Sınırların Olmadığı Bir Dünya İsteyen Yazar: Stefan Zweig

Sınırların Olmadığı Bir Dünya İsteyen Yazar: Stefan Zweig

22 Şubat 2017- Benjamin Ramm

Sürgün yazar Nazizm’e katlanamadı ve ümitsizlik içinde canına kıydı. Fakat intihar etmeden önce Brezilya’nın, Avrupa’nın olmasını umduğu konuma geldiğini söyledi, diyor Benjamin Ramm.

Bundan tam yetmiş beş yıl önce, 1942’nin Şubat ayında, Avrupa’nın en ünlü yazarı, Brezilya’da, doğum yeri olan Viyana’ya on bin kilometre uzaklıktaki Petrópolis şehrindeki bir bungalovda hayatına son verdi. Stefan Zweig, ölümünden bir yıl önce birbiriyle çelişen iki kitabını bitirmişti; bunlardan ilki savaşın yok ettiği bir medeniyet için ağıt niteliğinde olan Dünün Dünyası: Avrupa Anıları adlı eseri iken bir diğeri ise yeni dünyanın iyimser bir portresi niteliğinde olan Brezilya- Geleceğin Ülkesi adlı eseriydi. Bu iki kitabın ve bu kitapları kaleme alan bu mülteci yazarın hikâyesi de milliyetçilik tuzağına ve sürgün travmasına bir kılavuz niteliğindeydi.

Zweig, 1881 yılında Habsburg Hanedanlığı’nın başkenti olan Viyana’da varlıklı ve kültürlü Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. O dönem Habsburg Hanedanlığı’nda Avusturyalılar, Macarlar, Slavlar, Yahudiler ve diğer birçok farklı etnik kökene sahip topluluk birlikte yaşardı. Dönemin hükümdarı I. Franz Joseph, 1867 yılında tahta ilk çıktığı zamanlarda “Hanedanlıkta yaşayan farklı ırklara mensup tüm insanlar eşit haklara ve her birey kendi kimliğini, dilini korumak ve kullanmak adına ihlali mümkün olmayan bir hakka sahiptir.” hükmünde bulunmuştu.

Franz Joseph, kibirli bir otokrattı ve bu sebepten ötürü saltanatından şairane bir şekilde söz etmek pek de mümkün değildi fakat o dönem Avrupa, milliyetçilik akımıyla kendini yok ederken kültürel çoğulculuk kalıbı bakımından Zweig’a yarar sağlamıştı.

Biyografisinin yazarı George Prochnik, Zweig’ın Avrupa ülkelerindeki tüm başkentlerde bölümleri olan,değişim programlarıyla gençleri farklı etnik kökenlere sahip insanlarla ve dinlerle tanıştıracak uluslararası bir üniversite kurulması çağrısında bulunduğunu belirtiyor.

Zweig, Dünün Dünyası adlı eserini anavatanının Nazileştirilmesini öngörerek 1934 yılında Avusturya’dan ayrıldıktan sonra yazmaya başlamıştı. İlk taslağını 1941 yılının yazında New York’ta tamamlamıştı ve ikinci eşi Lotte Altmann tarafından yazılmış son nüshasını intiharlarından bir gün önce yayınevine postalamıştı. Kitabında “Habsburg Hanedanlığı o zamana kadar ardından hiçbir iz bırakmadan yok oldu” ve “Viyana, Alman idaresindeki bir taşra kasabası haline geldi.” cümlelerine yer vermişti. Zweig ise yurtsuz kalmış ve bunu şu cümleleriyle açıklamıştı:  “Artık hiçbir yere ait değilim, her yerde bir yabancıyım ya da en fazla bir misafirim.”

Zweig’ın hatıraları; sürgünün yolunu şaşırmış doğasının portresini açıklığa kavuşturuyordu. Kendisinin bir zamanlar ünlü olduğu şehirlerde artık kitapları yakılıyordu.“Güvenlik, refah ve huzur”un altın çağı yerini devrime, ekonomik istikrarsızlığa ve milliyetçiliğe bırakmıştı.“Avrupa kültürümüzün çiçeğini kurutan nihai bir salgın baş gösteriyordu.” Zaman parçalanmıştı: “Bugün, dün ve dünden önceki günler arasındaki bütün köprüler yıkılmıştı.”

İz Bırakmadan

Zweig’ın en büyük endişelerinden biri, ana dilini konuştuğu yuvasını kaybetmekti. Ona göre “Nazi ideolojisinin, Alman dilinin sınırları içerisinde tasarlanmış ve ortaya çıkmış olması anlamlandırılması zor ve ıstırap veren bir utanç”tı. Paris’te intihar eden şair Paul Celan gibi, Zweig da Schiller, Rilke ve Goethe’nin dilinin, Nazizm tarafından işgal edildiğini ve telafisi mümkün olmayan bir şekilde tahrip edildiğini hissediyordu. İngiltere’ye taşındıktan sonra duygularını “Bilmediğim bir dilde tutsak kalmış gibiyim.” sözleriyle ifade etmişti.

