Şiddetin Tarihçeleri – Şiddetin Atmosferi

Şiddetin Tarihçeleri – Şiddetin Atmosferi

Bu röportaj; şiddet sorusu üzerine sanatçılar, yazarlar ve eleştirel düşünürlerle yapılan diyaloglar serisinin 42’ncisi. Bu konuşma; Afganistan, Kabul doğumlu Fatima Bhutto ile yapılmıştır. Kendisi, en son eseri The Runaways (Verso, 2020) de aralarında olmak üzere altı kitaba imza atmıştır.

BRAD EVANS: Sizinle en son kitabınız ve ortaya siyasi bir müdahale fikri sunmak adına yazını ve şiirselliği nasıl kullandığınız hakkında konuşabilmek bir zevk. Şimdi, ölüm ve eziyet bulunan aile geçmişinizi göz önünde bulundurduğumuzda bu sorunun biraz saçma gelebileceğinin farkındayım, ancak “şiddet” deyince aklınıza ilk ne geliyor?

FATIMA BHUTTO: Şiddet, sadece bir kelimeden hatta bir saldırıdan daha fazlası. Şiddet ortamsaldır. Hava durumu gibi; her seçimin, her beşeri sürecin üstünü örten bir durumdur ve günlük hayatı nasıl ölçtüğümüze ve yönlendirdiğimize dair ayrılamaz bir olgudur. Şiddete yönelik bir fikir edinebilmenin koşulu bu eylem ve duygu iklimlerinden sorumlu tutulmamızdan geçiyor ve sanıyorum ki durum her zaman böyle oldu.

Ben çok küçükken, şiddetle henüz kişisel olarak karşılaşmadan önce bile ortamsaldı. Her zaman konuşulan bir şeydi. Asla gitmek bilmez, daha güneşli veya karanlık günler olsa bile, her an baskısını hissederdiniz. Benim için şiddet her zaman orada olmuştur, ailemdeki herkesin zihninde. Hatta hayatın altını çizen en büyük şey olduğunu söyleme cüretini bile gösterebilirim. Şiddetin sürekli var olduğu bir ortamda yaşamak beni şu anki olduğum kişiye yonttu.

Tabii ki her zaman arama bir mesafe koymaya çalıştım ve başa çıkma yönteminin bir parçası oldu bu. Şiddetin bizi ele geçirmemesi için uğraşırız. Ancak bazen bu mümkün değildir. Usulca büyüyen bir fırtına gibi sizi kollayabilir.

Eğer geçerli bir şiddet eleştirisi yapmak istiyorsak tasvir ettiğiniz ortamları hesaba katmak gerektiğine tamamen katılıyorum. Gerçekten de siyasetteki duygusal alanı sık sık tartışırken, burada açıkça belirttiğiniz şiddet ekolojilerinin kişisel boyutta yeteri kadar dikkate alınmadığı görülüyor . Bu anlayışın, yazım üslubunuzla bilinçli olarak geliştirmeye çalıştığınız bir şey olduğunu söyler miydiniz? 

Benim için edebiyat, bu iklimleri daha çok açığa çıkararak şiddetle çarpışmanın bir yoluydu. Yazımım, şiddeti eleştirmekten çok, onu atlatıp hayatta kalmaya çalışmanın bir aracıydı. Çalışmalarım vasıtasıyla her zaman, şiddetle nasıl baş edebileceğimizle uzlaşmayı denedim; özellikle de onunla olan karşılaşmalarımızdan yıpranmadan ve kırılmadan nasıl uzaklaşabileceğimizle. Şiddetin amacı bizi yıkmaktır. Yazmak, benim için buna karşı bir nevi kişisel bir direniş oldu.

Bana göre; her zaman her yerde mevcut olan bir tehdit gibi üzerinizde gezinen hatırı sayılır ölçüde şiddetle yaşadığınızda ve bu anlamda anın dolaysızlığında gerçekleşmese bile, bu onun değişken olduğu anlamına gelmez. O zaman eleştiri, hayatta kalmanı yanında çok daha az önemlidir. Ve hayatta kalmaktan kastım sadece zarar görmemek değil, aynı zamanda onun tarafından çirkinleştirilmemek. Hayatta kalmak, bozulmaya inkardır. Eleştiriye olan odağı fazla akademik buluyorum sadece.

