Bazı insanlar hayır diyor. Peki gerçekten haklılar mı?

”Fizik kıskançlığı” kelimelerini duyduğum ilk zamanı hatırlıyorum. Kara tahtanın önünde karmaşık bir teoriyi açıklayan oldukça ünlü bir psikoloğun dersine katılıyordum. Kutulardan girift bir ağ örgüsü ve birbirine geri dönen oklar çizmişti. Diyagramın her bir parçasına doğru el hareketleri yaparak konuşurken, havayı zihni uyuşturan bir jargon kapladı. Yaklaşık 15 dakika sonra, dinleyicisini kaybediyor oluşundan korkmuş olmalı, tahtadan bir adım geri çıktı, çenesini kaşıdı ve bir şaka yaptı.

”Bazen psikologların tüm bu psikosaçmalıkları,  fizik kıskançlığımız olduğu için kullandıklarını düşünüyorum.” dedi sırıtarak. Bunun üzerine herkes kıkırdadı.

Modu yükseltme amacına açıkça ulaşmış olmasına rağmen, kendimi onun tuhaf anlatım şeklinde boğulmuş buldum.  Psikologların, kimsenin gerçek bilim insanları olduklarından şüphelenmediği fizikçi meslektaşlarını gerçekten kıskanıyor olup olamayacaklarını merak ettim. Belki de psikologlar kendilerini daha iyi hissetmelerini sağlamak için kafa karıştırıcı teknik terimler kullanarak bunu telafi ediyorlardır. Onun görünürde zararsız şakası psikolojinin gerçek bir bilim olmadığını ima eder gibi göründü.

Bu, alanın kendisi kadar eski bir soru: Psikoloji bir bilim midir yoksa felsefe, tanrı bilim veya edebiyat gibi beşeri bilimlerden biri olarak sınıflandırılması daha mı iyidir? Kabul etmeliyim ki bu biraz acı verici bir noktadır. Bir psikolog olarak, bir münakaşa başlatmayı uman sözde tartışmacılar tarafından birden fazla kez dürtüldüm. ”Psikolojinin gerçekten bir bilim olduğunu düşünmüyorsun, değil mi?” diye sorarlar kuşkucu bir tavırla.  

Öyleyse bir şeyi neyin bilimsel yaptığına dair birkaç bakış açısını göz önüne almak için bir dakika ayıralım.

Bir kanı bilimin büyük hassaslıkla bir şeyleri ölçmeyi kapsadığıdır. Biyologlar hücreleri güçlü mikroskopların altına yerleştirerek onları en ayrıntılı şekilde incelerler. Astrofizikçiler evrenin genişleyişinin oranını hayret verici ondalıklara kadar hesaplarlar. Ve kimyagerler ısıya, soğuğa veya başka tür bir işleme maruz kaldıklarında moleküllere ne olduğunu tam ve kusursuz şekilde ölçerler. Bu bakış açısıyla değerlendirilince, psikoloji açıkça yetersiz kalacaktadır. Depresyonu ölçmek için  yapabileceğimiz en iyi şey insanlara ruh halleri hakkında birkaç düzine soru soran psikolojik testleri kullanmaktır. Fakat bu metot sağlam değildir- insanlar yalan söyleyebilir veya kendilerini kandırıyor olabilir. Alternatif olarak, birinden fMRI veya benzer bir beyin taramasına girmesini isteyebiliriz. Fakat bu, depresyonu ölçmenin doğrudan bir yolu değildir. Ekranda görünen beyin lekelerinin yaşanmış bir deneyime nasıl tercüme edileceğini bilmek için, yine bunu kişiye sormaya ihtiyaç duyuyoruz. Sosyoloji, ekonomi ve diğer sosyal bilimler gibi, psikoloji zorunlu olarak doğrudan olmayan ölçümlere dayanır. Ancak tüm bu alanlar, önlerine ”sosyal” kelimesini koyuyor olsak bile her şeye rağmen bilim olarak bilinir. Yani, ölçümün kesinliği neyin bilim olup olmadığına karar vermek için en iyi kriter olmayabilir.

