu üzerine bir kitap yazarak “ABD’de neden sosyalizm yok?” sorusunu akıllara getirmişti.

Peki değişen neydi? Hobsbawm, Fransız İhtilali’nde olduğu gibi “siyasetin önceliğini” özellikle de “örgüt tarafından taşınan ideolojilerin” gücünü anlayan militanların rolünü vurguluyordu. Birinci Dünya Savaşı’ndan on yıl önce, Marx’tan etkilenen sosyalistler; kasabalarda, köylerde ve kentsel çevrelerde işçi sınıfı için, proletarya kimliği olarak nitelendirebileceğimiz “tek kimlik” oluşturmuştu ve bu kimlik üzerinden parti veya sendikalar aracılığıyla harekete geçmek adına bir dönem ortaya çıkmıştı. Hobsbawm, Fransız İhtilali’nde olduğu gibi, bu çabaların ekonomik zeminini detaylandırsa da ekonominin siyasi temellerini vurgulamak için çok zahmet çekiyordu. Bu dönem boyunca devlet piyasayı ve işyerini gittikçe daha fazla örgütlüyor, işçi eylemini ulusal ölçekte mümkün kılan entegre sanayiler kuruyordu.

Kapitalizm ile sosyalizm arasındaki mücadele hiçbir zaman ekonomik yaşamın nasıl düzenleneceğine dair bir soru niteliği taşımadı bu tam anlamıyla hayatın ekonomi ile düzenlenip düzenlenemeyeceğine dair bir soruydu. Marx’ın “Kapital” eserinin alt başlığı “Bir Eleştiri” idi, “Politik Ekonomi”nin bir “Savunma” sı ya da “Bir Teori”si değildi. Hobsbawm’a göre, Marksizm, kişiyi düşüncelere sürüklüyordu, bu açıdan bakıldığında “eylem, irade ve karar” çaresizliklerin bir özeti değil “seçimlerin belgesi” niteliğindeydi. Modern tarihi hikâyeleştiren unsur, erkeklerin ve kadınların ekonomiyi siyasete tabi kılma girişimleriydi.

Peki, bu girişim başarı ile sonuçlanmış mıydı? Hobsbawm için cevap “hayır” gibi görünüyordu. Eski insanlar, ekonominin üretim yerini hane halkının bulunduğu yer ve bu halkın üretim fazlasını alıp sattığı pazar yeri olarak düşünüyorlardı. Bunun arkasında devletin yönetim biçimi yatıyordu; ekonominin bittiği yerde politika baş gösteriyordu. Fakat modern dünyada Hobsbawm, Marshall Planı’na dair verdiği derslerde “tarih ve ekonominin birlikte geliştiğini” belirtiyordu. Herhangi bir siyasi eylemlilik açıklaması, ekonominin artık siyasi eylemin bir aracı olduğu gerçeğiyle yüzleşmesini zorunlu kılıyordu. Kapitalizm, Marksizm’in ders kitaplarında sıklıkla sunulduğu üzere, siyasetin üstyapısının temeli değildi; siyasetin ta kendisiydi.

Bu iç görü, Hobsbawm’a hasat döngüsünün kıtlığı veya bereketi ile şekillenen sanayileşmemiş dünyanın siyasi temposunu, iş döngüsünün ani yükseliş ve düşüşünün sanayileşmiş dünyada ne denli hızlandığını tanımlayabilecek tarihsel bir vizyon sağladı. Ya da “Geleneğin İcadı” eserinde kapitalist mücadelenin kitle siyasetine tepki olarak, daha önce eski dünyanın kalıcılığını gösteren barok detaylarla süslenen kutlama törenlerinin yerini sadeleştirilmiş alanlara bırakmasıyla kamusal alanın değişimine değinilmiş ve ek olarak “tarafların hareketine” –en önemlisi işçi sınıfının- meydan boyunca yürüyüş yapmasına izin verildiği belirtilmiştir.    

