Ruhun Jungcu modeli

Ruhun Jungcu modeli

Modern psikoloji üzerinde çok az insanın Carl Jung kadar etkisi olmuştur ve bu yüzden Jung’adışa dönüklük ve içe dönüklükarketipler, modern rüya analizi ve kolektif bilinçdışı gibi kavramlar için teşekkür etmeliyiz. Jung tarafından türetilen psikolojik terimler arketipi, karmaşıklığı, eşzamanlılığı içerir ve onun çalışmalarından, günümüzde kişilik testleri için popüler bir kaynak olan Myers-Briggs Tip Göstergesi (MBTI) geliştirilmiştir.

Jung’un en önemli eserlerinden biri, şu şekilde açıkladığı ruh üzerine derinlemesine analiziydi: “Ruhla, bilinçli olduğu kadar bilinçsiz de tüm psişik süreçlerin bütünlüğünü anlıyorum”. Bu eserinde Jung, bu kavramı genellikle yalnızca bilinçli beynin süreçleriyle sınırlı olan geleneksel zihin kavramından ayırdı.

Jung, ruhun beden gibi, sürekli gelişim için çabalarken karşıt nitelikler arasında bir denge sağlamaya çalışan, kendi kendini düzenleyen bir sistem olduğuna inanıyordu ve bu sürece bireyselleşme adını verdi.

Jung, ruhu, metaforik anlamda kişileştirilmiş kompleksler ve arketipik içeriklerle bileşen, parçalara bölünebilen ve bütüne katkıda bulunan ikincil benlikler gibi işleyen bir şey olarak gördü. Ruh kavramı şu şekilde parçalanmıştır:

Ego

Jung’a göre ego, bilinç alanının merkeziydi, bilinçli farkındalığımızın bulunduğu aklın, kimlik ve varoluş duygumuzun parçasıydı. Bu kısım, düşüncelerimizi, hislerimizi, duyularımızı ve sezgilerimizi düzenleyen ve zihne erişimi düzenleyen bir tür “komuta merkezi” olarak görülebilir. Bu kısım, iç ve dış dünyaları birbirine bağlar, böylece bizim, dışımızla nasıl ilişki kurduğumuzu oluşturur.

Jung’a göre bir kişinin dış dünya ile nasıl ilişki kurduğu, dışa dönüklük veya içe dönüklük seviyesine ve düşünme, hissetme, duyum ve sezgi işlevlerini nasıl kullandığına göre belirlenir. Bazı insanlar, diğerlerine göre bu yönlerden bir veya ikisinden daha fazlasını geliştirmiştir, bu da çevrelerindeki dünyayı nasıl algıladıklarını şekillendirir.

Egonun kökeni, beyin çeşitli deneyimlerine anlam ve değer katmaya çalışırken erken gelişim sürecinde oluştuğu benlik arketipinde yatmaktadır.

 Ego, benliğin sadece küçük bir parçasıdır; fakat Jung, bilincin seçici olduğuna ve egonun, benliğin çevreden en alakalı bilgiyi ve ona göre bir yön seçen parçası olduğuna, geri kalan bilgilerin bilinçdışına gömüldüğüne inanıyordu. Bu nedenle, daha sonra rüya veya imgeler şeklinde ortaya çıkabilir ve böylece bilinçli zihne girebilirdi.

Kişisel bilinçaltı

Kişisel bilinçaltıkolektif bilinçdışı ile kişinin kişisel gelişimi arasındaki etkileşimden kaynaklanır ve Jung tarafından şu şekilde tanımlanır:

“Bildiğim, ama şu anda düşünmediğim her şey; bir zamanlar bilincinde olduğum ama şimdi unuttuğum her şey; duyularım tarafından algılanan ama bilinçli zihnim tarafından not edilmeyen her şey; istemeden ve dikkat etmeden hissettiğim, düşündüğüm, hatırladığım, istediğim ve yaptığım her şey; içimde şekillenen ve bir gün bilince gelecek olan tüm gelecek şeyler; bütün bunlar bilinçdışının içeriğidir… Bunların yanı sıra, acı veren düşünce ve duyguların az ya da çok kasıtlı tüm baskılarını da dahil etmeliyiz. Bu içeriklerin tamamına ‘kişisel bilinçdışı’ diyorum.”

Freud’un aksine, Jung, baskıyı bilinçdışının tamamından çok yalnızca onun bir unsuru olarak gördü. Jung ayrıca bilinçdışını gelecekteki potansiyel gelişimin evi, henüz gelişmemiş ögelerin bilinçli bir formda birleştiği yer olarak gördü.

Kompleksler

Jung’a göre kompleksler, anıların, duyguların, algıların ve isteklerin kalıpları, deneyimle ve bir bireyin bu deneyime verdiği tepkilerle oluşan kalıplar etrafında merkezlenen bilinçdışı zihinde temalı organizasyonlardır. Freud’un aksine, Jung, bireylerin basitçe çekirdek bir cinsel komplekse sahip olmasına değil de komplekslerin çok çeşitli olabileceğine inanıyordu.

