01 Haziran 2014

Yüzünde en ufak bir tebessüm bile olmayan kadın, kadının yanında yatan bebek, yanan gazete parçaları, kravatlı adamın tasmasını tuttuğu minik maymun… Bu kadarla da bitmiyor: Geçit töreni bir sokak köpeği, fare ve tavşan ile devam ediyor. Tüm bunlara rağmen bebek ağlamadan ve sinir krizi geçirmeden etrafındakileri ilgiyle izliyor.

Ekranda şu bilgilere yer veriliyor: “Deneysel olarak, hayvan korkusu, hayvanın ortaya çıkarıldığı anda bebeği yüksek bir sesle uyararak oluşturulabilir. Bu uyarılar altı kez tekrarlandıktan sonra, bebek fareyi tekrar gördüğünde o sesli uyaran olmasa da korkacaktır.”

Bir sonraki sahnede fare tekrar getirildiğinde bebek ağlar ve emekleyerek kaçmaya çalışır. Sırasıyla köpek, tavşan ve maymun tekrar getirilir ve sesli bir uyaran olmasa da bebek hayvanları gördüğünde ağlar ve emekleyerek kaçmaya çalışır. Sesli uyaranlara maruz bırakılmadan önce gayet sakin kalabilen bebek, artık her şeyden korkar hale gelmiştir.

1919 ve 1920 yılında filme alınan grenli, siyah-beyaz bu görüntüler; klasik bir psikoloji deneyini belgeler niteliktedir. Aynı zamanda makaleler ve kitaplarda defalarca anlatılmaktadır. Buradaki amaç, tüylü olan her şeye karşı fobi aşılanarak bebeğin korkmaya şartlandırılmasıdır.

Görüntülerdeki kravatlı adam, psikolojinin temel ekolü olan davranışçılığın öncüsü John Watson’dır. Johns Hopkins Üniversitesi araştırmacısı Watson, bu skandal deneyin gündeme gelmesi ile birlikte akademik kariyerinin yarıda kalışı ile tanınmıştır ve John Watson denildiğinde, akıllara genellikle yaptığı bu skandal deney gelmektedir. Edindiği bu sonsuz ünü “Küçük Albert” lakaplı çocuğa borçludur.

Bu bebeğin gerçekte kim olduğu psikoloji öğrencilerinin uzun süredir merak ettiği bir konudur. Küçük Albert aslında kimdi? Ona ne oldu? Watson her şeyden habersiz olan bu bebeği gerçekten ömür boyu sürecek bir hayvan korkusuna mı maruz bıraktı?

Bu sorular uzun bir süre boyunca cevapsız olarak kaldı. Watson’ın deneye ilişkin verdiği kişisel bilgiler yetersizdi, ölmeden önce elindeki belgeleri yakarak izini sürecek pek de bir şey bırakmamıştı geriye. Tüm bu soruların cevabı ise uzun süre merak konusu oldu. Appalachian Devlet Üniversitesinde Psikoloji profesörü olan Hall Beck, 2009 yılında konuya ışık tutacak bir makale yayımladı. Beck ve meslektaşları konuya ilişkin kesin bir sonuca varmadan önce, 10 yıllık bir süre boyunca ipuçlarını incelediler.

10 yıl sonunda varılan sonuç Watson’ın zaten kusurlu ve hiçbir açıdan etik olmayan deneyinin üzerine daha da karanlık bir gölge düşürdü. Deney birçok ders kitabında bulunuyordu, psikoloji tarihinin yeniden yazılması gerekecekti. Bir daha hiç kimse deney kaydına ve Küçük Albert’a aynı gözle bakamayacaktı.

Acaba Beck’in vardığı sonuçlar doğru muydu?

Hall Beck’in çalışma odası bir tapınağı andırmaktaydı. Dosya dolabının üstünde Küçük Albert olarak bilinen bebeğin çerçeveli bir fotoğrafı duruyordu. Duvarda Albert hakkında yazılan bir yazının başlığı; rafta ise John Watson’ın son zamanlarında çekilmiş, sert ve kararlı göründüğü bir fotoğrafı vardı. Bu fotoğrafın arkasındaki, bir öğrenci tarafından yazılmış “En büyük hayranıma” yazısı, Beck’in saplantısını şakacı bir dille belgeler nitelikteydi.

