Sanat ne içindir?

Sanat ne içindir?

Batı kültürü, on yıllar boyunca sanatı yüksek saygınlık içerisinde tutmaya devam etse bile, sanata doğuştan bir değer veya amaç tahsis etme konusunda isteksiz olmuştur. Artık bunu söylemekten çekiniyor gibi görünsek de sanata olan saygımız zamansız bir öncül üzerine kurulmalıdır: Sanat hepimiz için iyidir. Eğer ki buna inanmıyorsak; paraya, zamana ve çalışmaya olan bağlılığımız çok az anlam ifade eder. Sanat bizler için ne şekilde iyi olabilir? Cevap şu: İnanıyorum ki, sanat iyileştirici bir araçtır. Değeri ise, sanatın bizleri kendimizin daha iyi versiyonlarına doğru teşvik etmesi, teselli etmesi, rehberlik etmesi ve bireysel ya da toplu olarak daha gelişmiş hayatlar yaşamamıza yardımcı olmasına dayanmaktadır. 

Böyle bir düşünceye karşı direnç göstermek anlaşılabilir bir durumdur, çünkü “terapi” zihinsel sağlığı iyileştirmek için şüpheli ya da en azından tesirsiz yöntemlerle ilişkilendirilmiştir. Sanatın iyileştirici olduğunu söylemek, onu terapi yöntemlerine benzer olduğunu öne sürmek değil, onun temelindeki varoluşla daha iyi başa çıkabilmeye yardımcı olma hırsıdır. Sanat hakkında birçok nüfuzlu düşünce türleri bu hedefi göz ardı ediyor veya reddediyor gibi görünse de temel iddiaları da iyileştiricidir. 

Sanatın şok etme kapasitesi, bazıları için modern çekiciliğinin güçlü bir kaynağı olmaya devam ediyor. Bireysel ve toplu olarak kayıtsız kalabileceğimizin bilincindeyiz; sanat bizi ancak rahatsız ettiğinde ya da şaşırttığında değerli olabilir. Özellikle bazı normların yapaylığını unutma tehlikesiyle karşı karşıyayız. Örneğin, kadınların oy kullanmasına izin verilmemesi ve İngiliz okullarının müfredatına eski Yunanca öğreniminin hakin olması gerektiği varsayılmıştı. Artık bu tarz düzenlemelerin kaçınılmaz olmaktansa uzak, değişime ve gelişime açık olduğunu görmek çok kolay. 

Sebastian Errazuriz, Manhattan’daki sıradan sokak işaretlerinden dolar sembolünü yarattığında asıl düşüncesi, yoldan geçenleri günlük yaşamdaki paranın rolünün radikal bir şekilde yeniden gözden geçirilmesini istemesiydi. Ticarete olan düşüncesiz bağlılığımızdan dolayı bizleri silkelemek ve belki de zenginlik yaratma ve dağıtma konusunda daha adil bir anlayış için ilham vermekti. (İş, çok çalışmak ve zengin olmak için bir teşvik olarak algılanırsa, tamamen yanlış anlaşılır.) Yine de şok etme kapasitesi yaklaşımı, terapötik yani iyileştirici bir varsayıma dayanır. Şok, karmaşıklığa ve ayrıntılara daha dikkatli ve şüpheciliğe daha açık olduğu için daha iyi bir zihin durumu yaratabildiği için değerli olabilir. Önemli olan psikolojik gelişimdir. 

Ruh halimiz veya algılarımızda başka ayarlamalar yapmaya çalıştığımızda şok bizim için az şey ifade edebilir. Şüphe ve kaygıya bürünüp akıllıca bir güvenceye ihtiyaç duyabiliriz. Karmaşıklık labirentinde kaybolabilir ve basitleşmeye ihtiyacımız olabilir. Çok karamsar olabilir ve cesaretlendirilmeye ihtiyacımız olabilir. Şok, birincil sorunumuzun gönül rahatlığı olduğu varsayımıyla taraftarlarını memnun eder. Ancak nihayetinde; zayıf düşünceye, çekingen veya cahil tepkilere ya da ruhun anlamsızlığına sınırlı bir tepkidir bu. 

