Avrupa Parlamentosu seçimleri Alman Sosyal Demokratlarına ağır bir darbe indirdi. Artık onları sadece bir mucize kurtarabilir.

Sosyal Demokrat Parti (SPD) önceki hafta yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerine gözüpek ancak muğlak kampanya sloganlarıyla girdi; biri “Birleşip Avrupa’yı güçlendirin”, diğeri ise “Cevap Avrupa’dır” idi. Partinin %15’in biraz üstüne çıkıp tarihindeki en düşük oyu kazandığı küçük düşürücü performansına bakınca, insan ister istemez acaba doğru soruları mı soruyorlardı diye düşünüyor.

Sosyal Demokratlar Almanya’nın sorunlarının çözümü olarak sırtlarını fazlasıyla “daha fazla Avrupa’ya” dayıyorlar ve İngiltere’deki kardeş partilerinin lideri Jeremy Corbyn’i savunmaktansa Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’u övmeye daha meyilliler. Kendilerini sessizce ilerleyen sağ popülizme karşı istikrarlı, bir nebze ilerici bir duvar olarak pazarlamaya bel bağlıyorlardı ancak görünen o ki bu rolü ilk kez %20’nin üzerine çıkan Yeşiller’e kaptırdılar. Pazar gecesi parti genel başkanı Andrea Nahles ve “yürekten Avrupalı” baş adayları Katarina Barley’in yüzlerindeki ifade yenilgi ifadesiydi, talihsiz ve şimdi ne yapacağına dair fikirlerden yoksun bir ifade.

Seçim sonuçları yıkıcı olsa dahi beklenmedik değildi. Sosyal Demokratlar neredeyse yirmi yıldır bir yenilgiden diğerine savruluyorlardı, Oliver Nactwey’in “siyasetsiz siyaset” olarak adlandırdığı zehirli yöntemleri onlara yüzbinlerce üye ve milyonlarca oya mal oldu. Avrupa Parlamentosu seçimleri, bir zamanlar dünyanın en gururlu, en güçlü sosyalist partisi olan SPD’nin durdurulamaz gibi görünen aşağı düşüşünün son teyidinden ibaretti.

Rutine Bağlamak

Partinin seçim programı kağıt üzerinde güzel duruyordu; adil maaş, kadın hakları, çevreyi koruma, sağcı demagogların aleyhine ve birleşik, demokratik bir Avrupa… SPD adayları özellikle karizmatik kişilikler değillerdi ama zaten çok az Alman politikacı öyledir ve partinin seçim konuşmalarının çoğu özünde rakiplerininkilerden farksızdı. O zaman nasıl oldu da Yeşiller bu kadar iyi bir sonuç alırken SPD yere çakılıp ateşe düştü?

İşleri fazla basitleştirmeyi göze alarak söyleyebilirim ki 2019’un SPD’si ciddi bir güvenilirlik sorunu yaşıyor. Sosyal Demokratlar son 14 yılın 9’unu Berlin’de Angela Merkel’in büyük koalisyon değirmenine su taşımakla geçirdi, bu süreçte sekiz liderini harcadı. Görünen o ki partinin başına kim geçerse geçsin, bu ister parti yiğidi Sigmar Gabriel ister en yeni hayal kırıklığı Martin Schulz olsun, bütün siyasi kariyerini tehlikeye atıyor. SPD tabanından arta kalanlar koalisyondan bıkmış durumda ve koalisyonla ortaklaşmaya çalışan kim varsa, bir sonraki seçim yenilgisinden ve partinin yüzeysel yeniden yapılanmasından sonra, ortadan kalkması gereken bir siyasi yük haline geliyor.

Tepedekilerin “yenilenme” ve Sosyal Demokratların sosyal adalet meselelerinde güvenilirliğini tekrar oluşturmaya dair gürültülerine rağmen politik meselelerde çok az şey değişiyor ve SPD, Hristiyan Demokratların (CDU) ast ortağı kalmaya devam ettiği sürece hiçbir şey değişemez.

Alman işçileri için koalisyon Avrupa’daki duruma kıyasla daha çekilir olsa da, işçi sınıfının geniş kesimleri için ekonomik büyüme ve aşağı doğru hareketlilik yükselişte. Bu durum, işçi sınıfının bazı kesimleri için emek piyasası rekabeti korkusunun ve ülke çapında yabancı düşmanlığının fitilini yakan “göçmen krizi” ile daha da kötüleşiyor.

Pratik açıdan SPD’nin hükümette olması belki de CDU’nun ara sıra harcama kesintileri yapmaya çalışmasını ve bir takım toplumsal meselelerde daha orta yolcu davranmasını sağlamış, 2008 ekonomik krizinde örgütlü emeğin pazarlık masasında elini güçlendirmiş olabilir. Ama bu yüksek politika nüveleri, on yıldan uzun süren Merkel iktidarının değişmesini isteyen seçmenleri etkilemiyor.

Büyük koalisyon mantığı ve SPD’nin koalisyondaki ast rolü, hükümet destekçilerinin takdirinin büyük kısmını Angela Merkel’in alması anlamına gelirken, bir zamanlar en azından güvenilir bir ortalama sosyal-demokrat muhalefet kaynağı olan SPD’nin önemsizleşmesi ve geleneksel tabanlarının gözünden düşmesine yol açıyor.

1998’de Gerhard Schröder, 16 yıllık muhafazakar iktidardan sonra kabaran bir toplumsal hoşnutsuzluk dalgasını yakalayıp kesin bir zafer kazanmışken, yirmi yıl sonrasının SPD’si hükümetin değişmeyen ama elindeki gücü gösteremeyen bir parçası haline geldi. Ülkenin durumundan endişelenen herkes için Sosyal Demokratların aynı tas aynı hamam olacağı tecrübeyle sabit. Öyleyse niye diğer Avrupalı seçmenler gibi Yeşiller ya da popülist sağa yönelmesinler ki?

 

Yazar: Loren Balhorn

Çevirmen: Barış Demir

Kaynak: Jacobin