Taştan oyulmuş bir turizm merkezi ve kaderin uğursuz oyunu. 

Bu yazın son haftalarında Güney Dakota’daki Rushmore Dağı Anıtı’nı görmeye giden binlerce turist, her yıl ABD başkanlarının dünyaca ünlü heykellerini ziyaret eden 3 milyon turist arasında yer alacak. Bu ziyaretlerinde “demokrasinin mabedinde”, dalgalanan bayrakların altındaki mermer güvertede dururken çoğunun vatanseverlik duygusuyla göğüsleri kabaracak.

Bu tarihi mekan, Ulusal Park Hizmeti’nin deyimiyle Amerikalılara “tüm Amerikalıların ortak zengin kültürüyle burun buruna olmalarını” sağlayan bir fırsat yaratıyor.

Taştan oyulmuş bu çehreler yüz binlerce fotoğrafa, kitaba, seyahat reklamları ve dergilerine konu olmuş, aynı zamanda iki dönem boyunca Amerika posta pulu ve Güney Dakota’nın araç plakaları üzerine basılmış (“Büyük yüzler. Güzel yerler”) ikonik Amerikan tarihi eserleri arasında yer alıyor.

Fakat Rushmore Dağı Anıtı’nın hikayesi ortak demokrasi idealinden son derece uzak. Bazıları Black Hills’teki bu yapıtları, daha çok toprak ve altın arayışıyla batıya yönelen beyaz yerleşimcilerin işini kolaylaştırmak amacıyla Amerikan ordusunun çevrede bulunan tüm yerli kabilelere karşı başlattığı yıkıcı savaşların göstergelerinden biri olarak görür.

Koloni döneminde de olduğu gibi, bu yeni soluklu ülkenin genişleme politikası “Açık Kader” denilen ve Avrupalı-Amerikalıların kıtada istedikleri her yeri almalarının Tanrı iradesiyle kendilerine tanınmış bir hak olduğunu belirten bir üstünlük fikrine dayanıyordu.

1941 yılında tamamlanan Rushmore Dağı Anıtı, başka türlü gidilmesi için hiçbir sebep olmayan, merkezden uzak bir alanı bir turizm merkezi haline getirerek yapılışının asıl amacını gerçekleştirme konusunda büyük bir başarı sağladı.

Rushmore heykelleri yerli kabilelere ait olan ve kabileler tarafından kutsal sayılan, fakat Amerika Yüksek Mahkemesinin 1980 yılında da kabul ettiği gibi kendilerinden zorla alınmış bir alanın üzerine, tanınmış bir Ku Klux Klan üyesi tarafından oyulmuştu.

2012 yılında bir Birleşmiş Milletler insan hakları yetkilisi, Black Hills’in (“Paha Sapa”) yerli Lakota halkına geri verilmesini savunmuş, hak sahibi kabilelerin faizli bir hesap üzerinden 1 milyar dolara yakın bir miktarı kabul etmeleri gerekip gerekmediği üzerine bir tartışmayı yeniden alevlendirdi. Hakim görüş ise kabilelerin toprakları istediği yönündeydi, dayanağı da 1973’te Minneapolis merkezli Amerika Yerli Hareketi’nin yakınlardaki Wounded Knee kasabasındaki işgal eylemiydi.

Rushmore Tepesi başkanları elbette tarih anlatımında el üstünde tutuluyor; ABD’yi inşa etmeye yönelik katkıları, ilkokul çocuklarına varana kadar herkes tarafından fazlasıyla belgelenip kutsandı.

Fakat dördü de koyu tenli insanlar üzerinde tahakkümü destekledi ve kendileri de bunu uyguladı.

George Washington ve Thomas Jefferson köle sahibiydi.

Abraham Lincoln köleleri serbest kıldı fakat batı bölgelerdeki Kızılderili kabilelerin yok edilmesini de destekledi ve 1862’de Minnesota Nehri kıyısındaki savaşta işledikleri iddia edilen suçlarından dolayı 38 Dakota yerlisinin Mankato’daki idamını onaylayarak Amerika’nın bugüne kadarki en büyük toplu infazının altına imzasını attı.