Bu eksiklikleri ele almanın bir başka yolu da geçmişi daha derin bir şekilde anlamaktır. Vittore Carpaccio’nun The Healing of the Madman adlı tablosunda (o zamanlar ahşaptan yapılmış olan) Rialto Köprüsü’nün yeniden inşa edilmeden önce nadir görülen bir görselini sunuyor. Bu nedenle, bu görselin 1500 yılları civarı Venedik mimarisi hakkında bilgilendirecek çok şeyi vardır. Aynı zamanda tören alayları, dinin önde gelen sivil rolü (ve ticaretle kesişimi), soyluların ve gondolcuların nasıl giyindiği, sıradan insanların saçlarını nasıl taradığı ve çok daha fazlası hakkında oldukça bilgi vericidir. Ayrıca ressamın geçmişi nasıl hayal ettiğine dair fikir ediniriz; tasvir edilen tören, tablonun boyanmasından 100 yıl önce gerçekleşmiştir. Sanat ekonomisi hakkında bir şeyler öğreniyoruz; bu tablo zengin bir ticari kardeşlik tarafından yaptırılan bir serinin parçasıdır. Daha az bilimsel bir şekilde açıklamak gerekirse, geçmiş bir dönemin görsel olarak ortaya çıktığı bu zenginlik, ahşap köprüden geçmenin, kapalı gondolda kanallar boyunca sallanmanın ve mucizelere olan inançla devlet ideolojisinin ilişkili olduğu bir toplumda yaşamanın nasıl bir şey olduğunu hayal etmemizi sağlar. 

Bu tür tarihsel bilgilere çeşitli nedenlerle değer vermekteyiz: çünkü atalarımız ve onların nasıl yaşadıkları hakkında daha fazla bilgi edinmek istiyoruz ve geçmişteki bu insanları ve onların kültürlerini bir şekilde anlamayı umuyoruz. Ancak bu çabalar bizi sonunda, sanatla ortaya çıkan tarihi görmekten yararlanabileceğimiz tek bir fikre döndürüyor. Başka bir deyişle, tarihsel yaklaşım, konuyu unutmaya ya da reddetmeye meyilli olsa bile sanatın değerinin terapötik yani iyileştirici olduğunu inkâr etmez. Bu, sanatın iyileştirici faydası fikrine karşı (kibarca söylemek gerekirse) bilimsel direnişin ironisidir. Erudition yalnızca bir amaca yönelik bir araç olarak değerlidir, bu da mevcut ihtiyaçlarımıza ışık tutmaktır. 

Başka bir yaklaşım ise sanatı gerçekliğin betimlemesinde bir dizi keşif veya yenilik olarak görmesidir. Sanatı bilimsel bir yolla değerlendirirsek, tıpkı tarihteki kaşifleri ve mucitleri yücelttiğimiz gibi (Amerika’yı kim keşfetti, İlk buhar makinesini kim yaptı?) yeni tekniklere öncülük eden sanatçıları da yetiştiriyoruz. Leonardo da Vinci bu görüşe göre çok önemlidir, çünkü o ana hatları kullanmadan şekilleri göstermek için sanatsal teknik olan Sfumato’nun ilk uygulayıcılarından biridir. 

