Salgını atlatan bir üniversite sınıfının, Dostoyevski’nin vahşi iç selliğinin ve kıyamet ateşinin pandemiyle rahatsız edici yakınlığını incelemesi

1866’da tamamlanan Suç ve Ceza romanının sonunda Fyodor Dostoyevski’nin kahramanı, Rodion Romanovich Raskolnikov salgının karmaşasını yakından yansıtan ve okuru gücünün etkisi altına alan bir rüya görür. Richard Pevear ve Larissa Volokhonsky’nin tercümesinden bir parça:

Artık iyileşmeye başladığı sırada, daha hasta yatarken, nöbet ateşleri sayıklamalar arasında gördüğü rüyaları hatırladı. Hastalığı sırasında, rüyasında, güya bütün dünyanın, Asya’nın göbeğinden Avrupa’ya gelmekte olan, görülmemiş, işitilmemiş bir veba afetine mahkûm olduğunu gördü. İmtiyazlı çok az kişi müstesna, herkes ölecekti. İnsan vücuduna yerleşen yeni birtakım trişinler, mikroskobik varlıklar, türemişti. Ama bu varlıklar, akıl ve iradesi olan birtakım ruhlardı. Bu mikropları kapanlar, hemen zırdeli bir hale geliyorlardı. Ama insanlar hiçbir zaman, kendilerini bu mikroba bulaşanların hissettikleri kadar, bu derece akıllı, doğrulukta bu derece sarsılmaz hissetmemişlerdi. Onlar, kararlarını, ilmî araştırmalarının sonuçlarını, ahlâkî ve dinî inanışlarını hiçbir zaman bu kadar sağlam ve sarsılmaz hissetmemişlerdi. Bütün köyler, bütün şehirler, bütün milletler bu hastalığa tutuluyor ve çıldırıyorlardı. Herkes endişe ve telâş içinde idi. Kimse kimseyi i anlamıyordu. Herkes gerçeğin yalnız kendisinde olduğunu sanıyor, başkalarına bakarak ıstırap çekiyor, göğsünü yumrukluyor, ağlıyor, ellerini ovuşturuyordu. Kimi, nasıl muhakeme edeceklerini bilmiyorlardı. Neyin iyi, neyin kötü olduğunda anlaşamıyorlardı. Kimi mahkûm etmek, kimi beraat ettirmek gerektiğini bilmiyorlardı.

Romanın bitmesine birkaç sayfa kalmışken bu pasaj burada ne arıyor? Rüyaya neyin sebep olduğunu hatırlayın. Raskolnikov: hukuk fakültesinden terk, yirmi üç yaşında, uzun boylu, sarışın, “son derece yakışıklı”, St. Petersburg’da bir “dolapta” yaşayan ve annesi ile ablasından aldığı harçlıkla geçinen birisi. Para kazanmanın yolunu ararken, yaşlı ve kendi deyişiyle “gereksiz, pis, kötücül ve aşağılık” bir tefeciyi öldürüp ardından cinayet mahalline rastlayan üvey kız kardeşini de öldürür. Tefecinin çantasını çalar fakat daha sonra esrarlı bir şekilde boş bir avluya gömer.

Gerçekten istediği şey para mı? Güdüleri paragözlükten çok deneysel. Anlaşılan “dünya-tarihsel” figürler üzerine Hegel okuyordu. Napolyon gibi harika kişilerin iktidara yükselmek için her türlü suçu işlediğini düşünüyordu; bir kere şöhrete ulaşınca insanlığa hayırseverlik yapmakla methedilirler ve kimse onları önceden yaptıklarından sorumlu tutmaz. O da böyle biri olabilir mi?

Cinayeti takip eden günlerde Raskolnikov neşe ve suçluluk nöbetleri arasında gidip gelir, ruhunu rüyalara ve halüsinasyonlara döker. Raskolnikov’un “doyumsuz merhamet” olarak gördüğü şeyi somutlaştıran on sekiz yaşındaki hayat kadını Sonya’nın rehberliğinde, sonunda suçu itiraf eder ve Sibirya’daki bir hapishaneye gönderilir. Yakındaki bir köyde Sonya onu beklerken hastalanır ve bahsi geçen acayip rüyayı görür.