Teddy Roosevelt “The Winning of The West” [Batının Kazanılması] kitabında şöyle yazmıştı: “En iyi Kızılderili ölü Kızılderilidir diyecek kadar ileri gitmem ama on Kızılderiliden dokuzu tam da böyle…”

Black Hills hikayesinin birçok başlangıç noktası bulunuyor fakat Minnesota’nın Dakotaları da dahil olmak üzere tüm Ova kabilelerini yurtlarından eden asıl olay, 1803’da Louisiana’nın satın alınmasıyla batıya doğru yerleşimin açılması olmuştur.

Tarım imparatorluğu öngörüsünü gerçekleştirmek için toprakları genişletmeye kararlı olan başkan Jefferson, Fransa’nın İngiltere ve diğer ülkelerle sürdürdüğü savaşlardan dolayı acil nakit paraya ihtiyacı olan Napoleon ile anlaşma yaptı. ABD Fransızlardan, yaşadıkları toprakların Fransız yönetiminden Amerikan yönetimine geçtiğinden habersiz olan yaklaşık 600,000 yerlinin yaşadığı tahmin edilen bölgenin haklarını satın aldı.

“Kızılderili Savaşları” denen şey; Amerikan Ordusunun ABD’nin yayılmacı politikasını, ezelden beri yaşamış oldukları yerde kalmak isteyen yerli kabileleri yok ederek saldırgan bir şekilde uygulamasıydı. Kızılderililer, bundan sonraki kanlı savaşların neredeyse hepsini kaybetti.

Sioux olarak da bilinen Minnesota Dakotalarının aksine Black Hills ve Powder River Basin bölgelerinin Lakotaları, bilinçli ve kararlı bir lider olan Kızıl Bulut tarafından yönetilen tecrübeli savaşçılardı. Bu grup, bölgelerini ihlal eden arabalar dolusu altın arayıcı ve öncüye karşı başarılı bir savaş sürdürdü.

Kızıl Bulut’u buradan çıkarmayı başaramayan Amerikan Ordusu, 1868 yılında Fort Laramie Anlaşması’yla Black Hills de dahil olmak üzere Güney Dakota’nın Missouri Nehri’nin batısında kalan kısmının tamamı ile Kuzey Dakota ve Nebraska’nın bir kısmını da kapsayan yaklaşık 243 milyon km2 genişliğindeki bir alanda Lakotalara özerklik verdi. Aynı zamanda Lakota halkı, doğu Wyoming ve Montana’daki oldukça geniş bir alanda göç eden bufaloları avlamaya devam edebilecekti.

Fakat kabile anlaşmalarında her zaman olduğu gibi ABD anlaşmadan hemen sonra, anlaşmada Sioux Kızılderilileri Rezervi’ne küçük ölçekli istilalara göz yumarak Fort Laramie’deki vaatlerini gerçekleştirmeyeceğini gösterdi.

Laramie’den yalnızca altı yıl sonra George Custer, Fort Lincoln’den (günümüzdeki Bismarck, Kuzey Dakota) çıkıp kendilerine rota ve kale alanı sağlayabilecek bölgeler keşfetmek için Black Hills’e keşif düzenleyen bir Amerikan Ordusunu komuta ediyordu. Bu keşif bilinçli şekilde planlanan provokatif bir anlaşma ihlaliydi.

Diğer bir görev ise altın varlığını incelemekti ve bu da anlaşmanın sonunu hızlandırdı. Custer ümit dolu şekilde altın bulunduğunu ilan etti ve böylece Amerika’nın kontrol altında tutmamayı tercih ettiği binlerce madenci bölgeye akın etti.

Black Hills’in satın alınmasına yönelik başarısız bir girişimden sonra ABD, bölgedeki zenginliklere sahip olmak için Lakota halkını bölgeden çıkarmaya daha kararlı hale geldi. Çılgın At ve Oturan Boğa’nın azılı direnişi, çoğunlukla Minnesota Fort Snelling’den getirilen, ağır silahlara ve yeterli tedariğe sahip birlikler tarafından alt edildi.

Fevri biri olan Custer her türlü savaştan hoşlanıyordu ancak kendisine özgü bu umursamaz saldırganlığı 1876’da Little Bighorn’da birliklerinin yok edilmesiyle sonuçlandı. “Son kahramanca direniş” haberleri Amerikan birliklerinin savaş azimlerini artırdı; öyle ki artık gizlemeye gerek duymadan tüm köyleri yakıp yıkıyor, kabilelerin temel besin maddesi olan bufaloları topluca öldürerek direnenleri açlığa terk ediyorlardı.