Birkaç öğrenci Beck’e deneyde kullanılan o bebeğe ne olduğunu sordu. Psikoloji profesörlerinin de nesiller boyunca sorduğu bu soru üzerine araştırma başlatıldı ancak 2001 yılının o gününde Beck, aslında bu konu hakkında kimsenin bilgisi olmadığını ama öğrenmeye çalışacaklarını söyledi. Bunun iyi bir fikir olmadığını ve boşa kürek çekeceklerini kendisi de biliyordu ama öğrencilerinin hevesini kırmak istemedi. Biraz zaman geçtikten sonra unutacaklarını düşünüyordu ama hiç de öyle olmadı. Aksine öğrenciler bu konu üzerine bir araştırma başlatmak için Beck’in peşini bırakmadılar.

Bu konu hakkında çok fazla belge bulunmuyordu. Watson, kendi tabiriyle “Bulunmak istemeyen asla iz bırakmaz.” ifadesine dayanarak kişisel belgelerini yakmıştı. Yayımlanmış bir makalede bebeğin soyadının ilk harfinin ‘B’ olduğu da dahil olmak üzere bir elin parmağını geçmeyecek kadar ipucu bulunuyordu ancak deneyle bağlantısı olan herkesin büyük ihtimalle öldüğünü düşünürsek, Albert’ı bulmak oldukça zordu.

Beck, Johns Hopkins’teki arşivleri inceledi ve Watson’ın üniversite rektörüne gönderdiği notlara göre Küçük Albert deneyinin 1919 yılında kasım ayının sonu veya aralık ayının başı gibi kaydedildiğini öğrendi.

Watson’ın makalesine göre Küçük Albert, deneyin yapıldığı zaman sekiz ay yirmi altı günlüktü. Bu da onun 2 -16 Mart arasında doğduğu anlamına geliyordu. Küçük Albert’ın annesi, Johns Hopkins kampüsündeki Harriet Lane Hastanesinde bir yetimhanede sütanneydi. O zamana ait kayıtlar kurumdaki üst kademelerden bahsetmekteydi ancak sütanneler hakkında herhangi bir bilgiye yer verilmemişti.

Watson’ın Kaleminden Albert

“Albert gayet normal bir çocuktu, doğuştan sağlıklıydı ve hastanedeki en iyi gelişim gösteren çocuklardan biriydi, dokuz aylıkken 9525 gr. ağırlığındaydı. Etrafındakilere karşı tamamen tepkisizdi. Bu konudaki istikrarı onu bu deneyde kullanmamızın temel nedenlerinden biriydi. Aşağıda ana hatları verilen böyle bir deneyin ona daha az zarar vereceğini düşündük.”

Conditioned Emotional Reactions, John Watson ve Rosalie Rayner, The Journal of Exprerimental Psychology, Şubat 1920.

 Beck daha sonra nüfus sayım kayıtlarını inceledi. Kayıtlara göre 1920 yılında Harriet Lanede yaşayan “sütanne” olarak kaydedilmiş üç kadın bulunmaktaydı. İsimleri ise Ethel Carter, Pearl Barger ve Arvilla Merritte’ydi

 Ethel Carter Afrika kökenli bir Amerikalıydı; Küçük Albert ise beyaz tenliydi ve bir Afrikalı olamayacağı aşikârdı. Pearl Barger ise soyadının ‘B’ ile başlamasından dolayı umut vaat ediyordu. Aradıkları soyadı bu olabilir miydi? Bir süre sonra, Beck ve Paris’te bulunan Amerika Üniversitesinde Psikoloji dersi doçenti olan ve aynı zamanda kayıtların tutulmasına da yardım etmiş olan Sharman Levinson, Barger’ın bir çocuğu olup olmadığına ya da Harriet Lanedeki görevinden sonra başına neler geldiğine dair herhangi bir bilgiye ulaşamadı. Böylece bu yolu aydınlatan ışık da sönmüş oldu.

Arvilla Merritte son umutlarıydı. Beck, Merritte’nin 9 Mart 1919 yılında bir erkek çocuk doğurduğunu gösteren kayıtlar buldu ve üstelik Küçük Albert’ın doğum tarihi olabileceğini düşündükleri zaman dilimine de uyuyordu. Daha detaylı bir inceleme sonrasında, Beck, Merritte’in torununu buldu. Torununun ismi Gary Irons’dı. Gary, Merrite’nin Harriet Lane’de çalıştığını ve tam da o tarihte bir erkek çocuk doğurduğu bilgisini doğruladı. Bu çocuğun adı ise Douglas Merritte’ydi.

Douglas ve Küçük Albert’ın ten renkleri uyuşuyordu. Annesi Harriet Lane’de sütannesi olarak görev yapmıştı ve en önemlisi doğum tarihi de doğruydu. Parçalar yerine oturmuş gibiydi. İsmi dışında.