Bize göre rüya muzipçe bir soru soruyor: Bu sadece romanın korkunç derecede eksantrik bir özeti mi, yoksa aynı zamanda insanlığın nereye gittiğine dair yapılmış kasıtsız bir tahmin mi? Dostoyevski zamanının toplumsal çözülmesine takılmış bir dehaydı. O kadar etkili yazmış ki, bugün okuduğumuzda, Raskolnikov’un rüyası kim olduğumuzu ve neye dönüşmekten korktuğumuzu ifade ediyor.

İlk olarak 1961’de Columbia Üniversitesinde birinci sınıf öğrencisi olduğum zamanlarda, Edebiyat Beşerî Bilimler ’in bir parçası olarak “Suç ve Ceza”yı okudum. Küçük sınıflarda, birinci sınıf öğrencileri Homeros ve Virgil’ in destanları, Yunan trajedileri, kutsal metinler, Augustine ve Dante, Montaigne ve Shakespeare okuyarak zirveye ulaşmışlardı; Listeye 1985 yılında Jane Austen girdi ve ardından Sappho, Virginia Woolf ve Toni Morrison eklendi. Kursu 1991 yılında tekrar aldım ve tecrübem üzerine uzun bir rapor yazdım. 2019’un sonbaharında, yaşlılıkta sınıra ulaşmışken (yetmiş altıydım) tamamen bencilce nedenlerden ötürü kursu üçüncü kez aldım. Yetmişlerinizde ara sıra değişikliğe ihtiyacınız oluyor ve “Oedipus Rex” gibi eserler bunu sağlıyor. Ancak beklemediğim şey, sadece okuma ödevlerimizin sayfalarında değil, onların çok ötesinde bir felaketle karşılaşmaktı.

Nisan ayında, sınıf “Suç ve Ceza” hakkında sekiz saatlik bir tartışmaya başladığında, kampüs dört haftalığına kapatılmıştı. New York’a bir önceki sonbaharda çeşitli yerlerden gelmiş ve farklı geçmişlere sahip öğrenciler şimdi geri dönerek, ülke ve dünyanın dört bir yanına dağılmışlardı; Bronx’a, Charlottesville’e, güney Florida’ya, Sacramento’ya, Şanghay’a. Eşim ve ben üniversitenin birkaç metro durağı güneyindeki dairemizde kalıp amaçsızca bir şeyler olmasını bekliyorduk. Dairenin içinde boş boş dolaştım ve uzun, hareketsiz bir günün ardından uyumakta zorlandım. Hükümdarının iyiliğini yalvarırcasına bekler gibi, mutfakta küçük bir televizyon ekranının önünde oyalandım. Dini manada ritüel, manevi gerekliliği ifade eder. Saat 19: 00’da televizyonun az ilerisindeki pencerenin önünde durdum ve şehrin salgında görevli sağlık çalışanlarını selamlamaya, tahta kaşıkla tencereye vurarak katıldım. Raskolnikov, “Suç ve Ceza” romanının başlangıcında bir ay boyunca odasına kapanmıştı. Hayattan kopalı ve kitabı tekrar okumaya başlayalı aşağı yukarı otuz gün olmuştu.

Salı ve perşembe günleri, College Walk’u geçip merdivenlerden Hamilton Hall’daki bir seminer odasına gitmek yerine, derse evden derse giriş yaptım. Her derste selamlar tam olarak pes etmemiş ama halsizleşmiş iç çekişleri gibiydi. Her zaman olduğu gibi öğretmenimiz Columbia’nın İngilizce Bölümü’nden Nicholas Dames’ti. Profesör Dames: kırklı yaşlarının sonlarında, koyu renkli, derin gözleri, çenesinin kenarında koyu bir bıyık ve koyu sakal dokunuşu olan kompakt bir adamdır. Yirmi yıldır aralıklarla Edebiyat Beşerî Bilimler’de öğretim vermekte. Tecrübeli öğretmenlerde tipik olan sese sahip; biraz kuru ama nüfuz edici anlatımı eşsiz bir kabiliyet. İlk derslerde, her iki yanındaki pencereler nedeniyle yüzü gölgelendiğinde, Zoom ile mücadele ederdi. “Bu, hiçbirimizin yaşamayı umut ettiği tecrübeye benzemiyor” dedi. Öğrencilerin nefeslerini, sandalyelerinde hareket etmelerini veya not almalarını ya da sınıftan çıkmalarını izleyemiyordu. Buna rağmen sesi kasveti bozdu.