Zweig, Dünün Dünyası adlı eserinde 1914 yılından önce, sınırlar dikkate alınmadan yapılan seyahatlerin kolaylığını izah etmiştir. Hindistan ve ABD’ye pasaport ya da vizeye ihtiyaç duyulmadan gidilebilen bu dönem, savaşlar arası dönem kuşağı için tam anlamıyla hayali dahi mümkün olmayan bir durumdu. Fakat artık tüm göçmenler gibi o da bürokrasinin aşağılamalarına maruz kalıyordu. Zweig, göç idaresi memurlarının, göçmenlerin kimlikleriyle ilgili daha fazla kanıt istemeye başlamasından dolayı içinde bulunduğu yoğun duygu durumunu “Bürofobi” yani bürokrasi korkusu olarak nitelendiriyordu. Kendisinden mesleğinin tanımını yapması istendiğinde ise kendisi gibi göçmen olan bir arkadaşına şaka yollu şu cümleleri kuruyordu: “Eski yazar, yeni vize uzmanı”.

Hitler’in gücü, Avrupa’ya yayılınca Zweig da İngiltere’deki Bath şehrinden ayrılıp New York’un Ossining kasabasına yerleşti. Orada neredeyse göçmen arkadaşlarından başka kimse tarafından tanınmıyordu. Bu arkadaşları da Zweig’ın sahip olduğu kadar bağlantılara ve maddi rahatlığa sahip değillerdi ve yaptıkları şey Zweig’ın müthiş cömertliğinden medet ummaktan başka bir şey değildi. Zweig, Amerika’da kendini hiçbir zaman evindeymiş gibi hissetmedi. Amerikalılaştırmayı, Avrupa kültürünün I. Dünya Savaşı’ndan sonraki ikinci yıkımı olarak görüyordu ve 1936 yılında bir konferans için gidip hayran kaldığı Brezilya’ya yerleşmeyi umut ediyordu.

Brezilya: Geleceğin Ülkesi kitabı Zweig’ı güzelliği ve cömertliğiyle derinden etkileyen bir milletin lirik bir övgüsüydü. Yazar, ülke karşısında şaşkınlığa uğramış ve adeta alçakgönüllü olmaya itilmişti. Bu ülke, yazarın cehaletine ve “Avrupalılara özgü kibri”ne bir nasihat niteliğindeydi. Zweig; bu kitabında Brezilya’nın tarihini, ekonomisini, kültürünü ve coğrafyasını ele alıyor olsa da kitapta asıl anlatılmak istenen husus Zweig’ın kendi kıtası hakkında artık farklı görüşlere sahip olmasıydı.

Zweig’ın anlatımına göre, Brezilya’da Avrupa’dan umduğu her şey mevcuttu: Duygusal, entelektüel, sakin, militarizme ve materyalizme karşı bir halk. (Hatta Zweig, Breziyalılarda 1941 yılında bile garip bir şekilde Avrupalıların spora olan tutkusundan olmayışından bahsediyordu). Brezilya, Avrupa’nın “ırkçılarından”, “kahramanlara çılgınca ve coşkuyla taparcasına hayranlık duyanlarından”, “aptal milliyetçiliğinden ve emperyalizminden” sıyrılmıştı.

Brezilya, ahenkli ve renkli yapısıyla Zweig’ın baskı altındaki Habsburg Viyanası tasvirinden tamamıyla farklı bir yerdi. Zaten çok kültürlü yapısının güzelliği de Zweig’ın düşüncelerinin doğruluğunu kanıtlar nitelikteydi. Brezilya’da Afrika, Portekiz, Almanya, İtalya, Suriye ve Japonya kökenli göçmenlerin soyundan gelenler özgürce bir arada yaşıyorlardı. Zweig’ın tabirine göre “Bütün bu farklı ırklar, birbirleriyle sonsuz bir uyum içerisinde yaşıyordu.”Brezilya, sözde medeni olan Avrupa’ya medeniyeti öğretiyordu: “Bizim eski yurdumuz şimdiye kadarki en anlamsız girişim olan insanları köpekler ve yarış atları gibi saf ırklar haline getirme düşüncesiyle yönetilirken, Brezilya halkı yüzyıllardır özgürlüğü ve ırklar arası evlilik prensibini temelde tutuyor… Her renkten çocukla karşılaşmak gayet mümkün –çikolatalısı, sütlüsü ve kahvelisi- tüm bu farklı ırktan çocuklar okuldan kol kola çıkıyorlar. Renk ayrımı yok, ırk ayrımı yok hele ki berbat ötesi sınıf sistemi mi? Böyle bir şeye şahit olmak mümkün değil! O halde buradaki hangi insan tamamen saf bir ırkla övülebilir ki?”

