Filmmaker ve IndieWire’ın eski editörü Jones, sonunda Pixar’ın Kıdemli Yaratıcı Yazar’ı olarak aradığını buldu. Ancak bu yolculuk hiç kolay olmadı.

Pixar’ın animasyon filmi Soul’daki caz piyanisti Joe Gardner (Jamie Foxx), yaklaşan konserini tehlikeye atan bir kazanın ardından, öteki dünyadan kaçış mücadelesi veriyor. Film; Pete Docter (Inside Out), Kemp Powers (One Night in Miami) ve Pixar’a girişini baş yapımcı olarak yapan Mike Jones tarafından yazıldı. Jones senaristliğe başlamadan önce kariyer yolculuğuna Filmmaker ve IndieWire’da film gazetecisi olarak başladı, en sonunda, Pixar’da yerini aldı. Şimdi ise ‘Soul’ ile En İyi Uzun Metrajlı Animasyon dalında ve aynı zamanda başka dallarda da önemli ödüller için yarışıyor.

Bu hiç de kolay bir yolculuk değildi. Jones, kendi geçmişini ve yeni projesinde geçmişinden aldığı ilhamı IndieWire’dan Eric Kohn’a anlattı.

Texas, San Antonio’da sinemasever bir ailenin çocuğu olarak büyümüş olsam da bir gün film endüstrisinin bir parçası olacağım hiç aklıma gelmezdi. Çok fazla paramız yoktu. Lisedeyken bir başıma teyzemin evinde kalıyor, mezun olmaya çabalarken bir yandan da iki işte birden çalışıyordum. Notlarım önüme iyi fırsatlar çıkaracak kadar iyi değildi. Bu yüzden geleceğe dair seçeneklerim kısıtlı gibiydi. Düşüncelerini yazıya dökmeyi oldukça iyi bilen, bilgisayar kurdu ve çelimsiz bir genç olarak iki yıllık İngilizce Öğretmenliği bölümüne kaydoldum. Kitapları ve yazmayı seven kişilerin böyle yaptığını zannediyordum. Ta ki Kuzey Texas Üniversitesi’nde bir grup film kurduna rastlayana dek.

O zamanlar benim için film, “Star Wars” ve “E.T.” demekti. Bir gün adamın biri film kütüphanesinden “8 ½” filmini alıp izlememi söyledi. Liseden kalma o berbat, plastik kulaklıklarımı takarak filmi video kaset çalara koydum. O deneyimden hatırladığım iki şey var: film boyunca başımın ne kadar ağrıdığı ve buna rağmen filmi kapatamamış olmam. Film hem kafamı fazlaca karıştırmış hem de güzelliğiyle beni büyülemişti. Bu iki şeyi, yaşadığım kafa karışıklığına rağmen bu sıra dışı hikâyenin ağına düşmüş olmayı, bir araya getirmeye çalışıyordum.

O andan itibaren, artık sanat filmlerinin daimî müdavimiydim. Takıldığım gruptaki herkes NYÜ (New York Üniversitesi) mezunu Martin Scorsese ve Spike Lee gibi olmak isterken, film okuluna gitme fikri bana hala yabancı geliyordu. “Neden olmasın ki?” diyerek, şimdi ne olduğunu bile hatırlamadığım bir senaryo yazdım ve NYÜ’ye kabul edildim. Nasıl olduysa, New York’a gitmek ve filmlerle ilgilenmek bana dünyanın kapılarını açtı. Sanki doğu yakasındaki bu tuhaf üniversite bana Texas’tan çıkış bileti sunmuştu.

İtiraf etmeliyim ki bu, ailemin karşılayabileceğinden fazlasına mal oldu. Bireysel olanlar da dahil olmak üzere kullanabildiğim tüm kredileri kullandım çünkü oraya gitmek zorundaydım. Ailem Texas gibi muazzam büyüklükteki bir yerin her köşesine öylesine yayılmıştı ki, oradan ayrılma fikri bana garip hissettirmişti. Bu hisse kapılır kapılmaz artık gitmem gerektiğini anlamıştım.