Nick Dames, öğrencilerle teker teker pasajlar inceleyip dersin sonunda bir bütün olarak kitabın yapısına bağladı. Kendisi aynı zamanda edebiyatın sosyal açıdan arka planı üzerine kapsamlı çalışmalar yapmış bir tarihçidir. Dostoyevski’nin mucizevi bir şekilde hem gerçek bir şehir hem de kötü niyetli bir fantezi olarak sunduğu on dokuzuncu yüzyıl Petersburg’unun etkileyici fakat felaket olduğunu bilmemizi istedi. Büyük Petro, on sekizinci yüzyılın başlarında, Batı Avrupa’nın başkentlerine rakip olmayı amaçlayan “rasyonel” bir girişim olarak burayı inşa etmek için mimarlar ve emre hazır serflerden oluşan ordusuna komuta etmişti. Ancak Profesör Dames, “ekolojik açıdan bu bir başarısızlıktı” dedi. Su baskınına eğilimli olan şehir, genellikle içme suyuna karışan lağımı bertaraf etmekte zorlandı. 1831’de Petersburg bir kolera salgınıyla harap olunca karantinalar ve kordonlar yüzünden yıpranan sıradan vatandaşlar, daha sonra ayaklanmalara dönüşen protestolarda toplandı. Profesör Dames, 1861’den sonra II. Alexander serfliği kaldırdığında köylülerin iş aramak için şehre akın ettiklerini söyledi. Sağlıksız bir yerdi ve “sahip olmaya başladığı nüfus için inşa edilmemişti.” Alman sosyolog Georg Simmel’in “Metropol ve Zihinsel Yaşam” (1903) kitabından bir alıntıyı ekrana yansıttığı slayta koymuştu: “Metropoliten bireysellik tipinin psikolojik temeli, sinirsel uyarılardaki yoğunlaşmadır ki bu da dış ve iç uyarıcıların hızlı ve kesintisiz değişiminin ürünüdür… değişen imgelerin hızla toplaşması, tek bir bakışın kavrayışındaki keskin süreksizliğe ve akın akın gelen izlenimlerin beklenmedikliği.”

Profesör Dames, “Simmel’in bahsettiği asılsızlık, kayıtsızlık ve borçtan kaynaklanıyor” dedi. “Ve sürekli bir paranoya üretir- mantıksız bir doku. Ve rüyalar çok önemli hale gelir.”

Dostoyevski, görkemli imparatorluk binalarını ve devasa meydanları görmezden geliyor. Bunun yerine sokak hayatı hakkında yazıyor; sarhoşlar, kayıp kızlar ve ruble için gösteri yapan aç çocuklar… Petersburg’u neşesiz bir karnaval dünyası olarak gösteriyor ne kapitalist ne de komünist olup geçiş aşamasında sıkışmış bir toplum- orta sınıfın pek de olmadığı bir imparatorluk şehri. Görünüşe bakılırsa hayatın, hayatta kalmayı sağlayan tek yönü eksik: iş. Profesör Dames, “Birkaç istisna dışında, romandaki herkes kiralıyor” dedi. “Sürekli olarak karşılayamayacakları bir daireden diğerine taşınıyorlar.” Sosyal ilişkiler yıpranmış. “Ve sosyal yapının yokluğu aileleri yok eder” dedi. “Var olan aileler de son derece kırılganlar.”

Bu bakış açısından değerlendirince, Raskolnikov’un tefeciye karşı öfkesi oldukça farklı görünüyor. O ve diğer karakterlerden birkaçı, statü veya servetin kalıntılarına güç bela tutunuyorlar: taşralı bir asilzadeyle şüpheli bir bağlantı, anlamsız bir iş için zayıf bir beklenti, veya eski bir saat gibi yarı değerli bir eşya. Onlara ayakta durmaları için yardım eden, “küçük, kurumuş, yaklaşık altmış yaşında, yaşlı, keskin ve kindar küçük gözleri olan bir kocakarı” olan tefeci Alyona Ivanova’dan nefret etmelerine şaşmamalı. Raskolnikov bir mülksüzleştirme gazabı içindeydi.