Cezanne’ın yaklaşımı sofistike meraklılara o kadar tanıdık gelir ki tekniğinin bizim için değeri hakkında çok az şey açıkladığını belirtmek neredeyse utanç verici görünüyor. Bir buluşun değeri, yalnızca getirdiği gerçek faydalar açısından dışarıdan değerlendirilebilir. Teknik tartışmalar yalnızca tasarım veya üretim metotlarındaki değişiklikleri ortaya çıkarır. Yeni yöntemler sadece kendi başlarına yeterince iyi değillerdir; sadece eski yöntemlerden daha iyi olduklarına inanmak için nedenlerimiz varsa iyilerdir. Dolayısıyla, sanatın teknik görüşü hakkında üstü kapalı bir varsayım vardır; söz konusu eserlerin bizim için faydalı olduğunu varsayar. Bunun neden böyle olması gerektiğini açıklamaz, ancak tıpkı tarihsel yaklaşım gibi değerini hafife alır. Teknolojik ilerlemeler, sanat formuna yeni veya geliştirilmiş iyileştirici kaynaklar getirdikleri ölçüde değerlidir. 

Eğer ki birisi Hegel ile sanatın fikrin veya bir idealin hislerimize hitap eden bir sunumu olduğu konusunda hemfikir olursa böyle bir sunumun neden değerli olduğunun açıklanmasının gerekliliği devam eder. Sorunlarımızın veya özlemlerimizin doğası nedir? Sanat ihtiyacımız olan bir şey midir?

Terapötik (iyileştirici) tez, sanatın değeri hakkındaki başka bir fikir değildir; bu değerin açıklanabileceği tek alana ev sahipliği yapmaktadır: Sanatın hayatımızı iyileştirme kapasitesi. 

Sanat, kötü hafızanın çaresi olabilir: Sanat, deneyimlerimizin meyvelerini akılda kalıcı ve yenilenebilir kılar. En iyi iç görülerimizi iyi durumda tutmak ve bunları açıkça ulaşılabilir hale getirme mekanizmasıdır. 

Umut sağlayıcı olabilir: Sanat, bizi umutsuzluğa karşı güçlendirerek hoş ve teselli edici şeyleri göz önünde bulundurmamızı sağlar. 

Onurlu bir keder kaynağı olabilir: Sanat bize zorluklarımızı asil bir varoluşun bir parçası olarak kabul etmemiz için kederin iyi bir hayattaki meşru yerini hatırlatır.

Dengeleyici bir vekil olabilir: Sanat, iyi niteliklerimizin özünü alışılmadık bir netlikle kodlar; doğamızı yeniden dengelemeye ve bizi en iyi imkanlarımıza yönlendirmeye yardımcı olmak için iyi niteliklerimizi önümüzde tutar.

Kendini tanımaya yönelik rehber olabilir: Sanat, hayatın merkezinde ama kelimelere dökülmesi zor olanı belirlememize yardımcı olabilir. Görsel sanat, kendimizi tanımamıza yardımcı olur.

Deneyimlerin genişlemesine yönelik bir rehber olabilir: Sanat, bize iyi organize edilmiş formlarda sunulan son derece sofistike bir deneyim birikimidir. Kendimiz ve dünya hakkındaki fikirlerimizi genişleterek diğer kültürlerin seslerini duyabiliriz. İlk başta, birçok sanat sadece “diğer, öteki” gibi görünür ama bizi zenginleştirecek bir şekilde o sanatı da kendi sanatımız olarak varsayabileceğimiz fikirler içerdiğini keşfederiz. 

Yeniden duyarlılık aracı olabilir: Sanat bizi çevremizdeki alışılagelmiş şeylerden kurtarır. Duyarlılığımızı geri kazanıp yeni yollara daha aşina şekilde bakarız. Ayrıca sanat bize yenilik ve cazibenin tek çözüm olmadığı hatırlatır.