Önce, görüntü yönetmeni olmak istediğime karar vermiştim. Ama bir yazım hocamız beni kenara çekerek senaryo yazarlığını değerlendirmem gerektiğini söyledi. Bir gün, Angelica’yı bir haftalığına devralan Independent Feature Film Market (IFFM)’a (günümüzde Independent Filmmaker Project-IFP olarak biliniyor) katılmıştım. Sinema salonuna adımımı atar atmaz kendi filmlerini pazarlayan onca insanı gördüm. Kısa bir süre sonra, yazarlık deneyimim de olduğu için IFP’ye dâhil olmuş ve Filmmaker Dergisi’nde imtiyaz sahibi Karol Martesko’nun dikkatini çekmiştim.

Bağımsız sinema tarihinin en güzel zamanlarında, 1993 yılında, Filmmaker’da özel projeler yöneticisi olarak çalışmaya başladım. Onca ürün ortaya çıkıyor ve insanlar tarafından gerçekten dikkate alınıyordu. Filmmaker editörü Scott Macaulay yazarlıkta bana bir şans verdi. O andan başlayarak dört yıl boyunca Baş Editörlük yaptım ve bu işe âşık oldum.  57. Sokaktaki DGA binasındayken, sonraları benim de dâhil olduğum kardeş yayın kuruluşumuz IndieWire yan ofisimizde faaliyete başladı. Eş-kurucuları Eugene Hernandez ve Mark Rabinowitz ikilisinin enerjileri çok yüksekti; heyecan verici bir şeyler yapmaya başladıkları belli oluyordu.

Bütün bunların arasında ben senaryo yazmaya devam ettim. 1999 yılına kadar üç ya da dört senaryo yazmıştım. Senaryo yazarı olarak biraz kazanç sağlıyor olsam da bu meslekte ciddiye alınmak her zaman kolay olmuyordu. Başkaları benim gazeteci olarak bilirken senarist olduğumu söylediğimde bunu anlamaları güçtü. Tuhaf bir şekilde, bu konuda bir önyargı vardı. Olmadığım bir şeyi olmaya çalışırken tahammülsüzlükle karşılaşıyordum. Çalışmalarımı gönderirken gazeteci olduğum gerçeğini sakladığımda şansımın biraz daha fazla olduğunu hissediyordum.

 “Miller” isimli bir senaryo yazarak bir kast ajansına ulaştırdım. Onlar da bu senaryoyu Chris Cooper, Marcia Gay Harden ve Scarlett Johansson ile paylaştı. Bir anda senaryom filme çekilecek gözüyle bakmaya başlamıştık ancak öyle olmadı. Senaryo dönüp dolaşıp Chris Cooper’ın menajerlik firması tarafından incelendikten sonra bana bir menajer isteyip istemediğimi sordular. AMG’den Lindsay Williams ve Gersh’den David Kopple ile anlaştım. Çok fazla olmasa da bu işte sekiz yıl boyunca tam zamanlı çalışarak geçinebilecek kadar kazanç sağladım.

Steven Sherrill tarafından yazılan “The Minotaur Takes a Cigarette Break” isimli kitabın uyarlaması olan spec senaryoyu yazacak kadar deneyim edinmiştim. Kansas Wichita’daki aile restoranında eli çabuk bir aşçı olan Minotaur ile ilgili bir hikâyeydi. Onunla bağ kurmuştum. Texas’ta bu türden işlerde çalışmıştım. Yağlı yemekleri pişirirken elimde yanıklar oluşurdu. Düşük ücretli işlerin yalnızlığını da bilirdim. Özgün yazılarımın çoğu kendi yaşantımdan gelirdi ve genellikle daha başarılı olurlardı. Yine de “Minotaur” beni heyecanlandıran bir üslup kazandırdı bana. Kurgusal ögelerin içine yaşamımdan kesitler uyarlayabiliyordum. Gerçek bir keşifti. Keşke daha önce öğrenseydim.