Dostoyevski ve Raskolnikov’un yaşadığı şehir, uzun süredir reformist ve radikal fikirler tarafından meskûn edilmişti. 1825’te bir grup subayın üç bin kişiyi tahta yeni geçen I. Nikolas’a karşı sürmesiyle Petersburg, Aralıkçılar İsyanı’nın merkeziydi. Çar, isyanı topçu ateşiyle durdurdu. Kırklı yılların sonlarında, henüz yirmili yaşlarındayken, Dostoyevski Rus toplumunun yeniden örgütlenmesini tartışmak için (bazı üyeler çarlık rejiminin devrilmesini telkin ederdi) düzenli olarak bir araya gelen bir grup edebi insandan oluşan Petrashevsky Çevresi’nin bir üyesiydi. Daha sonra tutuklanıp korkunç bir sahte idama tabi tutuldu ve Yeni Ahit’i incelediği Sibirya’ya yollandı. 1859’da Petersburg’a döndüğünde, Rusya Ana ve Rus Ortodoks Kilisesi’ne inanıyordu ve hem radikalizmden hem de burjuva liberalizminden nefret ediyordu. İdeolojik değişimini en büyük avantaja çevirdi: Artık hem radikal hem de irticai mizaçların ustasıydı. “Suç ve Ceza”, dini bir yazarın ütopik düşünceye sahip dengesiz ve genç bir adama ne olacağına dair görüşüdür. Dostoyevski, meselenin derininde neler döndüğünü kesinlikle biliyordu: Mart 1881’de, romancının ölümünden bir ay sonra, devrimci bir grubun iki bombacısı reformist Çar II. Alexander’ı Petersburg’da öldürdü. Otuz altı yıl sonra Lenin sürgünden şehre döndü ve Bolşevikleri iktidara getirdi. Raskolnikov, hali hazırda devam etmekte olan felakete musallat olup başarısız olan ancak manevi öneme sahip bir hayaletti.

Yılın başlarında seminer masamızın etrafında gerçekleştirdiğimiz hareketli tartışmaları aynı şekilde çokça ekran arasında sürdürmek zordu, çoğu zaman öğrenciler sessizce kendi köşelerinde duruyorlardı. Ancak, Profesör Dames romanın yapısı ve Raskolnikov’un çelişkilerini anlatırken bir öğrenci, ona Antonio diyeceğim, ölü köşesinden fırladı.

“O kibirli,” dedi Antonio. “Kendini beğenmiş.” Başkalarını bağlayan kurallara Raskolnikov’un bağlı olmadığını belirtti. “Ama bu harika adam fikrinde çok çekici bir şey var,” diyerek girişimde bulundu. “Bu mümkün mü? Biri, iki kadını baltayla öldürerek ve kusursuz bir şekilde olay yerinden uzaklaşarak ‘dünya ruhunu’ somutlaştırabilir mi? Bazılarımızın Raskolnikov’u desteklemesi bu sorunun bir yansımasıdır. Birisi gerçekten böylesine korkunç bir eylemi rasyonalize edebilir mi? Yirminci yüzyıldan sonra bu soru daha da zor bir hale geldi Bundan sıyrılmak için ne tür bir insan olmak gerekir?”

Sacramento’dan Antonio: büyük gözlükleri ve sıcak bir gülümsemesi olan ince bir koşucuydu.  Bir Cizvit okulunda iyi bir eğitim almıştı ve on dokuzunda bilgili ve dikkatliydi, sanki yazılmış olabilecek türden cümleleri boldu. Onu dinlerken teori odaklı bir katil ile hafif benzerliğini sezebiliyorsunuz.

Kasvetli öz bilincine karşın, Raskolnikov dostça anlar ve haklı öfke durumları da yaşıyor. Ailesi ve arkadaşları ona tapıyor, imalı konuşan usta araştırmacı Porfiry bile biricik Rodya’nın uğruna savaşmanın değer olduğuna inanıyor. Sınıfımızda kadınların savunmasızlığına karşı Raskolnikov’un hisleri, “Suç ve Ceza” da önemli bir konu , bir dizi öğrenciyi, özellikle de sık sık temaya geri dönen Julia diyeceğim bir öğrenciyi ayağa kaldırdı. Bir sorunsal Raskolnikov’un kız kardeşi Dunya’ydı: taşra güzeli, son derece zeki fakat neredeyse yoksul, dolayısıyla iki aşağılık ve orta yaşlı talibin küstahça parasal tekliflerinin kurbanı haline gelmesi Raskolnikov’u çileden çıkarır.

Julia, “Kesinlikle kız kardeşinin hayat kadınlığı yaptığına inanıyor” dedi. “Bana oldukça radikal, hatta ilerici bir düşünceye sahip gibi geldi – evlilik bir tür fahişelik, bir kölelik biçimi. Bu bir çeşit Catharine MacKinnon.”