Şiddetin böyle zehirli, her şeyin içine sızan bir etkisi var: her düşünceye, her dileğe, her duaya, her görüşe. O yüzden benim için edebiyat diğer insanların şiddet hakkında neler düşündüğünü, ondan nasıl kurtulduğunu ve hem duygusal hem de fiziksel olarak, hatta belki de ruhsal olarak, nasıl fazla hasar görmeden ve mahvolmadan hayata devam ettiğini görmeye çalışan bir hayatta kalma yöntemi.

Hayatta kalmak için yazma fikri çok ilgimi çekti, özellikle de yazarak tiksinç ve iğrenç bulduğumuz şeylerin cani uyarlamalarına nasıl dönüşmediğimiz. Ancak aynı zamanda eleştiri için farklı bir anlayışa ihtiyaç duyduğumuzu da düşünüyorum, ki bazen aşırı akademik kaçabildiğine katılıyorum. Şiddetin, insanları tamamen sömürgeleştirecek kadar zarar vermesiyle beraber cani tohumlar yaratabileceğini biliyoruz ve aslında mevzubahsin bu olduğu görülüyor. Bu, beni adaletin bu koşullar altında aslında ne anlama geldiğini yeniden düşünmeye itiyor.

Bence bu gerçekten ilginç bir soru. Bir anlamda, eğer biri şiddet tarafından sömürgeleştirilmemek ve sadece dönüştürülmek değil, tamamen yeniden biçimlendirilmek veya şiddetle yeniden doğmak istiyorsa kesinlikle adaletin üzerinde yoğunlaşmamız gerektiğini düşünürdüm. Hala bunun adaleti ele almak için doğru bir yol olduğunu düşündüğümü söyleyemem. Bu adalet fikrine çok uzun süre kafayı taksam da, birçok noktada şiddeti dışlamıyordu. Şiddeti daha çok bütünsel bir çerçevenin parçası olarak kapsıyordu. Ama yine de her şey şiddetle alakalıydı.

Hakkım olduğunu hissettiğim adaleti alabilmek için, başka birisine adil olmayan ve zalimce bir şeyi dayatmam gerekirdi. Şimdi bunun bir oyalama, hatta belki de bir hata olduğunu görüyorum. Hissettiğim öfke ve korkuya daha çok odaklanmak yerine adaletle uzlaşmakla uzun süre mücadele ettim. Adalet sadece bu hisleri bizimle taşımamıza olanak sağlar, keza adaleti bulma çağrısı hala öfkemi ve korkumu diri tutmamı sağladı. O halde adalet, belki de, sadece başka bir adın altında şiddetin kendisi veya en azından yer değiştirmiş halidir.

The Runaways’e gelecek olursak, geçmişten bazı kişiliklere olan göndermeler ilgimi çekti – özellikle de Muhammad Ali ve Malcolm X’i tanıtma şekliniz. Burada iki ikonun da başından geçen, öfkeden siyasi adalete olan yolculuklarını merak ediyorum. Sorunumuz tam da adaleti bir ceza veya intikam biçimi olarak kavramsallaştırma biçimimizde olabilir mi? Biraz şiddeti gerektiren bir adalet değil de, kendi biricik varlığından uzaklaşan bir adalet?

Şiddetin ötesine geçtiğini iddia eden, hâlihazırda adaletin içinde bulunan bir şey var. Rahatlık verici veyahut barışı ve uyumu getirecek bir şey olarak sunulabilir. Ama yine de öfkeyi koruyor. Yine de adaletin yerine getirilmesi için bir başkasının bir şey kaybetmesini gerektiriyor.