Savaşın sonunda, “galip gelen” Amerika ilk önce Black Hills’i ve geniş tampon bölgeleri eline alarak Sioux Kızılderili Rezervi’ni birçok parçaya ayırdı. Lakota halkı Güney Dakota’nın güney sınırındaki Pine Ridge Kızılderili Rezervi gibi çoğunlukla elverişsiz alanlarda yaşamaya zorlandı.

Sonraki birkaç yıl boyunca Amerika dikkatini Navajo ve Apache gibi dağınık batı kabilelerini rezervlere doldurmaya yöneltti. Bu süreç de Ova savaşları ve koloni Amerikasında yaşayan Amerikan Yerlilerine uygulanan “etnik temizlik” kadar vahşiydi. Fakat korku salan Ordu sonunda Güney Dakota’ya geri dönecekti.

Lakota halkı da ölülerini dirilterek kaybettikleri alanlarını geri almalarına yardım edeceklerine inandıkları ruhani “Hayalet Danslarına” yönelmişti. Düşman kurşunlarını def edeceğine inandıkları beyaz kıyafetler içinde çılgına dönmüş şekilde yaptıkları dönme hareketinden cesareti kırılan yerleşimciler, Ordu koruması talep etti.

1890’da amansız bir Aralık gününde, bir Amerikan süvari birliği hayalet dansı yapan bir grup Lakota’nın yolunu kesti ve ellerindeki az sayıda silahı toplama girişiminde bulundu. Bu sırada bir silah sesi duyuldu ve panikleyen askerler her bir yandan ateş açarak silahsız 150 erkek, kadın ve çocuğu öldürdükten sonra daha birçok silahsız Lakotayı infaz etmeye başladı.

Wounded Knee Katliamı olarak bilinen katliam (ilginç bir şekilde Amerika bu katliamı “savaş” olarak adlandırdı ve savaştaki “kahramanları” madalyayla ödüllendirdi) Amerika’nın kıtadaki tüm yerli kabileleri bastırmak için yaptığı uzun soluklu, şiddet dolu seferlerinin sonuncusuydu.

Açık Kader bazılarının “Amerikan istisnacılığı” olarak devam ettiğini düşündüğü uzun ve uğursuz bir tarihe sahip.

Wounded Knee’den otuz yıl sonra, 1923’te Güney Dakota’da bir turizmci Black Hills’te büyük heykeller yapılmasını temel alan bir fikir ortaya attı. Fikrini gerçekleştirmek için, bir önceki çalışması üyesi olduğu Ku Klux Klan’ın toplanma yerlerinden biri olan Georgia’daki Stone Mountain kasabasının yanındaki dağda yaptığı oyma resimdi.

Fikir Borglum’un hoşuna gitti ama o daha büyük bir şeyler yapmak istiyordu. Başta teklif edildiği gibi Kızıl Bulut’un da dahil olduğu Batı kahramanlarının heykelini yapmak yerine, Borglum ünlü ABD Başkanlarının büstünü yapma planını öne sürdü. Bugün bildiğimiz Rushmore Dağı Anıtı’nın yapımı 1927 yılında başladı ve 14 sene sürdü.

Eğer ziyaret ederseniz, Black Hills’de görecek çok şey var: Şeytan Kulesi, Lakota kahramanı Çılgın At’ın yapımı devam etmekte olan heykeli, muhteşem bir park alanı ve tarihi Deadwood. Çorak Topraklar’a küçük bir gezinti ya da belki sıcaktan bunalmış turistler için ücretsiz buzlu su vermek için kurulmuş Wall Drug’da geçirilecek birkaç saat sizin için eğlenceli olabilir.

Rushmore Dağı Anıtı’nda, bu heykellerin güneş görme süresi maksimum olacak şekilde yapıldıklarını öğrenebilirsiniz ki bu bile zalimce bir ironidir; dört başkanın yüzü (beyaz fatihler) güneydoğuya, yenilen Lakotaların kutsal saydıkları ve yasal olarak hala onlara ait olan Paha Sapa’nın gölgesinde unutulmuş ve fakirlik içinde bir yaşam sürdürdükleri rezerve dönüktür.

O karanlık gölgelerin altında ise Wounded Knee uzanıyor.

 

Yazar: Ron Way

Çevirmen: Nisrem Akciğer

Kaynak: Star Tribune