Kübalı Katolik bir aileden gelen Julia, Güney Florida’daki lisesinde MAGA erkekleriyle mücadele etmiş bir feminist. Ders sırasında kısa bir süreliğine durakladı ve ardından sırıtarak karmaşık feminist ve toplumsal adalet fikirlerinden ilerledi. Onun için Raskolnikov bir bilmeceydi. “Kendini cinayetten ayırmak için bu felsefi savunmayı kullanıyor” dedi. Buna rağmen kadınları korumak istiyor, hem de sadece kız kardeşini değil sokaktaki talihsiz genç kızları da. Acaba ilgisi “kahraman” erkeklikten mi ibaretti  – kadınlara yardım ederek üzerlerindeki gücünü artırmanın bir yolu muydu? Dostoyevski’nin kadınların itaatkâr statüsü hakkındaki yazıları, Brontë’lerin yazdıkları kadar sarsıcı olmakla birlikte, Rusların kattığı şiddet unsuruna da sahip. Erkek karakterler şakacı bir üslupla hikayeler anlatarak kadınları dövmeye hak kazanıyor. Julia, “O benim malım” diyerek taklit etti. “Onu daha çok dövebilirdim.” Roman boyunca, üç farklı kadın, hepsi de abartılı tiradlarla (Dostoyevski uzmanlığı) verilen, orta yaşların başlarında dağılır ve ölür.

Romanın ana fikrinden kendimi alamadım: Petersburg’un tutarsızlığı, sosyal ilişkilerin bozulması, sarhoşluk ve şiddet. O sırada Nisan ayında, kendi şehrimiz büyük ölçüde boşmuş gibi hissettiriyordu, fakat kiminin işe dönme ümidi olup kiminin de olmayan işsiz insanlarla dolu Amerikan sokakları olduğunu aklımdan çıkarmadım. Romanı ve Raskolnikov’un kafa karıştırıcı ve delice gururunu yarılamıştık. Diğer yarısını da görür müydük? Henüz bana yeni olan Julia’nın feminist yorumu farklı bir bağlantıyı ortaya çıkardı. Gazeteler, aynı evde kalan çiftler arasında aile içi şiddetin arttığını bildiriyordu. Eleştirmen Jacqueline Rose’un belirttiği gibi, kadınlar yakın zamanda elde ettikleri özgürlükler nedeniyle cezalandırılıyordu.

Bu eseri, günümüzle benzerliklerini arayarak okumanın amansız ve sınırlayıcı bir yol olduğunu biliyordum. Malum “Suç ve Ceza” birçok şey hakkındadır ;suç psikolojisi, ailelerin kaderi, başıboş bekar erkeklerin kibiri ve ızdırabı. Ancak kitabın yarısında Dostoyevski’nin coşkulu yazarlığı endişelerimi yatıştırdı. Kendisi, hareketli komedi tarzıyla ilham veren bir şovmen. Karakterler sıkıntılarından ve soylarından bahsederek, Eleştirmen V. S. Pritchett’in deyişiyle hayatlarının “dillerinde takılıp kaldığını” gösteriyor. İhanetler ve sadakatler, dedikodular ve fikirlerden oluşan bir karmaşa içine çekildim: kitaptaki çeşit çeşit erdemli ve gaddar insanlar adaba inanırlar, fakat birbirlerinden bahsetmeyi asla vazgeçmezler. Dostoyevski’nin soytarılarıyla vakit geçirmek bile özgür hissettiriyordu.

Dostoyevsky’nin hudutu (vahşi iç selliği ve kıyamet ateşi) hiç bu kadar gerçek hissedilmemişti. Şu anda kaç milyon kişi odalarına hapsolmuş, kendi kendilerine adi düşünceler mırıldanıyor ya da varoluşlarının amacını sorguluyorlardı? Kötülüğün mutlak rasyonelliği ve iyiliğin saçma da olsa gerekliliği hakkında yazdı. Alaycı bir üslupla hem kendini hem de okuyucularını önermeleriyle endişeye sürükledi: Tanrısız ve ölümsüz bir yaşam insana ne yapar? Bu gibi büyük sorular banallikle sonuçlanabilir fakat Dostoyevski’nin kurgusunda ileri sürülen fikirler bir yere varır – iki yüz sayfa sonra çelişken bir fikirle karşı karşıya gelip çürütülebilir. Bu tür çelişkiler özellikle karakterlerde mevcuttur. Dostoyevski, Raskolnikov’un bilinçaltını bir eylem alanına dönüştürdü.