Yani, belli bir temas ve yakınlık bulunuyorken adalete bir kişileştirme maiyetinde söyleyebileceğimiz şey, onu kavramlaştırdığımız tek yol olarak görünen, nihayetinde bir failin acı çekmesi ve bir şeyinden vazgeçmesidir. Bu yüzden benim içimde bu konsepti terk etme ihtiyacı doğmuştu. Adalet hakkı ne kadar nitelikli veya adil sunulmuş olursa olsun, hiçbir şekilde başka birinin acısının sorumlusu olmak istemiyorum. Benim ve başka bir sürü kişinin çektiği acıyı kimsenin çekmesini istemiyorum. Belki adalet yerine teslimiyet fikrine sığınabiliriz. Ve bu sözle affetmeyi, ki bu bir şey bahşedebileceğiniz varsayımından kaynaklanıyor, kastetmiyorum. Dediğim şey daha çok bir tevekkül. Bunun duygusuzlukla veya hiçbir şey yapmamakla karıştırılmaması gerek. Teslim olmak devam etmektir.

Bu benim aklıma tanıklık etme rolünü getirdi, yine aile geçmişinize çok yakın olduğunu bildiğim bir şey. Tanıklık etme bu durumda nasıl bir rol oynuyor, özellikle de günümüzde? Ve edebiyatın şiddete tanıklıkla başa çıkarken oynaması gereken rol, eğer varsa, nedir?

Şu an için, tanıklık etmek neredeyse çılgınca bir hareket gibi geliyor. Artık hiçbir şeyin herhangi bir anlama gelmediği bir noktadayız. Her şey söylenebilir, ancak bu söylenenler hiçbir şey ifade etmeyebilir. Her şey görülebilir, ancak değiştirilemeyebilir. Herkesin görebilmesine rağmen bu, şiddete karşı hiçbir gerçek sorumluluğun olmadığı anlamına geliyor. İnsanlar yüz farklı şekilde şiddet içerebilir ve yine de onları şiddetli biri veya azıcık bile sapkın olarak sıfatlandıracak herhangi bir teşebbüsten sıyrılabilirler. O yüzden bugün, tanık olmayı iddia etmek neredeyse herkesin içinde bulunduğu delice bir hareket gibi görünüyor.

Yazmaya, gazetecilik ve makaleler üzerinde çalışmakla başladım aslında. İsrail’le yaşanan 2006 savaşında Lübnan’daydım. Ben sıkıntı içindeyken, o tecrübe bana tanıklık etme olayının benimle ilgili değil, diğerlerinin hayatının farkında olmakla ilgili olduğunu öğretti.  Ve bu bir hikaye anlatısı ya da büyük bir gerçeği açığa çıkarmakla alakalı değildi. Şiddetin her yönden gelebileceği bir zamanda küçük ayrıntıların, derin korkuların ve endişelerin farkında olmaktı.

Sonraları Songs of Blood and Sword’u yazdığımda, tanıklık etme hakkındaki hissim biraz değişti. Öldürülmeden birkaç gün önce babama çoktan bu kitabı yazacağımın sözünü vermiştim. Ancak durumlar göz önüne aldığında, kitabı yazmayı hiç istememiştim, en azından o şekilde. Fakat, en çok da davanın sorumsuzluğu ve yolsuzluğundan dolayı, yazmak mecburiyetinde kaldım. Ve anladım ki eğer ben kitabı yazmasaydım o şeyler tarihten silinirdi. Bu adaletle alakalı değildi. Geçmişin doğrucu kalmasını sağlamakla alakalıydı. O yüzden burada, tanıklık etme olayı habercilikten fazlasıydı – tamamen muhafaza etmekle alakalıydı. Hatıranın bir nesil içinde öylece kaybolup gidecek kadar ince, kırılgan ve güvenilmez olduğunu idrak etmekle alakalıydı.

Bu aslında neye tanıklık ettiğimize dair çok önemli bir değerlendirmeyi öne çıkarıyor. Bunu daha kavramsal bir bağlamda ele alırsak; çalışmanızda, Hannah Arendt’e göre belirgin bir farkla, özellikle bir tür dokunulmazlık hissiyatına ve kanunun ötesinde faaliyet gösterebilmeye bağlı olduğunda gücün şiddet olduğunu iddia etmeniz dikkatimi çekti. Bununla neyi kastettiğinizi biraz daha açıklayabilir misiniz?