Küçük Albert deneyi, süjenin anonimliğini korumak için hastane etik kurulu eşliği olmaksızın yapılmıştı. (O zamanlardaki herhangi makul bir etik kurul, Watson’a kulak asmazdı.)Yani bebeğin gerçek ismini kullanmak Watson için sorun olmazdı. Neden bebeğin ismini Douglas M. Olarak bırakmadı? Deneyin Küçük Albert deneyi değil de Küçük Douglas deneyi olarak bilinmesi neyi değiştirecekti?

 Beck, bu konudan Watson’ın hayatı hakkında bilgi sahibi olan ve Furman Üniversitesinde Psikoloji profesörlüğü yapan Charles Brewer’a bahsetti. Brewer; Beck’e Watson’ın ikinci adının o zamanın çok tanınan vaizlerinden biri olan John Albert Broadus’a ithafen Broadus olduğunu söyledi. Belki de bebeğe Albert B. Diyerek kendisine gönderme yapmıştı. Bu sadece bir tahmin olsa da ellerindeki mantıklı tek şey de buydu.

Beck, bebeğin yüzünün en net çıktığı görüntüleri bulmak için deney filmini kare kare inceledi. Ancak film 1919 yılında çekildiği için görüntü kalitesi oldukça kötüydü bu yüzden net bir yakın plan bulamadı.Çok net olmasa da birkaç görüntü çıkardı.

Bu fotoğrafları ve Gary Irons’ın gönderdiği Merritte’in bebeklik fotoğraflarını Amerika’daki Silahlı Kuvvetler Patoloji Enstitüsünde adli antropolog ve eski başhekim yardımcısı olan William Rodriguez’e gönderdi. Rodriguez, Meritte ve Küçük Albert’ın fotoğrafları arasında bazı yüz benzerlikleri olduğunu ancak gerek görüntü kalitesinin yetersiz olmasından gerekse bebeklerin yüzlerinin çok hızlı değişim göstermesinden kaynaklı olarak böyle bir eşleşme yapmanın kesin sonuç vermeyeceğini belirtti.

Bu kötü bir haberdi ancak Rodriguez Merritte’nin Küçük Albert olabileceği fikrini kesin bir dille reddetmemişti. Aynı kişi olma ihtimallerinin de yüksek olduğunu düşünüyordu.

Bu, Beck’e göz ardı edilemeyecek olumlu ve olumsuz kanıtlar bıraktı. Artık elinde doğruluğu kesin olmasa da dava açmaya yetecek kadar delil vardı. Bilim adamları mutlak ifadelerden kaçınma taraftarıydı ancak Beck kendinden emin görünüyordu. Bunu “Mevcut kanıtlar, Douglas Merritte’in Küçük Albert olduğu hipotezini güçlü bir şekilde destekliyor” ifadesiyle belirtti.

İfadesinin sonu daha çarpıcıydı: “Psikolojinin kayıp çocuğu bulundu.”

Edmonton’daki MacEwan Üniversitesinde Psikoloji profesörü olan Russell Powell böylesine bir kesinlik belirten bir başlıktan rahatsız olsa da yazıyı hevesle okumaya başladı -Küçük Albert bulundu!- ama bitirdiğinde hevesin yerini başka duygular almıştı. Bu kadar yetersiz bir kanıttan böyle kesin bir sonuç çıkarılamazdı. Harriet Lane’de aynı anda başka bir bebeğin doğma ihtimaliyle ilgili üstünkörü açıklamanın şüphe uyandırdığını belirtti.

Powell,2011 yılında History of Psychology adlı dergide şüphelerini özetleyen bir makale yayımladı. Psikolojinin asıl ilgilenmesi gereken konu, Beck ve diğerlerinin Douglas Meritte’in Küçük Albert olduğuna inanması ya da inanmaması değildi. New Hampshire Üniversitesinde Psikoloji profesörü olan Ben Harris gibileri, Küçük Albert’in kimliğini tespit etmeye çalışmanın, saçma ve sonucunda elle tutulur bir sonuç çıkmayacak araştırma için çok meşakkatli bir yol olduğunu düşünmekteydi.

Powell’ın kaleminden Beck

“Gerçek şu ki, Albert hakkında sahip olduğumuz bilgilerin bazıları (başlangıçtaki yaş ve bildirilen evlat edinme gibi), Douglas hakkında kaydedilen gerçeklerle eşleşmiyor. Douglas Merritte’in Küçük Albert olması mümkün olsa da net bir şey söylemek için çok erken ve daha fazla araştırma gerektiriyor. “

Russell Powell “Little Albert, Lost or Found: Further Difficulties With the Douglas Merritte Hypothesis,” History of Psychology, 2011.