Hep bir miktar tökezliyordum ve sonunda Los Angeles’a gitmeye karar verdim. İlk oğlum yeni doğmuştu ve bu uğraşlarımı gerçek bir kariyere dönüştürme konusunda baskı hissediyordum. Herkes Los Angeles’a gitmem gerektiğini söylüyordu ve biz de öyle yaptık. “Minotaur”, benim yeni taslak senaryom olacaktı.

Olabilecek en kötü zamanda senaristlerin grevi patlak verdi.

Los Angeles’a vardığımızda grevin başlaması an meselesiydi. Böyle olacağı belliydi. Umutsuzca iş aradım. Ama hiç kimse grev hazırlığındayken beni işe almayacaktı. Bu yüzden “Minataur” senaryosunu rafa kaldırarak bir çıkış yolu bulmaya çalıştım. 

Gazeteci arkadaşlarımın nabızlarını yoklamaya başladım. Eugene Hernandez beni Dana Harris’e önerdi. Variety.com adına film festivallerine gidecek ve ara sıra da günlük veya haftalık olarak bağımsız film kısmına katkıda bulunacak birini istiyordu. Altın varaklı kartvizitleri olan Variety’den söz ediyorum. Filmmaker’a çok uzak bir dünya. Bir gazeteci olarak başka bir yerde bu denli bir kazanç elde edemezdim. İnternet yayıncılığı yükselişteyken bu doğru bir karardı.

Günlük ve haftalık yayınlara devam ediliyordu ancak bir köşede Dana, Anne Thompson, ben ve birkaç kişi daha çeşitli bloglara bir şeyler gönderiyorduk. Basılmak üzere olan bir hikâyeyi mahveden bir şey yayınladığımda, başımın baskı editörleriyle belaya girdiğini hatırlıyorum. Fantastic Fest’ten birini “There Will Be Blood” filminin ilk gösterimine sokabildik. Yazara atmosferi ölçüp biçmesini söylemiştim çünkü hararetli dedikodular dönüyordu. Tepkileri The Circuit isimli blog sayfamda paylaştım ve başım belaya girdi çünkü bu bir eleştiri yazısı gibi algılandı. Todd McCarthy öfkeden deliye dönmüştü! Hakkı da vardı. Haddimi aşmış ve çok utanmıştım.

Variety’de iki yıl çalıştım. Çok keyif aldım. Ancak Variety el değiştirdikten sonra küçülmeye gidildi ve Ben Fritz, Anne Thompson ve benim de içinde olduğum bir grup işten çıkarıldık. Tam da ikinci çocuğumuzun olacağını öğrendiğimde işten çıkarılmıştım. Peki, şimdi ne yapacaktım?

Eh, “The Minotaur Takes a Cigarette Break” senaryomu meydana çıkarıp yeniden yazarak ajansıma ve menajerime (iyi ki grev boyunca benimleydi) ulaştırdım. Beni işe döndürecek olan taslak buymuş meğer. David Koppl’ın bunu portföyündeki herkese göndereceğini söylediğini hatırlıyorum. Tırnaklarımla kazıyarak tekrar ayağa kalkmam gerektiğini düşündüğüm esnada tekrar işe dönüyordum. Senaryomu okuyanlardan biri de Pixar’dı. Arayıp eğer Bay Area’ya yolum düşerse benimle tanışmayı çok isteyeceklerini söylediler. “Yarın geliyorum” dedim ve arabama atlayıp geliştirme biriminden Mary Coleman ve Emily Zulauf ile tanışmak üzere yola koyuldum.

