Popüler dizilerin açıklama yapılmadan kaldırılması “çeşitliliklerin pahalı” olduğu yönünde bir mesaj verir.

Netflix’in beklenmedik bir şekilde kaldırılan orijinal bilim-kurgu dizisi Sense8’in, dizinin ruhunu yakalayan bir anı var. O sahneyi izleseydiniz, Sense8’in kaldırılmasıyla ilgili benimle aynı şeyi hissetmemekte zorlanırdınız. Sahnede, gizli bir eşcinsel ve Meksikalı bir film yıldızı olan Lito, kariyerini kaybetme korkusuyla boğuşuyor. San Francisco’dan transseksüel bir kadın olan Nomi, dünyadaki diğer altı kişiyle paylaştığı telepatik bağlantı sayesinde ona katıldığında, Lito bir sanat eserine ifadesizce bakarak oturuyordur. Nomi, ergenlik dönemindeyken bir soyunma odasında, trans olduğu için öldüresiye şiddete uğradığı trajik bir olayı anlatır. Babasının onu nasıl “onu olduğu gibi bir erkek yapan” bir yüzme kulübüne katılmaya teşvik ettiğini açıklar.

Gerçekten acıklı bir silsilede “O soyunma odası babamı olduğu gibi bir erkek yapmış olabilir ama beni de olduğum gibi bir kadın yaptı” der. “Bundan sonra onlara uymaktan, onlardan biri olmayı denemekten vazgeçtim. Asla olmayacağımı biliyordum ama daha da önemlisi olmak istemedim.” diyor Nomi. “Onların şiddeti önemsiz ve cahilceydi ama eninde sonunda onları kendileri yapan şeydi. Gerçek şiddet, affedilmez olduğunu fark ettiğim şiddet, “biz” olduğumuzdan çok korktuğumuzda, kendimize yaptığımız şiddettir.”

Sekiz farklı ülkeden, sekiz Sensate’in yaşamının gösterildiği iki sezonun tamamında da bu gibi anlar var. Kendisi de transseksüel olan Jamie Clayton, dizide Nomi’yi canlandırıyor. Bu yaşadığımız dönem için önemli bir marifet olmamalı ama öyle, çünkü trans aktörler nadiren trans rollerde oynuyor. Trans karakterin trans olma durumuna değil; hayatına, cinselliğine, ilişkilerine, işine, becerilerine odaklanan bir hikaye ise çok daha nadir.

Konunun diğer noktaları da sinematik olarak ender görülüyor. Kala, Hindistan’ın Mumbai şehrinde yaşayan muhafazakar ama zeki bir bilim insanı. Almanya’da yaşayan başka bir Sensate’e, Wolfgang’a  aşık. Karakterlerin çoğu gerçek yaşamda hiç karşılaşmamış ancak garip parapsikolojik yetenekleri aracılığıyla birbirleriyle bağlantılılar. Bu dizinin başka bir önemli özelliği de budur: Bağlantı. Sense8; ayrımcı politikacıların, Meksikalı, Avrupalı, eşcinsel, müslüman ya da trans olmamız sebebiyle bizi birbirimize düşürdüğü bu dönemde ırk, kültür, cinsiyet, din, siyaset veya cinsellikle kurulan sınırların ötesine uzanıp bu klişeleri boşa düşürüyor.

Kala ve Wolfgang’ın ilişkisi, cinsiyet değiştirmeyen heteroseksüel beyaz kitleye hitap eden ana akım sinema veya televizyonda bulunmayan önemli ve otantik bir ırklar arası dinamiği ortaya koyuyor. Bu durum, Amerikalı veya Avrupalı olmayan renkli bir kadın olarak, genellikle temsil edilmemiş hisseden milyonlarca kişi gibi bu dizinin bağlandığımı hissettiğim önemli bir parçasıydı. Televizyon ve film yapımcıları, dizi izleyicilerinin otomatikman beyaz ve heteroseksüel olduğunu mu varsayıyor? Yoksa sadece tek bir sırnaşık repliği olan klişe eşcinsel karakterler ya da saçma ve gerçek dışı aksanları olan göçmenler “barındırdıkları” için kendi sırtlarını sıvazlamakla çok mu meşguller?

Karakterlerin birçoğunun eş zamanlı olarak “kim” olduklarını merak ettiği Sense8, bu soruları ilham verici bir sırayla cevaplar. Bir gazeteci Lito’ya sorar, “Eşcinsel misiniz?”. Gazeteci sadece bunu anlamaya çalıştığını söyler fakat aşırı öfkelenen Lito ve Nomi yanıtlar,  “Hiçbir şeyi anlamaya çalışmıyorsunuz, çünkü ‘’etiketler (yaftalar)’’ anlayışın tam karşısındadır.”

Sensate’ler ortak bir cevap verir: “Ben seninle aynı olduğumu düşünüyorum. Daha iyi ya da daha kötüsü değil.“

Sense8’in hataları olduğunu kabul ediyorum. Karmaşık olayları ve birçok hikayeyi barındırdığı için zaman zaman kafa karıştırıcıydı. Bazen de LGBTQ ve ‘’renkli insanların’’ temsiliyetine gölge düşürüyordu. Fakat çok fazla hayranla bağ kurması açısından da doğru ve içtendi. Evet, hayranlar, Netflix temsilcilerinin dizinin yaratıcılarından J. Michael Straczynski’ye izleyenlerin çoğunlukla ilk sezonu “baştan sona üç, dört, hatta altı kez” izlediğini söylemesine rağmen yapımcıların var olmadığını iddia ettiği hayranlar.

Sense8, farklılıklara rağmen insan olarak benzerlik gösteren ancak bunu unutan gerçek insanları temsil etti. Hayranların şimdi üçüncü sezon için öfkeli bir şekilde kampanya yürütmesinin sebebi bu. Neredeyse yarım milyon imzaya ulaştı.

Birçok kişi, dünya çapındaki öncülüğü ve “kısıtlı izleyicileri” olması sebebiyle spekülasyon yaparak dizinin mali açıdan uygun olmadığını belirtti. Netflix, izleyici verilerini yayınlamıyor ancak ikinci sezonun tüm karakterlerini bir yerde toplayan bir arkası yarın ile bitmesine bakınca bu argüman daha da az mantıklı geliyor.

Ve diziyi seven birçok hayranın olduğu gibi benim de gerçekten kalbim kırık. Bu sadece farklı bir hikaye anlatımının kaybından değil, bu “13 Reasons Why” gibi  ticari olarak başarılı ancak akıl almaz hatalı şeyler yenilenirken, ekranlarımıza gelen Sense8 ve The Get Down (ki bu da yayından kaldırıldı) gibi milyonlarca klişe öyküyü kırmaya çalışan dizilerin görünmez kalacağının kanıtıdır, çünkü “farklılık pahalıdır”.

 

Yazar: Jeena Sharma

Çevirmen: Tuveyç Timur

Kaynak: http://www.dazeddigital.com/artsandculture/article/36190/1/why-im-mad-that-sense8-got-cancelled