Okuyacağınız deneme yazısı çocuk istismarı tasvirleri içermektedir.

Bildiğinizi yazın derler, ben de hayat tecrübelerime dayanarak iki roman yazdım. Şiddet içeren bir çocukluğum oldu; dahası, bir baba yerine sabıkalı sapık bir cinsel istismarcıyla büyüdüm. Taciz ve evsizlikten sağ kurtularak bir yazar oldum. Birçok yazar gibi düzenli, fakat alışılmışın dışında bir işim var: seks ticareti kurbanlarından, ölüm hücrelerindeki mahkumlara kadar yüzlerce vaka üzerinde çalışan lisanslı bir soruşturmacıyım. Ayrıca 20 yıl boyunca, kapıma gelen travma geçirmiş çocuklarla ilgilenerek koruyucu-manevi annelik yaptım. Hayatım boyunca şiddetten nasıl sağ kurtulunur, bu durum nasıl kavranabilir, bu durumdan nasıl iyileşilebilir ve başkalarına nasıl yardım edilir gibi sorulara cevap aradım.

Bütün bu olanlar kulağa tatsız gelse de, keyif, arınma, sihir ve şiirle dolu mutlu bir hayat yaşıyorum. Şiddetin gerçekliğini ve kendi tecrübelerimden yola çıkarak edindiğim şiddetten sağ kurtulma anlayışımı gözler önüne sermek ve yola bununla devam etmek istiyorum. Utancın egemen olduğu bir toplumun karşısında durmak istiyorum.

The Child Finder adlı kitabımdaki yetişkin karakterin de kendi çocukluğunda yaşadığı tacizden bahsettiği üzere o, şu anda da hep olduğu kadar masum.

Pedofiliyle büyürken, şiddetin en kötü yanı buna maruz kalmış olmam değildi. Asıl kötü yanı, bunun tekrarlanacağını bilmekti. Sonsuz bir çaresizlik gibiydi bu. Hayatta kalmama yardım eden tek şey hayal gücümdü. Bir kitap kurdu olarak kitaplar sığınağım haline gelmişti. Fakat orada bile güvende değildim; çünkü kitaplarda da kız çocuklarına tecavüz edenler cezasız kalıyordu. Küçücük yaşımda başıma gelenler, karakterlerin tecrübeleriyle uyuşmuyordu. Yaşadıklarımı yaşayan başkaları da varmış gibi hissedeceğim yerde, daha da yalnız hissetmeye başladım. Başıma gelenleri açıklayacak hiçbir kelime yoktu.

Ne yazık ki, şiddet hakkında yazılan çoğu şeyin kendisi de bir tür şiddettir. Şiddet -özellikle tecavüz- genellikle mecazi olarak kullanılır. Karakter sadece oradadır, sayfanın üstündedir, koparılmayı bekler. Çoğu edebi kurbanın beyaz olmaması, fahişe ve fakir olması tesadüfi değil. Bu kurbanlar, acılarından bahsedilmeksizin sayfalar boyunca serpiştirilirler. Kendilerine parçalanmış, yok edilmiş ve lekelenmiş hissetmekten başka hiçbir seçenek sunulmayarak özgünlük ve onurdan yoksun bırakılmışlardır.  

Şiddet olgusu detaylarıyla anlatılır; fakat yine de bakış açısı suçluyu destekler. Böylece, kağıt üstünde tecavüze uğrarken bile kurbanın duygularına yer verilmez.

John Grisham’ın Öldürme Zamanı adlı kitabından şu sahneyi inceleyelim:

On yaşındaydı; yaşına göre bedenen küçüktü. Sarı naylon bir iple bağlanmış ve sıkışmış dirseklerinin üzerinde hareketsiz uzanıyordu. Bacakları garip bir şekilde aralanmıştı; sağ ayağı bir meşe fidanına, sol ayağı da çürümeye yüz tutmuş, eğilmiş ve bakımsız bir çit kazığına sıkıca bağlanmıştı. Çekme halatı, ayak bileklerini kesmişti ve kan bileklerinden bacaklarına doğru akıyordu. Yüzü kanlı ve şişti; gözlerinden birini açamıyordu, yarı açık olanla da kamyonun üstünde oturan beyaz adamı görebiliyordu. Kendi üzerindeki adama bakmadı. Adam zar zor nefes alırken bir yandan da terliyor ve küfrediyordu. Adam, canını yakıyordu…

Okuduklarınız sadece başlangıç kısmı. Sahne objektif ve kişisel olmayan detaylarla devam ediyor.

Burada Grisham’a çatmıyorum. Sonuçta boşu boşuna bir hayran kitlesi yok ve eminim ki eserlerine kalbini ve ruhunu katıyor. Binlerce kitap arasından bir tane seçip içinde buna benzer sahneler bulabilirsiniz. Okuyucular son zamanlarda korku hikayeleri içeren kitapları okumayı reddederken, şiddet içeren sahneleri rahatça okumakta sıkıntı görmüyorlar. Bizi şiddeti hissetmeye yönelten kitaplar, şiddetten istifade eden kitaplardan daha tartışmalı hale geldiler.

