Sopranos ve The Wire dizileri ile birlikte Six Feet Under, görsel manzarayı kökünden değiştirmiş kanal HBO’nun altın üçlüsünü oluşturuyor. Sopranos biçimi itibariyle bir dizinin sinemayla senli benli olabileceğini, The Wire ise dizi formatının benzersiz derinlikte ve oldukça zengin bir senaryo yaratımaya elverişli olduğunu göstermişti.

Six Feet Under’a gelince, karakterlerini gerçek anlamda birinci plana alan ilk drama dizisiydi. Karakterleri belki avukatlar, polisler, doktorlar değildi ama ilişkileri , ruh halleri, şüpheleri ve gelişimleri sezonlar ve seneler içinde gözler önüne serilen tamamen gerçek insanlardı. Six Feet Under çağdaş insan ruhunu araştıran hakiki bir freskti.

Nate’e, David’e, Ruth’a, Brenda’ya ve bir sürü yan karaktere bağlanmamak ve sonra da onlardan derinlemesine nefret etmemek elde değil. Six Feet Under her şeyden önce, kendisini bekleyen ve aynı zamanda kendisinden korkan canlıları büyüleyen ölümü, ölümün absürtlüğünü ve kaçınılmazlığını işleyen bir dizi. Fisher’ların evini hayaletlerin doldurduğu zamanda olduğu gibi. Aynı zamanda bir kuyumcu titizliğiyle insan ilişkilerini; aile, aşk bağlarını ve sosyal bağları korumanın zorluğunu her bir karakterin umutları ve umutsuzluklarıyla işliyor. İnce bir senaryonun ve kara mizahla boyanmış diyalogların ürünü.

Bize şüphesiz dizi tarihinin en zekice finallerinden birini sunuyor, hayatımıza sıcak demirle iz bırakan ve varoluşumuzun bir parçası haline gelen finallerden birini… Dizinin son sekiz dakikası tam anlamıyla bir mutlak mükemmellik örneği.

Dizinin son sezonlarında “hep daha fazla sıkıntı” sendromuna yakalanıp gereksiz öyküleriyle fazlasıyla acıya ve melodrama büründüğü doğru. İlk sezon hep en zaman dışı ve en homojen, başka bir deyişle hep en çok şey ifade eden sezon oldu. Her ne kadar Fisher’larla çok da empati kuramasak da, Six Feet Under dizi tarihinin başlıca iz bırakan ve en iyi sonlardan birine sahip dizisi olarak hatırlanacak.

 

Çevirmen: Doğa Akçay

Kaynak: SensCritique