O Arendtçı iddiaya karşı her zaman gözle görülür bir tepkim var. Benim tecrübeme göre, gücün her türlüsü içinde şiddeti barındırıyor. Asla kolayca birbirinden ayrılmıyor. Güç, şiddeti yapılandırıyor. Onu meşru kılıyor. Ona karşı bağışıklık sağlıyor. Ve sadece siyasi güçten bahsetmiyorum. Güç; bir ilişkideki, bir evin içindeki, bir iş yerindeki veya insan bağlantılarının olduğu herhangi bir şebekedeki şiddeti yapılandırabilir. Bu bir adam ve bir köpeğin arasında bile yaşanabilir.

Şiddet, gücün içine kodlanmıştır. Ve gücün hayalidir şiddet arzusunu öne çıkaran. Gücün yozlaştırması hakkındaki o fikir gibi. Bence yozlaşmak için güce ihtiyacınız yok. İşin albenisi yetiyor. Fikrin kendisi yozlaşmaya açık. Ve her zaman şiddet potansiyeli taşıyor. Bence şu noktada dünyada, şiddetin güçle beraber geldiği aşikar.

Aslında The Runaways’de beni endişelendiren buydu – daha doğrusu gerçekten bu olayın karşı tarafına bakmak istedim. Peki ya güçsüzün gösterdiği şiddet? Bu süreci nasıl anlayabiliriz? Peki ya şiddetin bu inanılmaz özelliğine, her şeyin içine sızabilme yollarına ne demeli? This House of Grief’te Helen Garner’ın söylediklerini düşünüyordum. Dünyanın kalbi kırık ve bunu kendilerine ifade etmenin hiçbir yolu olmayan adamlarla dolu olduğunu söylüyor. Ve bunlar kendilerine ve dünyaya tehlike teşkil eden adamlar. Bu dünyaya adım atmak birçok senedir benim odağım ve ilgim oldu. Bu benim tecrübe ettiğim şekildeki şiddetle alakalı değil. Başka bir hissiyatı var. Başka bir frekansı var. Başka bağlamlarda ilerleyen başka bir hikaye anlatıyor.

Bu kitapla iletmeye çalıştığım şey belki de hiçbir şeyden kaçamayacağınız fikridir. Bu durum özellikle şiddette geçerli. İnanın bana, denedim; işe yaramıyor. Mazi her zaman sizi yakalamaya çalışıyor. Geçmişinizin şiddetinden ve taşıdığınız tarihten kaçmanız mümkün değil. Bu, yerinden edilmiş gibi hissedemeyeceğiniz anlamına gelmiyor. Tekrardan bu kendimi bağdaştırabileceğim bir şey. Şimdi söylemesi garip ama, Suriye’de yaşadığım zamanlara geri baktığım zaman, bir barış zamanı olarak hoşnutlukla anımsıyorum. Kesinlikle orada kovalanıyormuş gibi hissetmedim.

Kendi hayatımdan bir anekdot vermem gerekirse, birkaç yıl önce Karaçi’deydim ve bir düğünden dönüyordum. Evime çıkan sokak kapalıydı, ve bölgeyi devriye gezen silahlı milisler (birkaç başıbozuktan ziyade federal kuvvetler) vardı. 1980’lerde daha şiddetli bir şekilde kolluk gezildiği sıralar büyümüş biri olarak, bu olay “Temizlik Operasyonu”na ait bütün anıları tekrar canlandırdı, ki bu operasyon kulağa geldiği kadar rahatsız ediciydi. Hatta, babam evimin önündeki sokakta öldürüldüğünden dolayı daha çok etkilenmiştim. Sokağımın girilmez bölge olduğunu ısrar eden bu korucular tarafından birkaç sefer durdurulduktan sonra, nihayet eve vardım ve televizyonu açtım. Olay hakkında kesinlikle hiçbir haber yoktu, aynı durum sosyal medya için de geçerliydi. Yani elinizde, şehirdeki ana caddelerin birinde Korucuların bilfiil her şeyi kapatabileceği bir durum var. O anda, herkese her şeyi yapabileceklerinin farkına vardım. Televizyonda, haberlerde; ne o gece, ne de sonraki gece ana caddede olanlara dair hiçbir şey yoktu.