Öğrenciler aşina oldukları çevrelerine geri dönmüşlerdi (köpekler arka planda havlıyordu), ancak uğraşacakları üç veya dört kurs daha vardı ,buna ilaveten belirsiz bir geleceğin yarattığı kaygı da mevcut. Üniversite kariyerleri alt üst oldu, arkadaşlıkları bölündü, kampüs aktiviteleri ve yaz stajları iptal edildi. Nisan ayında hep beraber okuduğumuz gibi, üniversitenin hastanesi, New York-Presbiteryen, salgının kurbanlarıyla doluydu. Şehrin dört bir tarafında her gün yüzlercesi ölüyordu. Medeniyetimizin pek çok unsuru kapatılmıştı: kiliseler, okullar ve üniversiteler; kütüphaneler, kitapçılar, araştırma enstitüleri ve müzeler; opera şirketleri, konser ve sinema salonları; tiyatro ve dans grupları; galeriler, stüdyolar ve her türden yerel sanat grupları (yerel barlardan bahsetmeye bile gerek yok). Neyin yok olup neyin geri geleceğini kim bilebilirdi?

Öğrenciler huzursuzdu, genellikle sessizlerdi ve neredeyse mahcup olmuş gibi bir halleri vardı. Ders aralarında, okumaya dair aldıkları notları Profesör Dames’e gönderirlerdi ve o da öğrencileri sohbete katmak için kullanırdı. Son rüya ve toplumsal çöküşü korkunç resmedişine yaklaştığımızda, romanın bu kadar ürkütücü (ve aynı zamanda tersini öneren, Dostoyevsky’nin dönüp duran aykırılıklarına işaret eden, daha iyicil bir dünya )bir vizyon oluşturmasına neden olmuş olabilecek göstergeleri aramaya devam ettim. Ders sırasında sohbet ahlaki ilgisizlik ve sempati sorularına yöneldi. Birbirimize karşı ne gibi yükümlülüklerimiz vardı? Acı çekmenin ıslah edici bir değeri var mıydı? Amerikalılar için son soru tuhaf hatta iticiydi ama Nisan ayının ortasında sıkıntılar her yerdeydi.

Antonio, bir kimsenin çoğunluğun hizmetinde yanlış yaparak da olsa büyüklüğe ulaşılabileceği fikrine hayran kaldı. Ancak suç sırasında Raskolnikov, soyutlanmış bir transa geçme durumu yaşayıp art arda aptalca şeyler yapıyordu. Antonio, polis karakolunda biri tefeciden bahsettiğinde bayılan Raskolnikov’u anımsamıştı: “Bedeni kapanıyor. Yakalanmaktan kaçınmak için entelektüel yaklaşımlar almaya çalışsanız bile, eylemin sonuçları durdurulamaz hale gelir.” Antonio’nun katille flört etmesi kısa sürdü.

Raskolnikov kederini ve hırsını söyleyiverir, ancak eylemlerini neyin tetiklediğini asla tam olarak söyleyemez. Dostoyevski, okuyucunun gizemi çözmesini istemez: Suçu hem direşkenlik hem de tutarsızlık harekete geçirir. Anlaşılması güç biri olan bu genç adamı yargılamak zordu; Profesör Dames “Yaptığının yanında kalmasını istiyor muyuz?” diye sorduğunda karışık cevaplar aldı. Raskolnikov cezadan kurtulmayı hem istiyor hem de istemiyor. Hararetli iç monologları başkalarını ve kendisini hor görmek arasında gidip geliyor. Profesör Dames, kendi sorusunu yanıtlayarak, Dostoyevski’nin olağanüstü bir gerilim yarattığını, ancak bunun psikolojik bir gerilim olduğunu söyledi: “Çatlayacak mı?”

Bunun yanı sıra, Dostoyevski ahlaki bir gerilim de amaçladı: Raskolnikov yaptığının kesinlikle yanlış olduğunu fark edecek miydi? Romanın son kısmında nazik ama ısrarcı Sonya ona bir çıkış yolu sunuyor. Profesör Dames, “Raskolnikov’a yargıyla yaklaşmıyor” dedi ve sözüne devam etti, “ne de ima edilen ahlaki üstünlük pozisyonundan”. ‘Biz iki günahkarız’ diyor. Son derece dindar bir kadın olarak, fakirlikten dökülen ailesine yardım etmek için başarısız bir çaba içinde sokaklarda çalışmaya başlamıştı ve şimdi Raskolnikov’un şakaya benzer haline tahammül edip mutluluğundan bir hiç uğruna vazgeçtiğini kabullenmek durumunda. Karşılığında ona baskı yapıyor: Kendi sefaletini kabul edebilecek durumda mıydı?  Genelde öfkeli konuşan eski üniversite öğrencisinin sonradan Sonya’nın doktrinine dönmesi (Mesih aracılığıyla acı çekmenin ve ıslahın gerekliliği ) belki de edebiyattaki en net aseksüel baştan çıkarıcılıktır. Bizim için bu ne anlama geliyor olabilir?