Cennet

Zweig’ın bu övgüleri, halk arasında oldukça ünlendi ve binlerce Brezilyalı günlük ders programı ve konuları ülkedeki tüm büyük gazetelerde yayımlanmasına rağmen Zweig’ın derslerine katılmaya başladı. Fakat kitap, eleştirmenler tarafından sert bir şekilde yeriliyordu. Prochnik’in belirttiğine göre Brezilya’nın en önemli gazetesi, üç gün üst üste Zweig’ı ülkenin endüstriyel ve yenilikçi gelişmelerini yok saymakla itham eden ağır eleştiriler yayımlamıştı.

Daha da şaşırtıcı olan durum ise Zweig’ın Brezilya diktatörü Getúlio Vargas’ı övmesiydi. Vargas, 1937 yılında Portekiz ve İtalya’daki dikta rejiminden esinlenerek Estado Novo yani Yeni Devlet’i ilan etmişti. Vargas, Brezilya meclisini kapattı ve sol görüşlü bütün aydınları tutuklattırdı. Bu aydınların bazıları Zweig’ı yaptığı övgüler karşılığında para almakla suçluyorlardı ya da en azından bir vize karşılığında bu methiyelerde bulunduğunu iddia ediyorlardı.Vargas Hükümeti, Yahudi göçünü ırksal gerekçeler sunarak kısıtladı fakat Zweig’a sahip olduğu ünden dolayı göz yumuldu.

Bu sıkıntılı dönem, Zweig’ın politika konusundaki saflığını ortaya çıkarmıştı. Doğası gereği barış yanlısı ve uzlaşmacı bir kişiliğe sahip olan Zweig, böylesine kritik bir dönemde amansız bir düşmanla karşı karşıya kalmaktan korkuyordu (Vargas da sonuç olarak 1942 yılının Ocak ayında Müttefik Devletlerin yanında savaşa katılmıştı). İnziva arayışı içerisinde olan Stefan ve eşi Lotte, eskiden Almanlara ait bir yerleşim yeri olan Rio’nun 64 kilometre dışındaki Petrópolis’e yerleştiler.

Zweig, Alplerin adeta yemyeşil bir örtüyle kaplı olan bu manzarası için “Burası tam bir cennet” diye söz ediyor ve ekliyordu “Sanki Almancadan tropik bir dile çevrilmiş gibi.” Burada eski kitaplarını ve arkadaşlarını unutmaya çalışan Zweig, “iç özgürlüğüne” ulaşma çabası içerisindeydi. Fakat Rio karnavalında Nazilerin Ortadoğu ve Asya’daki ilerleyişinden haberdar olmuş ve üzerine bir kasvet çökmüştü. Zweig, bundan sonra asla özgür olamayacağını ya da içinde bulunduğu bu korkudan hiçbir zaman kurtulamayacağını düşünmeye başlamıştı. “Nazilerin bir gün buraya kadar gelmeyeceğine gerçekten inanıyor musunuz?” diye yazmış ve sonrasında eklemişti: “Onları artık hiçbir şey durduramaz.”

Zweig, sınırların olmadığı bir dünyaya inanıyordu fakat nihayetinde bu sınırların içerisine sıkıştırılmış bir insana dönüşmüştü: “İçsel krizlerime sürgün kişiliğimi pasaportsuz tanımlayamıyor oluşlarım da dahil.” diyordu. Bu düşünce,  Zweig’ın aklından çıkmıyordu “Bizler sadece ruhlarız ya da anılar.” demiş ve intihar mektubuna: “Gücüm yıllar süren vatansız yolculuklardan sonra iyice tükendi.” yazmıştı. Stefan ve Lotte, teslimiyetlerini şu cümlelerle ifade etmişti: “Bugünümüz de geleceğimiz de yok… Bu kararı aldık çünkü birbirimize aşkla bağlıyız ve birbirimizi hiçbir zaman terk etmeyeceğiz.”

Zweig’ın Petrópolis’te bulunan bungalovunu ziyaret ettim. Söz konusu bungalov, Avusturya Yahudi Soykırımı Anma Elçisi olarak Brezilya’da devlet hizmetinde çalışan Tristan Strobl’a göre şimdilerde “faal bir müze” olarak hizmet vermeye başlamış. Tristan Strobl, bana 1933-1945 yılları arasında Brezilya’ya gelen mültecilerin ülkeye yaptıkları katkıları gösteren bir görüntü izletti. “Bu dönem Avrupa’nın düşünsel yaşamı için büyük bir kayıp fakat Brezilya ve mültecileri kabul eden diğer ülkeler için büyük bir kazançtı.” cümlesiyle de bu konu hakkındaki fikrini belirtmiş oldu. Eski dünyanın en karanlık çağı, yeni dünyaya ışık tutmuştu.

Çeviren: Tuğba Kardaş

Düzenleyen: İrem Taşdemir

Kaynak: BBC

Leave a comment