Örneğin, Tischbein’in ‘Roma’daki Odasının Penceresinde Goethe’sini düşünün. Büyük adamı arkadan görüyoruz: dışarı doğru eğilirken bir terlik ayağından kazayla düşüyor ve odanın loş serinliği ve sokağın parlak güneş ışığı güçlü bir zıtlık oluşturuyor. Bazıları bu çalışmayı tatilde öğrenilen dersleri korumaya yönelik bir girişim olarak görebilir. Evden ve işten uzakta, sıcak güneyde bulunan Goethe, kendisinin (çoğu gezgin gibi) biraz farklı ve bir şekilde daha iyi bir versiyonuna dönüştü. Çizim, benliğin iyi halini anımsamaya ve tanıdık bir çevreye döndüğünde bunu daha belirgin ve daha kolay erişilebilir hale getirmeye çalışır. Önemli olan, Roma’nın kimin orada neye dönüştüğünü gösterebilecek derecede ilginç olduğunu hatırlamak için fazla bir şeyin olmaması. Goethe, İtalyan havasını Weimar’a zorlukla geri döndürebilmiştir; Yapabileceği şey, doğasına ve uzaktayken kazandığı ihtiyaçlarla ilgili iç görüye tutunmaktı. Bu nedenle, Trastevere’deki bir pansiyonun duvarlarında bu tür görüntülerle karşılaşma oranının, rahatlatıcı niteliklere daha çok ihtiyaç duyulan bir metropolde bir metro istasyonunda olduğundan daha fazla görülmesi üzücü.

‘Deniz Kenarında Kayalık Resif’te Caspar David Friedrich, bir ruh hali uyandırmak için çarpıcı, pürüzlü bir kaya oluşumu, kenarda bir sahil şeridi, parlak ufuk, uzak bulutlar ve soluk bir gökyüzü kullanmıştır. Doğanın temel güçleriyle, insandan uzakta, uykusuz bir gecenin ardından, şafaktan önceki saatlerde yürüdüğümüzü hayal edebiliriz. Gökyüzünün alt kısmı biçimsiz ve boştur, saf gümüşi bir hiçliktir. Ancak bunun üstünde, alt taraflarından ışığı yakalayan ve kaygılarımıza kayıtsız, anlamsız, fani bir şekilde geçen bulutlar vardır.

Doğa imgesi, doğrudan insan ilişkilerine veya günlük yaşamın stres ve sıkıntıları anlamına gelmez. Onun görevi, zamanın ve uzayın büyüklüğünün keskin bir şekilde bilincinde olduğumuz bir zihin durumuna erişimimizi sağlamaktır. Bu eser üzücüden ziyade kasvetlidir; sakin, ama umutsuz değildir. Ve bu zihin durumundayken, daha romantik bir şekilde ifade etmek gerekirse, o ruh halindeyken kendimizi, sanat eserlerinde sık sık olduğu gibi, yoğun, inatçı ve belirli kederlerimizle başa çıkmak için daha donanımlı buluruz.

Sanatın değerinin terapötik yani iyileştirici terimlerle anlaşılması gerektiği fikri yeni değildir. Aslında, kökeni Aristoteles’in şiir ve drama üzerine felsefi düşüncelerine dayanan sanat hakkında en kalıcı düşünme biçimidir. Poetika adlı kitabında Aristoteles, trajik dramın yaşam deneyimimizi şekillendirmeye yardımcı olan iki duygu olan korku ve acıyı deneyimleme şeklimizi yükseltebileceğini savunmuştur. Bunun anlamı şudur: sanatın görevi gelişmemize yardımcı olmak, Aristoteles’in deyimiyle “erdemli” olmak, yani zorlu şartlarda bile yaşamakta iyi olmaktır. 

Bu sanat anlayışı son yıllarda değişti, ancak sanatın değeri hakkında en mantıklı yaklaşım budur. Gördüğümüz gibi, diğer yaklaşımlar, inkâr etseler bile, bunu kabul etmelidir. Sanatı terapötik bir bakış açısıyla ele almak, derinliği terk etmek değil, onu kucaklamak ve sanatı modern kültürde ve modern yaşamda merkezi bir yere götürmektir.

John Armstrong, bir filozof ve Melbourne Üniversitesi’nde rektör yardımcısının kıdemli danışmanıdır; Phaidon tarafından Ekim ayında yayınlanan Art as Therapy’nin Alain de Botton ile ortak yazarıdır.

Çeviren: Duygu Demiröz

Düzenleyen: Kübra Kavasçinay

Kaynak: City-Journal

Leave a comment