Paul Gauguin

Paul Gauguin

Hayatı

Paul Gauguin, Paris Fransa’da proto-sosyalist lider Flora Tristan’ın kızı olan yarı Perulu Aline Maria Chazal ve gazeteci Clovis Gauguin’in çocuğu olarak doğdu. Aile dönemin siyasi ortamı sebebiyle 1851 yılında Peru’ya gitmek üzere Paris’ten ayrıldı. Clovis yolda vefat etti ve arkasında üç yaşındaki Paul’u, Paul’un annesini ve kız kardeşini tek başlarına bıraktı. Paul’un dayısı ve dayısının ailesi ile dört yıl boyunca Lima, Peru’da yaşadılar. Peru tasvirleri ileride Paul’u sanatında etkileyecekti.

Paul yedi yaşındayken ailesiyle birlikte Fransa’ya döndü ve büyükbabasıyla yaşamak üzere Fransa’nın Orléans şehrine taşındılar. Kısa sürede Fransızcayı öğrendi ve derslerinde başarılı oldu. Zorunlu askerlik hizmetini gerçekleştirmek için on yedi yaşında pilot asistanı olarak ticaret filosuna yazıldı. Üç yıl sonra iki yıl boyunca hizmet vereceği deniz kuvvetlerine katıldı.1871 yılında Gauguin borsa temsilcisi olarak iş bulduğu Paris’e geri döndü.1873’te Danimarkalı bir kadın olan Mette Sophie Gad ile evlendi. Sonraki on yıl içinde beş çocukları olacaktı.

Gauguin çocukluğundan beri sanatla ilgileniyordu, boş zamanlarında resim yapmaya başladı. Ayrıca sık sık galerileri ziyaret etti ve yükselen sanatçıların eserlerini satın aldı. Gauguin, kendisini çeşitli diğer sanatçılarla tanıştıran, sanatçı Camille Pissaro ile arkadaşlık kurdu. Sanatında geliştikçe, Gauguin bir stüdyo kiraladı ve 1881-1882 yıllarında düzenlenen Empresyonist sergilerde resimlerini sergiledi. Gauguin, iki yaz tatili boyunca, Pissaro ve zaman zamanda Paul Cézanne ile resim yaptı.

1884 yılında ailesiyle birlikte borsa temsilcisi olarak yürüttüğü iş kariyerine devam ettiği Kopenhag’a taşındı. Tam zamanlı resim yapmaya yöneldi, ailesini Danimarka’da bırakarak tek başına Paris’e döndü. Yeterli nafaka alamadığı için karısı (Mette Sophie Gad) ve beş çocuğu Mette Sophie Gad’ın aile evine döndüler. Gauguin iki çocuğundan da daha uzun süre yaşadı.

Paul Gauguin, 1888’de Arles’da dokuz hafta birlikte resim yaptığı arkadaşı Vincent Van Gogh gibi, depresyon nöbetleri geçirdi ve bir keresinde intihara teşebbüs etti. Empresyonizmden (izlenimcilik) hayal kırıklığına uğrayan Gauguin, gelenekçi Avrupa resim sanatının fazlasıyla taklitçi hale geldiğini ve sembolik derinlikten yoksun olduğunu hissetti. Bunun aksine Afrika ve Asya sanatı ona mistik sembolizm ve canlılık ile dolu görünüyordu. O zamanda Avrupa’da diğer kültürlerin sanatı özellikle de Japon (Japonisme) sanatı moda idi. Les XX tarafından düzenlenen 1889 sergisine davet edildi.