Beck, Alan Fridlung ve William Goldie’in 2012 yılında yayınladıkları ve Küçük Albert’da yani Douglas Merritte’de gelişim geriliği olduğunu öne sürdükleri makalede; kaydın dikkatli incelendiğinde bebeğin kendi yaşıtlarına göre hareketlerinin daha pasif ve az gelişmiş olduğunun anlaşıldığını belirttiler. Bununla birlikte Powell’ın konuya dair kaybettiği ilgisi yeniden alevlendi.

Santa Barbara’da bulunan California Üniversitesinde Psikoloji doçenti olan Fridlund, makaleyi okuduktan ve Küçük Albert’ın deney kaydını izledikten sonra Beck ile iletişime geçmişti. Beck’in başlangıçta “meraklı” olarak nitelendirdiği özelliklerin, Küçük Albert’ın nörolojik bir rahatsızlığı olabileceğine dair işaretler olabileceğini fark etti. Gelişim geriliği olan bebekleri tedavi eden pediatrik nörolog William Goldie ile iletişime geçtiler. Goldie, deney kaydını izlediğinde her şeyden habersizdi. Ne izlediği kaydın ünlü Küçük Albert’e ait olduğunu biliyordu ne de Merritte’in hastalığını.

Goldie gözlemleri sonucunda bebekte bir sorun olduğunu belirtti.

Filmdeki bebeğin etrafındaki uyaranlara karşı “şüphe uyandıracak şekilde tepkisiz” olduğunu gözlemlediler. Bebek, hiçbir zaman gülümserken görülmemişti. Başkalarının nereyi izlediğine baktığı yoktu.” Göz temasına, Albert’ın Watson’ı görüp görmediğine veya Watson’ın hangi eylemlerine tepki verdiğine dair hiçbir kanıt bulunamadı” şeklinde belirtilmişti.

Üstelik Küçük Albert nesneleri tanımak için kıskaç kavraması hareketini kullanması gerekirken (nesneyi tutmak için baş ve işaret parmağının kullanılması) tüm elini kullanmaktadır. Bebekler genellikle dokuz aylık bir sürece kadar kıskaç kavraması hareketini kullanmaktadır ancak Küçük Albert’da bu görülmez.

Tüm bunlar bir araya geldiğinde araştırmacıların, “Albert’ın mizacının ve davranışının yaşına göre normal olmadığı ve bu anormalliklere yalnızca filmin deney kaydı bağlamında hastane ortamında çekilmesinin veya kaydın doğasının neden olmadığı” sonucuna varmalarına neden oldu.

Buldukları şey, Watson’un zaten karalanmış olan mirasının yeniden değerlendirilmesini gerektirecekti.

Küçük Albert’ın Douglas Merritte olduğuna inanmak istiyorsanız ya Watson’ın yalan söylediğine ya da deneyde hangi bebeği kullandığını bilmediğine inanmanız gerekir. Küçük Albert’ı “doğuştan sağlıklı ve hastanedeki en gelişmiş bebeklerden biri” olarak tanımlamıştı. Bu sözler ile Douglas Merritte’i tarif etmediği gayet açıktır.

Merritte, Hidrosefali hastasıydı. Sıvı birikmesinden dolayı hastanede defalarca tedavi görmüştü.

Watson’ın dikkatli bir araştırmacı olmadığını biliyoruz. Detaylara olan ilgisi hiçbir zaman yaratıcılığı ve hırsıyla eşit olmamıştı Makalesinde yazdıkları ile kayıtta görünenler bile birbiriyle uyuşmuyordu. Örneğin, filmde masa olmamasına rağmen makalesinde bebeğin neredeyse masadan düşeceğinden bahsetmekteydi. Yıllar sonra söz konusu deneyinden bahsettiği diğer makalesindeki bazı detaylar, bu sefer de ilk makalesiyle çelişiyordu.

Dikkatsiz olabilir ama neden yalan söylüyor?

Fridlund ve Beck, Watson’ın deneyinde istediği tepkiyi elde edebilmesi için pasif bir çocuğu kullanmanın daha kolay olacağını ve deney sonrasında ise bebeğin kimliğini gizlemek için yalan söylediğini düşünmektedir. Merritte’in sağlık sorunları o kadar ciddiydi ki normal bir bebekten daha yavaş ve pasif olması akla yatıyordu. Eğer tüm bunlar doğruysa, Watson’ın deneyi kusurlu olmakla birlikte düzmeceydi de.