Belki de bir ”bilim”in en açık tanımı bilimsel metot kullanan herhangi bir çalışmadır. Tüm bilim insanları gibi psikoloji araştırmacıları da hipotezlerden araştırma yapar, bilgi toplamak için deneyler geliştirir ve sonuçları dikkatlice analiz eder. Psikoloji yayınları bu tür çalışmalarla doludur. Bu açıdan bakıldığında psikoloji açıkça bir bilimdir. Her çalışma elbette aynı derecede iyi yapılmış olmasa da psikoloji araştırmacıları giderek daha yüksek bulgu standartlarına bağlı kalmaktadır.

Öyleyse neden insanlar neden bu alanın bilimsel geçerliliğini sorgulamakta ısrar ediyorlar?

Sorun şu ki, popüler basında psikoloji hakkında yazılanların çoğu bilime dayanmıyor. Herkes insan zihninin nasıl çalıştığına dair çelişkili fikirlerin bir kakofonisine yol açacak şekilde bilgi sahibi gibi görünüyor. Kişisel yardım kitapları, yayınları ve internet sayfaları sıkça bilimsel olarak hiç test edilmemiş veya test edilip başarısız olmuş görüşler ortaya koyuyor.Profesyonel gazeteciler tarafından sergilenen akademik alan açıkça bilimsel olsa da, onların halk bilincine giden yolunu çizen fikirler genellikle bu alanla belli belirsiz şekilde bağlantılı. Biz psikologlar, bu konuda suçun bir kısmını hak ediyoruz. Bazen tembellik veya açık hatalar sonucu, en azından bazı psikologlar kişisel deneyimin bakış açısından iletişim kurmayı, bilimsel buluşlarda öğrettiklerini baz almaya tercih ediyorlar.

İyi bilim özellikle kişisel deneyimden ne bildiğimizi düşündüğümüz ile ilgili şüphecilik içerir. Karşıtların cazip olduğunu kabul eden ortak inancı düşünün. Bu şekilde bahsedilen ”gerçeğin” birçok psikolog tarafından kabul edildiğini gördüm. Çok farklı kişilik ve değerler iyi duygusal partnerler ortaya çıkarıyor gibi görünse de, araştırmalar genellikle tam tersini gösterir. Gerçekte, en uzun ilişkiler derin benzerliklerle karakterize olma eğilimi gösterir. Her yıl, bu değerli parçayı bir üniversite kursumdaki öğrencilerime söylüyorum. Sürekli ne zaman bunun gibi mantık dışı bir buluş paylaşsam, biri elini kaldırır ve ”Partnerim ve ben zıt karakterleriz ama çok iyi geçiniyoruz. Bu, çalışmanın yanlış olduğunu kanıtlar!” der. Ancak bir tek insanın deneyimi bir şeyin doğru olup olmadığını kanıtlamaz.  Bunun nedeni psikoloji biliminin tek bir bireyin deneyimine dayalı olmaktansa, zamanın büyük kısmında insanların çoğunluğu için neyin doğru olduğu ile ilgilenmesidir. Her kural için istisnalar her zaman olacaktır. Her insan önemli olduğu için bu istisnaları anlamak zor olsa da, bilim öncelikle en çok genel kuralların ne olduğu ile ilgilenir. Yani, anekdot deneyimlerden zaten bildiğimizi düşündüğümüz şeyle uyuşmadığı için bilimsel buluşları yanlış olarak görmemek konusunda dikkatli olmalıyız.

Yani psikoloji bir bilim mi? Evet,özellikle yargılarımızı bilimsel yayınlardaki çalışmalara dayanarak yaparsak. Fakat toplumdaki çoğu birey bilimsel yayınları okumuyorlar. Bunun yerine, bu çalışma genelde sınıflarındaki öğretmenler, kliniklerindeki terapistler, klavye başındaki kişisel gelişim yazarları, mikrofonlardaki konuşmacılar ve hatta birbirimize söylediklerimizle filtreleniyor.Bilimsel buluşlara laboratuvarı terk ettiklerinde ne olduğu toplumu etkilemede buluşun kendisi kadar önemli olabilir.

Bu sorumluluğu hepimiz paylaşıyoruz.

 

Yazar: David B. Feldman Ph.D.

Çevirmen: Meryem Taşoğlu

Kaynak: Psychology Today