Güçsüzlerin ve elinden her şeyi alınmışların gösterdiği şiddetle olan endişenize dönecek olursak, bu çalışmada (özellikle eserin edebi niteliklerinden dolayı) şiddeti insancıllaştırmada payınız olduğuna yönelik eleştirilere nasıl cevap verirsiniz?

Şiddet uygulayanları yirmi yılı aşkın süredir kınıyoruz.  Bu, ya bizlesin ya da bize karşısın ana motifinin bir parçasıydı. Elbette şiddete karşıyız, ama şiddeti hala durdurmadık. Ve bütün bağrışmalara ve çağrışmalara rağmen; halen birisinin, sadece yabancılara karşı da değil, neden kendi dünyalarına karşı, kendi öz erkek ve kız kardeşlerine karşı silahlandığı hakkında bir fikrimiz yok. The Runaways’i yazarken peşimi bırakmayan şeylerden biri şuydu: Neredeyse bildiğiniz her şeyi ateşe vermek için ne kadar öfkeli olmanız gerekiyor?

Edebiyatın işi başkasının hayatındaki en özel anlara dikkat etmektir. Hissedilen ruh hallerine, gerilimlere, hatalara, duygulara, arzulara ve rezilliğe karşı dikkatli olmaktır. Ancak konu ne olursa olsun, belli bir tutku ve anlayış olmadan bu işi yapamazsınız. Edebiyat halden anlayan bir göz gerektirir. Ve bence günümüzde radikalliği anlamamızda ihtiyacımız olan şey bu. Eğer sadece ondan ne kadar üstün olduğumuzu, ki bu da şiddetimizin ondan ne kadar üstün olduğunu dayatmak anlamına geliyor, belirtirsek hiçbir yere varamayız. Bu, Batı’nın tamamen kaçırdığı bir şey. Bir foya gibi, radikalliğin neden bu kadar cezbedici olduğunu bile sorgulamadan bu zamana kadar kendini radikalliğe bir karşı imge olarak göstermekle meşguldü. Nasıl koca bir neslin radikalliğin kucağına itilebileceğini gerçekten anlamıyorlar ya da anlamak istemiyorlar. Ve buna rağmen, maalesef bu, DAEŞ gibi örgütlerin gerçekten anladığı bir şey. Delice bir argümanları yok. Sundukları argüman inanılmaz bir şekilde cezbedici. Teklif ettikleri şey bir itibar iddiası; insanların uymadıklarını hissettikleri bir dünyada hayat için bir vizyon ve birilerinin sesinin duyulması için bir imkan. Evet, size güç ve şiddet ve bütün o çirkinliği teklif ediyorlar ama DAEŞ yalnızlığı anlıyor ve bunu bir eylemcilik mesajına dönüştürmeyi başarıyor. Her şey bir güç mesajı iletmekle alakalı – sadece insanların lideri değil bir kral olacaksın, sadece güç değil başkalarının hayatı üzerinde kontrol ve şiddet sahibi olacaksın. Lakin düşündüğünüz zaman, bu bayağı modern bir argüman. Bu onları yüceltmek değil. Tam aksine, onların modern olduğunu söylemek ayıplanmalıdır.  

Son olarak, edebi olarak sizi etkileyen isimleri öğrenmek istiyorum. Eğer bu küresel karantina günlerinde yanınızda sadece bir kitabı tutabilseydiniz, ne olurdu ve neden onu seçerdiniz?

Bunun hakkında düşünmem gerekti ve karar vermek zor oldu. Eğer sadece bir yazar seçebilseydim, James Baldwin’i seçerdim. Ama sadece bir kitabını seçemiyorum. Toni Morrison’da da aynı düşünceye sahiptim. Sadece bir kitaba sahip olmak acımasızca görünüyor, o yüzden kendime iki seçenek vereceğim: Beloved ya da The Fire Next Time.

Fotoğraf: Pankaj Mishra

Brad Evans şiddet sorunu üzerinde uzmanlaşan bir siyasi filozof, eleştirel teorist ve yazardır. Kendisi 143 ülkeyi kapsayan küresel kullanıcı altyapısı olan Histories of Violence projesinin kurucu/yürütücüsüdür. 

Çeviren: Emre Acar

Düzenleyen: Dilara Güzel

Kaynak: lareviewofbooks

Leave a comment