Bir sonraki derste sonsöz kısmını inceledik. Raskolnikov hapishanede ve Dostoyevski’nin anlatımı daha uzaklaşıyor, üçüncü şahısa dönüşüyor. Profesör Dames, “İlk defa, kalıcı bir şekilde Raskolnikov’un kafasının dışındayız” dedi. “Psikolojiden ayrıyız ve bu bir eksiklik varmış gibi hissettiriyor.” Ancak Julia, “rahatlama” hissettiğini söyledi ve anlatıcının Raskolnikov hakkındaki bir sözünden alıntı yaptı: “Diyalektik yerine yaşam vardı.” Dostoyevski, diyalektik ile eski üniversite öğrencisini rahatsız eden tüm teorileri kastediyordu. Kafası fikirlerle dolu genç bir adam olan Raskolnikov’un “havaya” ihtiyacı vardı.

Bu klostrofobik romandaki “hava” neydi? Profesör Dames, kelimenin “insan bilincinin sınırını aşan, kesinlikle dinsel bir şeyin dile getirilmesi” anlamına geldiğini söyledi. Julia, bizi “Diyalektik yerine yaşam vardı” sözüne yönlendirmekte haklıydı. Romandaki en önemli cümle buydu. Profesör Dames, “Ama ‘hayat’ ile ne kastedilmektedir?” diye sordu. Raskolnikov gayretle o yaşamı şekillendirmeye çalışır fakat sonunda soyut unsurlar, bireyselliğe dair bir iddiadan değil, bireysellikten vazgeçmekten ötürü belirir. “Roman, bireysel mutluluğu, bireysel hakları ve özerkliği güçlü bir şekilde azarlamaktadır” dedi. Dersin sonunda Profesör Dames, Zoom üzerinde dondu ve ekranımda hareketsiz kaldı, koyu gözleri dümdüz ileriye bakıyordu. Hepimizin havaya ihtiyacı vardı.

Son rüya romanın sonsöz kısmında yer alır. Tüyler ürpertici bir buluş olan bu rüya, bilim kurgu ve korku türlerini çağrıştırır: “Orada burada insanlar bir araya gelir, bir şeyler yapmak için aralarında anlaşır, asla ayrılmayacaklarına yemin eder, ama hemen öne sürdüklerinden tamamen farklı bir şey yapmaya başlayıp birbirlerini suçlamaya, kavga etmeye, bıçaklamaya başlarlar.” Bu mücadelenin uğursuz bir akıbeti var: Hastalıktan kurtulan birkaç kişi “saf ve seçilmiş olup kaderinde var olan yeni bir insan nesli ve yaşamı başlatmayı gerçekleştirecek.” Rüya, romanın başlarında yazarın yorumladığı Petersburg’dan daha vahşi bir toplumu gösteren bir vizyon sunar. Elbette bu Raskolnikov’un zihninin de ifadesidir: iki kişiyi öldürmüş biri olarak şimdi de kalabalığı öldürmek istiyor. Ama aynı zamanda bunun tersi de geçerli değil mi? Raskolnikov’un sempatisinin bir ifadesi, çökmekte olan bir dünyaya sınırsız bir acıma mı? Kendisi, romanın sonuna kadar karmaşık ve çelişkili olarak kalır.