Muhiti çok sevdim. Daha önce çalıştığım stüdyolardan çok uzaktaydı: Hollywood tarafından dokunulmamış küçük ve güzel bir baloncuk gibiydi. Önce, orada çalışmamın imkânsız olduğunu düşünüyordum. Ama Pixar yalnızca animasyon yazarı istemiyor, örneğin Sundance’in dışından da yazarlar istiyordu. Stüdyo her şeyi eğlenceli ve mükemmel hale getirebilirdi ancak bir hikâyeye ihtiyaçları olduğunu biliyorlardı. Enteresan ve dramatik yazarlara (ve bazen de komediye yer verenlere) ilgi duyuyorlardı. Böylelikle, filmini Pixar’ın yönettiği Henry Selick’e destek olmak üzere ilk görevime başladım. Yanında birkaç ay çalıştıktan sonra “The Good Dinosaur” filmine destek olmak üzere Pixar’a geçiş yaptım.

Bu zaman zarfında “Coco” filminin yazarı Matt Aldrich ve “Inside Out” filminin yazarı Meg LeFauve ile yakınlaştım. Filmlerinin ortaya çıkışına şahit oldum. Birlikte beyin fırtınası yaparak Pixar’ın titiz hikâye sürecinin üzerinden geçtik. Sonuçta, bu hikâyelerdeki anlatıların saf, duygusal bir anda birleştiği anlayışına vardık. Bu hissiyatı oluşturabilecek ve harekete geçirebilecek yazarlar arıyorlardı. Şimdi, buraya gelen yazarların tümüne stüdyonun Kıdemli Yaratıcı Yazar’ı olarak söylediğim şey bu. Pixar’ın yineleme sürecinin temeli, bu anlayışı inşa etmekten geçiyor.

Bana göre Pixar, bir yapım şirketinden öte bir yer. Sanatçılar tarafından yönetiliyor. “Yukarıya doğru düşmek”, bir emir gibi Pixar’ın DNA’sına işlemiş. Hızlı düş. Çokça düş. Üret. Daima yeni problemler ve fikirler üret. En büyük avantajları ise bir filmi yıllar boyunca tekrar tekrar çekebilmeleri. Pixar’ın anahtarı bu yineleme sürecidir.

Beni Texas’tan ayrılarak film kariyerimin peşinde koşmam için teşvik eden babam, “Soul” çekilirken yaşamını yitirdi. Birbirimize her zaman çok yakındık ve onu kaybetmek filmin en önemli anlarından birine ilham oldu. Filmde Joe’nun 22 ile olan yolculuğunda biriktirdiği her şeyi ortaya döktüğü bir “Epifani” sahnesi var. Hepsini piyanonun üzerine yerleştirip onları notaya döküyor.  O anda yalnızca 22’nin değil, kendi yaşamından diğerlerinin yarattığı anıları tetikliyor.

Pete Docter ve Kemp Powers ile yaşamdan tatmin olmanın ne demek olduğuna dair uzun sohbetler ediyorduk. Önceleri, Joe karakterinin, doyumu başarılı bir caz piyanisti olmakta bulmasını istememiştik. Hepimizin şimdiki kariyerimizle ilgili bir başarı ölçütü vardı ama ölüm döşeğinde bunları düşünüyor olacak mıydık? Bizce, hayır. Yakın ilişkilerimizi, bizi dehşete düşüren anları, pişmanlıklarımızı ve hatta parmaklarımızı kuma gömdüğümüz veya babamızın son günlerinde onun yanında olduğumuz gösterişsiz anıları düşüneceğiz.

Pixar, sanatçılarının daima kendi yaşamlarından; onları duygulandıran, değer verdikleri şeylerden ve yaşamlarındaki güçlüklerden esinlenmelerini istiyor. Önceden spec senaryosu yazarken de kendi geçmişimden esinlenirdim. Bu senaryolar bana pek çok iş fırsatı getirmişti ama hiçbiri bir filme dönüşmemişti. Bazen yeniden yazma işi aldığımda, gizlice, hikâyenin içine kendi yaşamımı iliştirilebiliyordum. Ama Pixar, filmlerinde canlandırabileceği türden bir dürüstlük bekliyor. Bu, yazması stresli olsa da harika bir bakış açısı. Başka bir yerde olmayı hayal bile edemiyorum.

Yazar: Eric Kohn

Kaynak: IndieWire

Çeviren: Oytun Khattab Shahleh

Düzenleyen: Merve Ayyıldız