Küçük Albert makalesinin yayınlanmasının üzerinden çok geçmeden Watson’ın psikoloji üstüne yaptığı kariyer sona erdi. Watson mesleğinin zirvesindeydi. Çocuklara gösterilen şefkat gösterilerinin yetişkin bir birey olduklarında duygusal sorunlara yol açtığı düşüncesiyle çocukların kucaklanmaması veya öpülmemesi gerektiği inancı; bebekleri bu teorilere uygun olarak yetiştiren bir kurum ve insan gelişimi üzerine daha fazla araştırma yapma planları vardı. Maaşını artmıştı ve öğrenciler onu “kampüsün en yakışıklı profesörü” seçmişlerdi. Evli olan Watson, Küçük Albert makalesinin ortak yazarı ve yüksek lisans öğrencisi Rosalie Rayner ile bir ilişki yaşıyordu. Filmde gösterilen, gülümsemeyen kadın Rosalie Rayner’dı.

Watson skandalı

“Dr.Watson’ın üniversitedeki arkadaşları, Bayan Watson tarafından edilen, ünlü psikolog ve makale yazarının “yakın” bir ilişki içeresinde olduğu yönündeki bir takım iddialara hazırlıksız yakalandı.”

Baltimore Sun, Kasım 1920

Karısı bu ilişkiyi öğrendi ve boşanma davaları gündemde ilk sayfa haberi olarak yerini aldı. Bu ayrılığa ilişkin birçok haber yazıldı. Birinin başlığı “Eşi Aşk Mektuplarını Buldu” idi. Watson çıkan haberlere rağmen, bu olayın otoritesini sarsacağını düşünmüyordu. Sonuçta özel hayatı, mesleğini etkileyemezdi.

Ancak yanılmıştı. Üniversite rektörüyle tartıştıktan sonra istifa etmeye zorlandı ve profesörün akademik kariyeri de böylece bitmiş oldu.

Ama bu durum kamu sektörünü bırakmasına yetmedi. Reklam müdürü olarak çalışmaya başladı. Bayan Rayner ile evlendi ve 1928 yılında çok satan Bebek ve Çocuğun Psikolojik Bakımıadlı eseriyle çocuk büyütme üzerine otorite kazandı. Ölümünden bir yıl önce, 1958 yılında Amerikan Psikoloji Derneği, onu “araştırmalarının devamı için teşvik etmek üzere” bir törene davet etti. Aslında bu sürgün edildiği topraklara dönüşü olacaktı.

Watson kendisini katılmaya ikna edemedi. Rrussell Powell, Fridlund’ın makalesini MacEwan’da bir meslektaşı olan Nancy Digdon’a gösterdi. Digdon, Küçük Albert’ın deneyini zaten biliyordu ve kaydı psikoloji tarihi dersinde öğrencilerine de izletmişti. Küçük Albert’ın gelişim geriliği gösterdiğine dair hiçbir şey fark etmemişti. Fridlund ve diğerlerinin sunduğu kanıtları göz önünde bulundurarak tekrar izledi ancak yine herhangi bir sorun göremedi. Sanki farklı şeyler izlemiş gibiydiler. Digdon, neden bu kadar tepki gösterdiklerini anlayamadı.

Digdon, Küçük Albert’ın yanına bir tavşan bırakıldığı sahnede Küçük Albert’ın “Bu da ne?” dercesine Watson’a baktığını fark etmişti. Normal bir bebekten bekleneceği gibi, tehlike anında güvende olduğunu hissetmek için yakınındaki bireyle göz teması kurduğunu düşündüğünü söyledi. Digdon el hareketleri ile ilgili olarak ise Küçük Albert’ın bir sahnede misketi tutarken kıskaç kavraması hareketini kullandığını söyledi.

Bu tutarsızlıklar bir yana, Digdon ve Powell birkaç dakikalık grenli filme dayanarak bebeğe teşhis koyulamayacağını, ifade etmiştir. Önceki araştırmalar ise, bu tür teşhislerin en iyi koşullarda bile yanlış sonuçlar doğurabileceğini öne sürmektedir. Digdon o bebek hakkında bilinçli bir değerlendirme yapabilmek için yeterli bilgiye sahip olmadıklarını belirtmiştir.

Digdon ve Powell, Küçük Albert’da gelişim geriliği olmadığını sadece farkındalığının zayıf olduğunu düşündüklerini belirtti. Ancak Beck ve Fridlund’un çalışmalarında boşluk yaratmak yerine bir adım daha ileri gitmeye karar verdiler. Küçük Albert’ı bulmanın çok faydalı olacağını ve böyle bir ihtimallerinin olup olmadığını düşündüler.