Siyasi olarak iç görü, bir hayal kırıklığı ve umutsuzluk kaynağıydı. Hobsbawm, siyasileştirilmiş işçiyi ekonomik dağın tepesine çıkarmayı umduğu kadar, 20. yüzyılın sonundaki olayların da gösterdiği gibi söz konusu dağın, fethedilmesi imkânsız bir doruk noktası olduğunu da kanıtladı. 1970’lerin sonlarında “Radikaller ve sosyalistler artık hiçbir şey bilmiyorlar” demiş ve eklemişti: “eskiden yeniye nasıl geçilir acaba?” Sovyet tarzı komünizm ve Batı tarzı sosyal demokrasinin görkemli yapısı çöktüğünde dördüncü ve aynı zamanda son cildi olan “Aşırılıklar Çağı” eserinin ana temalarından biri işçi değil aynı zamanda onunla birlikte devrilen siyasi aktördü. Enkazın içinden çıkan piyasa toplumu, demokratik yönetim için bir tamamlayıcı değil tam anlamıyla demokratik yönetimin yerine geçen bir olguydu. Çünkü Hobsbawm, piyasa toplumunun “her türlü siyaset için bir alternatif olduğunu” düşünerek 2001 yılında “siyasi kararlara duyulan ihtiyaçları reddettiğini” belirten bir yazı yazmıştı. Maraton sona ermiş, ekonomi galip gelmişti.

1956 yılından sonra, Sovyetler Birliği, Macaristan’ı işgal ettiğinde ve Nikita Khrushchev, Stalin’in suçlarını ortaya çıkardığında Hobsbawm’ın tarihçi arkadaşlarının çoğu Komünist Partiyi terk etmişti. Ancak Hobsbawm partiden ayrılmamıştı. Bu durumun sebebini insanlar yıllarca sorgulanmıştı.

Fakat bu yanlış bir sorguydu çünkü ortada zaten neredeyse hiçbir zaman partiye adanmış bir hayat olmamıştı. Hobsbawm, anılarını anlattığı eserinin “Komünist Olmak” adlı bir bölümünde partinin gerektirdiği “mutlak duygusal özdeşleşme” ve “tam adanmışlık” kavramlarını açıklıyordu. Fakat böylesine görgül bir düşünce yapısına sahip bir yazar için Hobsbawm’ın kendi adanmışlığından veya özdeşiminden asla söz etmemesi dikkat çeken bir durumdur. Başından beri uzun mesafeli ve anlaşmazlıklardan ibaret bir üyeliği söz konusuydu. Evans’ın da belirttiği gibi Hobsbawm, parti tarafından desteklenen Nazi-Sovyet saldırmazlık paktının pek de iyi bir fikir olmadığını düşünüyordu ve Stalin’den ayrılan Tito’ya karşı parti siyaseti uygulamayı reddetmişti. Parti Hobsbawm’a tutumunu değiştirmesi gerektiğini belirten mektuplar gönderdiğinde söz konusu mektupların hepsini çöpe atmıştı. ABD’de, Richard Wright’ın “Başarısız Olan Tanrı” da açıkladığı şekilde, partinin taleplerinin fazlalığı ondan ayrılmayı bir travma haline dönüştürdü. Hobsbawm, İngiltere’deki anılarında parti için “bizden çok da etkileyici faaliyetlerde bulunmamız istenmedi” cümlelerini kuruyordu. İçeride kalmak ya da partinin dışına çıkmak; bunlar zaten pek de önemi olmayan tek bir parçadan ibaret gibiydi.

Fakat Hobsbawm’ın neden kaldığına dair sorulan soru başka bir sebepten dolayı yanlıştı çünkü Hobsbawm’ın her ne pahasına olursa olsun bir ütopyaya inandığı varsayılıyordu. Yazar Michael Ignatieff, 1994 tarihli bir röportajında Hobsbawm’a “gerçek hayatta ışıltılı yarınlar olsaydı on beş- yirmi milyon kadar insanın ölümünün meşrulaştırılmasının doğru olup olmayacağına” dair bir soru sormuştu.