Kompleksler genellikle oldukça otomatik bir şekilde davranırlar ve bu da kişinin kendisinden kaynaklanan davranışın kendi kontrolü dışında olduğunu hissetmesine yol açabilir. “Deli” olarak yanlış etiketlenen ve akıl hastası olan insanlar genellikle düzenli ve belirgin bir şekilde devralan komplekslere sahiptir.

Kompleksler , kolektif bilinçdışından güçlü bir şekilde etkilenir ve bu yüzden, arketip unsurlara sahip olma eğilimindedirler. Sağlıklı bir bireyde, kompleksler nadiren olarak görülür ve aslında, gelişimin gerçekleşebilmesi için egonun tek taraflı kanılarını dengelemek oldukça önemlidir. Ancak kişi zihnen huzursuzsa ve kendini kontrol edemiyorsa (bu durumlar arasında ayrışma yaşayanlarda görüldüğü gibi), kompleksler bariz olabilir ve daha fazla sorun haline gelebilir. Böyle durumlarda ego zarar görür ve bu nedenle onlara tam ve asi bir yaşam veren kompleksleri ses yansıması yoluyla kullanacak kadar güçlü değildir.

Bu tür insanları tedavi etmek için Jung, kişilerin yalnızca geçmişleriyle uğraşmaktan çok gelecekteki gelişmelerine baktı; başarmayı umut ederek semptomların ne anlama geldiğini bulmaya çalıştı ve onlarla bu açıdan çalışmaya başladı.

Kolektif bilinçdışı

Kolektif bilinçdışı teorisi, Jung’un eşi benzeri olmayan teorilerinden biridir; Jung, zamanındaki çoğu insanın aksine, bir bireyin doğasındaki tüm unsurlarının doğuştan var olduğuna ve (onları oluşturan ortamdan ziyade) kişinin çevresinin onları ortaya çıkardığına inanıyordu. Jung, insan hayatının gidişatını belirleyecek, önceden var olan bir “plan” ile doğduklarını anlamıştı; bu konu o zamanlar tartışmalı olsa da, hayvanlar aleminde, çevrelerine benzersiz bir şekilde uyarlanmış bir davranış repertuarıyla doğan çeşitli türlere dair kanıtların miktarı sayesinde bugün oldukça geniş bir şekilde destekleniyor. Jung’un insan davranışlarını ön plana çıkardığı gibi, hayvanlarda da bu davranışların çevresel uyaranlar tarafından harekete geçirildiği gözlemlenmiştir. Jung’a göre, “arketip terimi, kalıtsal bir fikri ifade etmek için değil, bundan ziyade bir civcivin yumurtadan çıkışına, kuşun kendi yuvasını kurmasına, bir tür yaban arısına karşılık gelen tırtılın hareketlendirici gangliyonunu sokması ve yılanbalıklarının Bermudalara giden yolu bulması” şeklinde ifade etmiştir. Başka bir deyişle bu, bir ‘davranış modeli’dir. Arketipin bu yönü, tamamen biyolojik olanı, bilimsel psikolojinin gerçek ilgisidir.

Jung, bu planların, ebeveynlerimiz ve diğer akrabalarımız, büyük olaylar (doğumlar, ölümler vb.) ve doğadan ve kültürlerimizden kaynaklanan arketipler (ay, güneş, su, ateş vb. yaygın semboller ve elementler) gibi hayatımızdaki çeşitli arketiplerden güçlü bir şekilde etkilendiğine inanıyordu. Tüm bunlar psişede ifade bulmak için bir araya gelir ve hikayelerimize ve masallarımıza sıklıkla yansıtılır.

Jung, kişiliğin sahip olduğu biyolojik temele rağmen, ruhsal olanı reddetmeyip; aynı zamanda ruhu büyük ölçüde etkileyen karşıt bir ruhsal kutupluluk olduğunu kavradı.

Benlik

Jung’a göre Benlik, tüm potansiyeliyle birlikte ruhun tamamıydı. Benlik, ruhun ileriye bakan, doyum ve bütünlüğe doğru giden dürtüyü içeren kısmıdır. Burada Benliğin, bireyin bireyselleşme sürecini, tam potansiyeline ulaşma arayışını yönlendirdiği söyleniyordu.

Bu alanda Jung’un bir kez daha Freud’la yollarının çakıştığı görülüyor; Freudyen teoride ego, yukarıdaki süreçten sorumludur ve bir kişinin bireysel psikolojisinin üzerinde döndüğü ekseni oluştururken, Jung teorisine göre ego, benlikten yükselen (sonsuz derecede daha karmaşık) yalnızca bir parçadır.

Persona

Jung, Persona’nın, kişiliğin “adaptasyon veya kişisel çıkarlar nedenleriyle” ortaya çıkan bir unsuru olduğunu söyledi. Çeşitli durumlarda (işte veya ailenize gösterdiğiniz yanınız gibi) taktığınız belirli “maskeleriniz” varsa, bu bir personadır. Çeşitli durumlarda hiç zorlanmadan sosyal olarak etkileşimde bulunmamızı sağlayan kısım olan persona, egonun “halkla ilişkiler” parçası olarak görülebilir.