Beck’in çalışmalarına dayanarak, önce Pearl Barger’a odaklanmışlardı. Beck’in makalesi, Pearl Barger’ın doğum yapıp yapmadığını ortaya çıkarmak için her caddenin araştırıldığını öne sürmüştü. Beck ve diğer araştırmacıların bulamadıkları şeyi bulmaları pek olası değildi, ancak Barger soyadını araştırmadan duramazlardı. Powell, Google’a “Pearl Barger” ve “Albert” yazarak ilk adımı attı.

İşte ordaydı.

Tesadüfen rastladığı web sitesi, Pearl’ün “Martinek” soyadına sahip bir adamla evlendiğini ortaya çıkardı. Powell, bu tür bir araştırma yapmaya kendisinin uzmanlığı olmadığına karar vererek, çalışmayı profesyonel bir soy bilimci olan Christopher Smithson’a devretti. Smithson             yaklaşık bir hafta içinde Pearl Barger’ın Baltimore’daki The Sun gazetesinde bulunan ölüm ilanı da dahil olmak üzere önemli bilgileri ortaya çıkardı. Üstelik bu bilgileri oldukça kısa sürede bulduğunu söyledi.

En büyük çocuğu William, doğum belgesine göre 9 Mart 1919’da yani Douglas Merritte ile aynı günde doğdu. William’ın ölüm belgesi ise 10 Mart’ta doğduğunu gösteriyor, ancak iki tarih de onun Küçük Albert olabileceği gerçeğini değiştirmemekteydi. Ama deneye Küçük William değil de Küçük Albert ismi verilmişti. Sonra öğrenilen bilgilere göre William’ın göbek adı Albert’dı ve ailesi ve arkadaşları ona böyle sesleniyordu. Tıbbi kayıtlarında da bu şekilde listelenmişti.

Albert B. olabilir miydi?

Albert Barger (William) ve Douglas Merritte, aynı zaman diliminde doğmuş olsalar da çok farklı bebeklerdi. Barger, tam da Watson’ın notlarında belirttiği gibi, son derece sağlıklı, iyi gelişmişti ve gelişmeye de devam etmekteydi.

Gözleri Barger’a çevirecek en güçlü kanıtlardan biri belki de kilosuydu. Watson notlarında, Albert B.’nin deneyin başlarında daha zayıfken deney sürecinde 9525 gr olduğunu belirtmişti. Nitekim kayıttaki bebeğin kilosunun da gayet iyi olduğu görünüyordu ancak Merritte, doğduğunda oldukça zayıftı. Powell’ın kayıtlarla ilgili incelemesine göre dokuz aylıkken 6350 gr. ağırlığındaydı. (Beck incelediği kayıtlarda Merrite’in yaklaşık 7250 gr olduğu bilgisinin yer aldığını belirtti.)

İki yıl önce Fridlund makalesi yayınlandığında kısa bir makale de ben yazdım ve Beck ve Fridlund ile iletişimimi koparmadım. Araştırma hakkında daha derin şeyler yazmayı düşündüm. Deney kaydının özenli analizi, Küçük Albert’ı bulmak için harcadıkları zaman ve emek oldukça etkileyiciydi. Projeye bir misyon duygusu getirdiler. Bu çocuğun hikayesini anlatmaya çalışarak, ona yaşarken elinden aldıkları saygıyı geri kazandırdılar.

Powell ve Digdon’un Amerikan Psikolog dergisinde yayımlanacak bulgularını duyduğumda şaşırdım. Beck’in Küçük Albert’ı bulup bulmadığına dair gerçekten bir şüphe var mıydı? Kesinlik atfetmese de çok güçlü bir dava açmıştı. Buna rağmen Powell ve Digdon’ın, Küçük Albert ile aynı zamanda doğmuş ve aynı kiloda olan; ismi Albert B. formu ile eşleşen üstelik bir sütannenin oğlu olan birini bulmaları son derece ikna ediciydi.

Appalachian Devlet Üniversitesine yakın bir kafede Beck’e, Albert Barger’ın kayıttaki bebek olduğuna inanıp inanmadığını sordum.

Beck’in Kaleminden Merritte

“Douglas’ın mezarının yanında dururken hissettiğim şey yalnızlık duygusuydu. Douglas hiç büyümemişti; onu ararken harcadığımız zaman sürdüğü hayattan daha fazla zaman almıştı. Uzun zamandır hayatımın bir parçası olan arayış sona erdi. Küçük arkadaşımın mezarına çiçekler koydum ve hoşça kal dedim.