Hobsbawm, bu soruya “evet” cevabını vermiş ve bu cevabı başını bir hayli derde sokmuştu. Fakat cevabının tamamı dikkate alınmaya değerdi. Hobsbawm’ın Ignatieff’e hatırlattığı gibi, komünizm sorunu “toplu katliamların ve kitlesel acıların mutlak evrenselliğe ulaştığı” bir dönemde ortaya çıkmıştı. Milyonlarca insan; imparatorluk katliamlarında, Ermeni soykırımında ve Birinci Dünya Savaşı’nda öldürüldü. Daha sonrasında ise faşizm aldı başını gitti ve acılar artmaya devam etti. Artık herkes bir seçim yapmak zorunda bırakılıyordu. Hobsbawm’ın başka bir muhabire verdiği röportajda belirttiği gibi iki tercih söz konusu… Birincisi, acının günbegün artışını izleyeceksiniz; ikincisi ise, ya kan, gözyaşları ve dehşet içinde doğup büyüyeceksiniz ya da yeni bir dünya elde etmek için kumar oynayacaksınız. Şiddeti bir amaçtan çok araç haline getirecek bir hedef belirleyin; anlatıyı sonlandırmaya değil anlamlandırmaya çalışan bir yol haritası belirleyin. Komünizmin önerisi tam olarak bu anlama geliyordu: “Ya hep ya hiç.” Anlaşılan o ki, Komünist ikisine de sahip oldu: hem her şeye hem de hiçbir şeye.

Fakat bir komünistin hayatta yapamayacağı bir şeyi, bir tarihçi sayfalar üzerinde yapabilirdi. Modern dünyanın iki yüzyılı boyunca Hobsbawm, o zamandan beri hiçbir tarihçinin ulaşmayı başaramadığı bir zaman aralığını öngördü. Nietzsche “Tarihe ihtiyacımız var” diyordu ve ekliyordu: “ama tarihimiz bilgi bahçesinde dolanan yorgun avarelerin tarihinden farklı olmalı.” İşte bize bu tarihi veren Hobsbawm’dır. Nietzsche, bunun “yaşam ve eylemin” amacına hizmet edebileceğini umuyordu fakat bu durum Hobsbawm için tam tersi niteliğindeydi. Tam anlamıyla yaşamda engellenen ve eylemle yerine getirilmesi mümkün olmayan siyasi dürtülerin yüceltilmesinden başka bir şey değildi. Yenilgileri, erkeklerin ve kadınların tarihte ve tarih sürecinde amaca yönelik bir yaşam için nasıl mücadelelerde bulunduğunu görmesini sağladı.

Zafer, sadece Hobsbawm’ın değildi. Politikadan kâğıda dökülürken modern edebiyatın temelini atan, en sıra dışı karakterlerden bazılarını borçlu olduğumuz Marksizm de burada zaferi paylaşan bir aracıydı. “Hayalet Avrupa”dan tutun da yeniden dirilen “On Sekiz Brumaire” Romalılarına ve “Kapital” in “dostumuz para cüzdanlarına” kadar hepsi zaferi hak ediyordu. Marx’ın insanlık dramını gayri şahsi bir şekilde, Grundrisse’de “sermaye kavramı her zaman kapitalist kavramını da bünyesinde barındırır.” olarak açıklamasından sonra Hobsbawm’ın kendi çaresizliğinde kaybolarak unuttuğu şeyi hatırlıyoruz… Yapılar her şeyi gölgede bırakmış gibi görünse dahi sahne boyunca ilerleyen, kaderlerini oluşturan ya da bozan, insan şeklindeki siluetleri görebilmek her daim mümkündür.

Yazar: Corey Robin

Çeviren: Tuğba Kardaş

Düzenleyen: Edip Oktay

Kaynak: The New Yorker