Yukarıdaki tasvirin, tecavüze uğrayan bir çocuğun hislerini gerçekten yansıttığını düşünüyor musunuz? Daha önce tecavüz kurbanlarıyla çalıştım. Ben de bir tecavüz kurbanıydım. Fiziksel acı felakettir. Hisler mutlak dehşet, istikrah, büyük bir utanç ve zihin kurcalayan, yok eden, aksettiren korku içerir. Bu hisler tıpkı koca karanlık bir girdap gibi bizi içine çeker, olayın sonrasında bile girdap ve verdiği hasar geride kalır: Ölme ihtimalinin nasıl hissettirdiğini biliriz. Bu gibi hisler objektif bir şekilde tanımlanamaz. Tecavüzde kesinlikle objektif olan hiçbir şey yoktur.

Tecavüzü savunmadıklarını, sadece tecavüzcünün düşüncelerini yansıttıklarını savunan bazı yazarlar var (bunu nasıl ve nereden bildikleri sorusunu buraya iliştiriyorum). Tecavüzü temsil etmek için değil de, bu konuda insanları aydınlatmak için yazıyormuş gibi davranıyorlar. İlginç bir şekilde, bir tecavüzcünün zihninin içinde olma fikri aslında tüm normların dışında bir karakter yaratma amacı taşıyor. Bu yüzden kadınların derilerinden kıyafet yapan, kınanası düşünceleri ve amelleri olan insanlık dışı karakterler ortaya çıkıyor: Bu karakterler birer canavarlar ve yazarların kendileri gibi değiller. Bilhassa arkadaşları, komşuları, sürekli beraber oldukları kardeşleri veya akrabalarıyla hiç alakaları yok.

Tecavüzcüyü bir canavar olarak ötekileştirmek sizi rahatlatabilir; fakat aslında bu, gerçeği reddetmektir: Birçok tecavüzcü tanıdığımız insanlar, arkadaşlarımız ve komşularımızdır. Bu insanlar suçlandıklarında ise çoğumuzun tepkisi bu olayların gerçek olamayacağıdır. Şöyle düşünürler: Tecavüzcü Hannibal Lecter tarzı bir insan olmalıdır; Woody Allen veya Brock Turner değil. “Kız yalan söylüyordur” diye düşünürler. “O adam tecavüzcü olamaz, iyi birine benziyor!” Bu sayede suçlanan kişiler tecavüzcüler yerine kurbanlar gibi görülüyor. Bize inanmayacaklarını biliyoruz. Bunun için tecavüzcünün yapması gereken tek şey sahte bir gülümseme takınmak.

Bu gibi mecazlar asıl sorulara kafa yormamızı engelliyor: Birçok erkeği şiddet yanlısı hale getiren nedir? Neden bu konu hakkında daha çok şey yapmıyoruz? Çalışmalarım süresince öğrendim ki aslında bir sürü vakanın sonuca ulaşamamasının sebebi polisin mükemmel sosyopatlar tarafından kandırılıyor olması değil. Asıl sebep şu ki, toplumumuz kadınlar ve çocuklara, özellikle de farklı ırktan olanlara karşı işlenen suçları umursamıyor. Çünkü benim gibi farklı ırktan olan ailelere karşı polisin tavrı eziyet etmek, tutuklamak ve saldırmaktan ibaret. Çünkü şiddet kültürel ve sosyal sebeplerden ortaya çıkıyor. Çünkü bazı erkeklerin başkalarına zarar vermeye hakları var.

Öyleyse şiddete, kurbanın kendi dünyası içinde var olan sahici bir şekilde nasıl yaklaşabiliriz? İlk olarak karakterlerimizi gerçek insanlar olarak düşünmeliyiz. Kurbanları, onların gerçeklerini özgün bir kavramayla anlatarak onurlandırmalıyız. Sadece onların tecrübelerinden bahsederek değil; içlerinde yaşadıkları dünyayı da katarak yapmalıyız bunu. Detaylara daha az, hislere daha çok odaklanmalıyız. Tek bir insani cümle, art arda sıralanmış tecavüz tasvirinden çok daha derin bir gerçeği anlatabilir bize. Kurbanların sesi olmalıyız.

Yazarlar olarak bizler, şiddet tek bir canavar tarafından nadir ve tek seferlik yapılan bir hareketmiş gibi davranmamalıyız. Tecavüzü sık görülen, toplum tarafından yaratılmış ve önlenebilir bir olgu olarak ele almalıyız.

 

Yazar: Rene Denfeld

Çevirmen: Şevval Yalçın

Kaynak: http://lithub.com/dont-make-violence-and-abuse-just-another-plot-device-in-your-novel/