İnanmadığını ve bunun sadece kendi düşüncesi olduğunu söyledi. Yapılması gereken şeyin, Küçük Albert hakkında tüm bilinenleri ortaya koyup Albert Barger ve Merritte arasında detaylı bir inceleme yapmak olduğunu; Küçük Albert’la ne ölçüde benzerlik gösterdiklerini kontrol etmek olduğunu söyledi. Tek bir tarafa yönelmenin sağlıklı sonuçlar doğurmayacağını belirtti.

Daha sonra bebeğin ismine ve kilosuna değindim. Tüm bildiklerimizi düşündüğümüzde, “Küçük Albert’ın, Watson’ın da belirttiği gibi sağlıklı bir bebek olması daha mümkün değil mi?” diye sordum. Beck, Küçük Albert hakkında bilinen 28 özellik olduğunu ve hiçbirinin belirleyici bir faktör olmadığını söyledi. “Yapmamız gereken, mümkün olduğu ölçüde bu özellikleri eşleştirmek ve sonra bir yorum yapmak” dedi.

Beck yeni fikirlere açık olduğunu belirtiyordu” Bir şeye körü körüne inandığı veya insanlara dar bir bakış açısına sahip olduğu izlenimini vermek istemiyorum” dedi. Deney kaydını incelemeleri için daha fazla pediatrik nörolog ile çalışmak istediğini de ekledi. Dosya dolabının üstündeki çerçeveli fotoğraftan ona bakan Merritte vakası, artık Küçük Albert’ın nörolojik durumuna kadar genişledi. Beck “Otizmli mi yoksa görme engelli olmasıyla mı karşı karşıyayız?” diye sordu.” Sanırım veriler filmdeki bebekte gelişim geriliği olduğunu ortaya çıkaracak”

Ortak yazarlar Goldie ve Fridlund da kendi sonuçlarının arkasında olduklarını belirtmektedir. Fridlund Digdon ve Powell’ın makalesinin ilk kopyasını gördükten sonra The Chronicle’a e-posta yoluyla ulaşarak yeni bulguların hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini düşündüğünü açıkça belirtti. Powell ve diğerlerinin makalelerinde belirttikleri kanıtların bulgularını veya vardıkları sonucu zayıflatmayacağını belirttiler. Küçük Albert’ın deneydekilerle göz temasının yakalanması konusu da dahil olmak üzere bazı eleştirilerinden birkaçına da karşı çıktı.

Ockham’ın Usturası

Komplo teorilerinin yaygınlığı ve sürekliliğinin kolayca gösterdiği gibi, hemen hemen her tarihsel olasılık için savlar ve karşı savlar ortaya atılabilir. Neyse ki, en az varsayım gerektiren açıklamaları tercih eden Ockham’ın usturası, bu tür durumlarda genellikle etkili bir çaredir ve mevcut durumda oldukça uygulanabilir olabilir.

 American Psychologist’te yayımlanacak olan “Correcting the Record on Watson, Rayner, and Little Albert” makalesinden. Russel A. Powell, Nancy Digdon, Ben Harris, Christopher Smithson.

Digdon ve Powell, Küçük Albert’ın Douglas Merrite olabileceği seçeneğinin ortadan kalktığını, Albert Barger’ın tüm özelliklere daha çok uyduğunu ileri sürdü. Yine de üçüncü bir adayın ortaya çıkma ihtimalinin de olduğunu ve buna da açık olduklarını belirtmişlerdir ancak bu sayımda veya diğer kayıtlarda olmayan bir sütannenin çocuğunun, Küçük Albert’a Barger’dan daha çok benzemesi anlamına geliyordu. Yine de hayatın her zaman sürprizlerle dolu olduğunu unutmamak gerekir.

Digdon ve Powell, çok fazla eksiği olan Merritte seçeneğinin ders kitaplarında bile yer alacak kadar uygun görülmesinden yeis duyduklarını ifade etmişlerdir. Digdon için Merrite’in Küçük Albert olabilme ihtimaline inanmayı sürdürmek bir komplo teorisine inanmak gibidir. Digdon, Beck’in bir fikri yaydıktan sonra tersine çevirmenin neden zor olacağını düşündüğünü anlayabildiğini ama zaten buna bilim dendiğini belirtmişti. “Bu, ‘hipotezinizi destekleyen kanıtları kullanmayı tercih etme eğiliminde olmak’ olan doğrulama yanılgısının tehlikesine güzel bir örnek.”