Ancak, karakterleriyle çok güçlü bir şekilde özdeşleşen insanlar- “ünlü” olduğu için kendisiyle fazla ilgilenen insanlar, işkolikler veya etrafındaki herkesi küçümseyen akademisyenler- bazı problemlerle karşılaşabilirler. Yukarıda belirtilenleri yapmak, bireyin kişisel gelişimini büyük ölçüde engelleyebilir, çünkü benliğin diğer yönleri o zaman düzgün bir şekilde gelişemez ve genel büyümeye zarar verir.

Persona genellikle bir kez öğretmenleri, ebeveynleri ve diğer otorite figürlerini memnun etmek isteyen insanların parçalarından büyür. Bu nedenle, sadece kişinin en iyi niteliklerini somutlaştırmaya yönelir ve “Gölge”yi oluşturmak için Persona ile çelişen olumsuz özellikleri terk eder.

Gölge

Jung’un Gölge olarak adlandırdığı şey, hoşlanmadığımız ya da görmezden gelmeyi tercih ettiğimiz özelliklerden oluşur. Kolektif bilinçdışından da büyük ölçüde etkilenen ruhun bu kısmı bir karmaşa biçimidir ve genellikle bilinçli zihin tarafından en ulaşılabilir olan bir komplekstir.

Jung, Gölge’nin amaçsız ya da haksız olduğuna inanmadı; “ışığın olduğu yerde gölge de olması gerektiğini” hissetti ki bu, Gölgenin tüm ruhu dengelemede oynayacağı önemli bir role sahip olduğunu belirtir. İyi gelişmiş bir gölge tarafı olmadan, bir kişi kolayca sığ olabilir ve başkalarının fikirleriyle aşırı derecede meşgul olabilir. Herhangi bir iyi romanın olay örgüsünü ilerletmek için çatışma ne kadar gerekliyse, kişisel gelişimimiz için aydınlık ve karanlık taraflar da gereklidir.

Jung, Gölgelerine doğrudan bakmak istemeyen birçok insanın, gölgelerini başkalarına yansıttığına inanıyordu ve bu da başkalarında genellikle dayanamayacağımız niteliklere sahip olduğumuz ve görmek istemediğimiz anlamına geliyordu. İyi bir birey olarak büyümek için kişi, Gölgesine karşı böylesine kasıtlı olarak yapılan körlüğü bırakmalı ve onu Persona ile dengelemeye çalışmalıdır.

Anima ve animus

Jung, anima ve animusu, anima bir erkekte ve animus bir kadında olmak üzere, ruhun karşı cinsel arketipleri olarak tanımlamıştır. Bunlar, bireysel deneyimlerin feminin ve maskülin arketiplerinin yanı sıra, karşı cinsten (bir ebeveynden başlayarak) bireylerle olan deneyimlerden de oluşur ve kişinin başka türlü muhtemelen tek taraflı cinsiyet deneyimini dengelemeye çalışır. Gölge gibi, bu arketipler yalnızca daha idealize edilmiş bir biçimde yansıtılma eğilimindedir; kişi, ilk bakışta aşk olgusunu açıklayarak, potansiyel bir eşteki anima veya animusun yansımasını arar.

Jung, erkekliği ya da kadınlığı toplumsal cinsiyet açısından “üstün” olarak (erkekliği tercih eden birçok çağdaşlarının aksine), fakat yalnızca ışık ve gölge gibi birbirini dengelemesi gereken, bir bütünün iki yarısı olarak gördü.

Bireyleşme

Jung’a göre, bireyleşme, insan ruhunun her zaman denediği bir bütünlük arayışı, eşsiz bir birey olarak kendisinin bilincine varma yolculuğudur ama buradaki eşsiz olma, diğer insanlardan daha az ya da çok değil herkes gibi eşsiz olma anlamındadır.

Jung, insan psikolojisinde çatışmanın önemini ele almadı; çatışmanın esas ve gelişim için gerekli olduğunu düşünüyordu. Dış dünyanın zorluklarıyla ve kendi birçok iç zıtlığıyla uğraşırken kişi yavaş yavaş daha bilinçli, aydınlanmış ve yaratıcı hale gelir. Bu çatışmaların üstesinden gelmenin sonucu, Jung’un bir çatışmanın tüm taraflarında adaletin sağlandığı yeni bir yöne katkıda bulunacağını hissettiği bir “sembol” idi. Bu sembol, rasyonel düşünceden çok bilinçdışının bir ürünü olarak görülüyordu ve dönüştürücü bir etken olarak çalışmalarında hem bilinçli hem de bilinçsiz dünyaların yönlerini taşıyordu. Jungcu psikoloji için çok önemli olan bu dönüşümden kaynaklanan gelişme, bireyleşme sürecidir.

Yazar: Journal Psyche 

Kaynak: Journal Psyche

Çeviren: Beyzanur Sarıcaoğlu

Düzenleyen: Büşra Sena Abacık

Leave a comment