Nisan ayında “bilinmeyen ve görülmeyen bir salgın hastalık” rüyası karşısında paniğe kapılan tek okuyucu ben değildim. Julia’nın bana bir e-postayla yazdığı gibi, rüya bilim kurguydu ama siyaset bilim kurgusuydu. Hayatta kalan birkaç özel kişi fikri yeni bir üstün ırkı oluşturuyordu (beyaz adam ayrıcalığının yeni bir biçimi). Ayrıca, Julia rüyayı bizim yansımamız olarak görüyordu. “İnançlarında delilik noktasına gelecek kadar inatçı olan enfekte insanların siyaset konuşmaya çalışan Amerikalılarla çarpıcı bir benzerlik taşıdığını fark ettim” diye yazdı. “Dostoyevski’nin bahsettiği çeteler, Michigan’daki muhafazakarların kongre binasının önünde evde kalma emirlerini protesto ettikleri bir fotoğrafı anımsattı. Yüzlerindeki ifade ve çığlıklarından, ahlaki inançlarının doğru olduğuna tüm benlikeriyle inandıklarını gösteriyordu.” Antonio ise bana şunu yazdı: “İnsanlar neyin doğru neyin yanlış olduğu konusunda hemfikir olamazlar ve bizim durumumuzda, aslında ihtiyacımız olan mantık ve şefkat iken gelecekle ilgili belirsizlikten ötürü insanların son derece huzursuz ve taraflı olabileceğinin farkındayız.” Umudu, kendimizi yeterince alçakgönüllüleştirebilirsek nerede hata yaptığımızı fark edebiliriz. Sonya’nın “doyumsuz şefkatine” atılıp daha iyi insanlar olabiliriz. Bunu yaptığımız takdirde hayatta kalmaktan fazlasını yapabileceğiz.

İki ay sonra, sınıf arkadaşlarım bir deneyden sağ çıkmışlardı: ayrıntılı okumanın uzaktan öğrenme yoluyla tuhaflığı. Ancak netlik ve anlayış mücadelesi birçok cephede yoğunlaştı. Cesur ve cömert tüm insanları düşündüm: sadece salgın başladığında yardıma New York’a gelen sağlık çalışanlarını değil, internette inanç veya sanat toplulukları yaratan ya da umutsuzlukla nasıl başa çıkılacağına dair yararlı tavsiyeler verenleri de. George Floyd cinayetini ve sembolize ettiği her şeyi protesto eden yürüyüşçüler, sahip oldukları dayanışmayı ifade etmek için hastalığın riskini göze aldılar. Yaz başladığında Antonio para kazanmak için yakındaki bir golf kulübünde iş buldu. Yerleri, pencereleri ve golf arabalarını temizliyordu. Hükümette bir işi geri çevirmemiş olmasına rağmen, “mevcut durum, protestolar ve salgınla birlikte geleceği düşünmenin” onun için zor olduğunu söyledi. Julia, yasal olup kâr amacı gütmeyen bir kuruluş için staj yapıyordu ve ileride belki Uluslararası Af Örgütü’nde bir insan hakları avukatı olma planları yapıyordu.

Her gün, Trump’ın Amerika’sında, Raskolnikov’un rüyasındaki yok edici kargaşaya  (öfke ve korkunun karışımı) yaklaşıyor gibiydik. Her yere yayılan hastalık dünyamızın çatlaklarını ve eşitsizliklerini artırmaktan başka bir şey yapmadı. İnsanların yüz binden fazlası ölmüştü, on milyonlarcası işsizdi, çoğu aç kalmıştı ve zaman zaman ülke çözülüyor gibi görünüyordu. Bazıları ırkçılıktan bir “virüs”, Amerikan virüsü olarak söz etti; insan yapımı bir felaketi doğal bir fenomen olarak yanlış bir biçimde ele alsa da, insan yapımı bir belayı doğal bir fenomen olarak yanlış yorumlasa da, ülkenin yaşamına ne kadar sıkı örülmüş olduğunu belirtir. Bu arada başkanın her açıklaması adeta kaosu büyütmek için tasarlanmıştı. “Hükmetme” ihtiyacından bahsetti fakat çoğumuz hükmedilmemekte kararlıydık. Bireyselliğimizi, sürgündeki zavallı bir katil gibi kaybetmeyecektik. Ama ortaya çıkardığımız, öğrencilere ve tüm gelecek nesillere miras bıraktığımız karmaşanın sorumluluğundan da kaçamazdık. Dostoyevski’nin kitabını sürekli olarak incelemeye devam ettim: kolektif bir amacın toplumsal bölünmeleri ve adaletsizlikleri nasıl iyileştirebileceğine dair işaretler aradım, korkunun yanı sıra ümidi ve kararlılığı, Raskolnikov’un rüyasının yarattığı umutsuz anomiyi aşacak herhangi bir şey aradım: “Şehirlerde gün boyu çanlar çaldı: herkes çağrılıyordu ama kimse onları kimin veya neden çağırdığını bilmiyordu.”

Yazar: David Denby

Kaynak: The New Yorker

Çeviren: Duru Akin

Düzenleyen: Susın Zeynep Yılmazlar