Beck, yaşasaydı kendisini aramaya başladığı zaman seksenli yaşlarında olacak olan Küçük Albert’ı bulduğunu ve oturup birlikte Küçük Albert kaydını izlediklerini hayal etti. Ne harika olurdu…

Douglas Merritte 1925’te 6 yaşında hidrosefali hastalığından dolayı hayatını kaybetti. Ailesinden edinilen bilgilere göre Merritte asla yürüyemedi, sadece emekliyordu ve kucakta gezdiriliyordu. Konuşmayı öğrenip öğrenmediği hakkında net bilgi verilmemişti.Baltimore’un batısındaki bir mezarlığa gömülmüştü.

Diğer bebek Barger ise uzun bir yaşam sürdü ancak araştırmacıların onu bulacağı kadar uzun değildi.2007 yılında 87 yaşında hayatını kaybetti.

Geçen sonbahar Barger’in yeğeni Dorothy Parthree’yi Baltimore’deki evinde ziyaret ettim. Kendisi ve Barger’ın yakın olduklarını söyledi. Belki de Barger bir çocuk sahibi olmadığı için, aralarındaki ilişki baba-kız ilişkisi gibiydi.

Parthree haklı olarak tanımadığı biriyle aile geçmişi hakkında konuşmak istemedi. Ama sonra konuya sıcak baktı. Amcasının giyimine özen gösteren, uzun yola çıkıp radyo dinlemeyi seven birisi olduğunu anımsadı. Çok fazla meslek değiştirdiğini, satış işine girdiğini söyledi. Kız arkadaşı ile Texas’a taşındığını sonra Baltimore’a geri döndüğünü belirtti.

Barger aslında yalnız bir adamdı. Bir süre evli kaldıktan sonra boşandı ama karısıyla iletişimi koparmadı. Hayatının son zamanlarında, destekli yaşam merkezinde kalıyordu ve Parthree onun yanına giderken şeker ve Reader’s Digest dergisi götürüyordu

Parthree, Barger’ın fotoğraflarının bulunduğu bir zarf getirdi. Bir fotoğrafta verdiği pozda takım elbise giymişti, kravat takmıştı. Diğerinde ise ailenin kalanıyla birlikte koltukta oturuyordu. Parthree, Barger’ın ehliyetini ve banka kartını da saklamıştı. Barger’dan kalan hatıraların çoğu bu zarftaydı.

Parthree, Barger’ın köpekleri sevmediğini hatırladı. Parthree sohbet ederken Rocky, Peppy, Diamond ve Chi Chi isimli chihuahua cinsi köpekleri etrafa sıçrayıp havlıyordu. Barger’ın bundan hiç hoşlanmadığını ve o geldiğinde köpekleri başka bir odaya koyduğunu söyledi. Köpeklere karşı olan antipatisi arkadaşları ve ailesi tarafından iyi bilindiğini ve onunla sürekli dalga geçtiklerini de ekledi.

Barger Küçük Albert ise, bu deneyin istenileni karşıladığı anlamına mı geliyor? Watson Barger’a ömür boyu sürecek bir hayvan korkusu mu aşıladı? Küçük Albert’ı bulmaya yönelik arayış, bunca yıl sonra Watson’ın haklı olduğunu mu kanıtladı?

Digdon ve Powell makalelerinde bunu ele almışlardır, ancak Barger’ın bu fobisinin üstünde çok fazla durulmaması gerektiğini, köpeklere ve diğer hayvanlara olan nefretinin, bir zamanlar maruz kaldığı şartlandırma prosedürünün etkilerinden kaynaklanma olasılığı olsa da bu konuda net bir kanıt olmadığını belirtmişlerdir.

Parthree ile birkaç saat geçirdikten sonra Barger’ın mezarına gittim. Mezar taşında William A. Martin yazıyordu: Kendi ismi ve annesini Harriet Lane’deki hastaneden ayrıldıktan kısa bir süre sonra evlendiği adamın soyadının birleşimi. Beck gibi ben de Alber’la bizzat tanıştığımı ve ona deneyin kaydını gösterdiğimi, tepkilerini izlediğimi hayal ettim. Parther’ın bildiği kadarıyla amcası Barger’ın ne bu deneyden ne de annesinin bir hastanede sütannelik yaptığından haberi vardı. Pearl Barger büyük ihtimalle oğlunun evlilik dışı dünyaya geldiğini bilmesini istemiyordu bu yüzden bu bilgiyi saklamış olabilirdi.

Parthree’ye amcasının hayatta olsaydı bunları öğrendikten sonra tepkisinin ne olacağını sorduğumda gülümseyerek “çok heyecanlanırdı”dedi.

Yazar: Tom Bartlett

Kaynak: The Chronicle of Higher Education

Çeviren: Kübra Kavcı

Düzenleyen: Lusena Yılmaz