Halk sanatı ve Japon baskılarının etkisi altında, Gauguin, Emile Bernard’ın emaye işi, emaye kaplama tekniğine karşı eleştirmen Édouard Dujardin tarafından adlandırılan bir stil olan Cloisonnism’e doğru evrildi. Gauguin, Bernard’ın sanatını ve onun sanatındaki nesnelerin özünü arayışında Gauguin’e uygun bir üslup kullanma cüretini fazlasıyla takdir ediyordu. The Yellow Christ’te (1889), genellikle mükemmel bir Cloisonnism çalışması olarak atıfta bulunulduğunda, görüntü; koyu siyah hatlarla ayrılarak saf renkli alanlara indirgenmiştir. Bu tür çalışmalarda Gauguin klasik perspektife daha az önem verdi ve ince renk geçişlerini cesurca ortadan kaldırdı; böylece Rönesans sonrası resim sanatının en önemli iki karakteristik ilkesinden vazgeçti. Resimleri daha sonra biçim ve rengin baskın olmadığı ancak her ikisinin de eşit role sahip olduğu Sentetizm’e doğru gelişti.

1891’de mali açıdan yoksulluktan ve ülkesinde az tanınması sebebi ile hüsrana uğrayan   Gauguin, “yapay ve geleneksel olan her şeyden” ve Avrupa medeniyetinden kaçmak için tropikal bölgelere doğru yelken açtı. (Bundan önce birçok kez kendine ‘balık ve meyve üzerinde yaşayabileceği’ ve giderek daha ilkel üslupta resim yapabileceği tropik bir cennet bulmak için girişimde bulundu hatta buna Martinik’te kısa süreli konaklamaları ve Panama kanalı inşaatında işçi olarak çalışması; ama yalnızca iki hafta çalıştıktan sonra kovulması da dahildi.) Tahiti de bulunan Mataiea Köyünde yaşarken, “Fatata te Miti (Deniz Kenarında)”, “la Orana Maria (Kutsal Meryem)” ve Tahiti yaşamının diğer tasvirlerini yaptı. 1897 yılında başyapıtı olan “Where Do We Come From (Nereden Geliyoruz)”’u resmettiği Punaauia’ye taşındı ve hayatının geri kalanını Marquesas Adaları’nda geçirdi, Fransa’ya Pont-Aven’da resim yaptığında sadece bir kez döndü. Bu dönem ait eserleri dinsel-sembolizmle dolu ve Polinezya sakinlerine egzotik bir bakış açısı getiren eserlerdir.  Katolik Kilisesi ve sömürge otoriteleri ile sık sık çatışarak, Polinezya’daki yerli halktan yana oldu. Bu dönemde, Polinezya’daki yaşam hakkında gözlemlerinin, hayatından anılar ve edebiyat ve resimler üzerine yorumlarının olduğu parçalanmış bir koleksiyonu olan Avant et après (öncesi ve sonrası) kitabını yazdı. Sanat simsarı Ambroise Vollard tarafından desteklendiği dönemde, kilise ve hükümet ile ilgili bir sorun nedeniyle 1903 yılında üç ay hapis ve para cezasına çarptırıldı. Vücudu alkol ve dağılmış bir yaşam nedeniyle zayıflamıştı ve hapis cezası başlayamadan frengi hastalığı nedeniyle hayatını kaybetti. Öldüğünde 54 yaşındaydı.

Gauguin 1903’te öldü ve Calvary Mezarlığı’na (Cimetière Calvaire), Atuona, Hiva ‘Oa, Marquesas Adaları, Fransız Polinezyası’na gömüldü.

Tarihsel olarak önemi

Abartılı vücut oranları, hayvan totemleri, geometrik tasarımlar ve keskin kontrast özellikleriyle Primitivizm (İlkelcilik); 19. yüzyılın sonlarında resim ve heykel sanatının bir akımıydı. Bu tesirleri sistematik olarak kullanan ve büyük bir toplum başarısı elde eden ilk sanatçı Paul Gauguin idi. Afrika, Mikronezya ve Amerikan Yerli sanatını ilk defa keşfeden Avrupalı kültürel seçkinler, bu uzak yerlerin sanatında somutlaşan yenilikten, vahşilikten ve saf güçten büyülenmiş, etkilenmiş ve aydınlanmıştı. 20. yüzyılın başlarında Pablo Picasso gibi Gauguin de yabancı kültürlerin sözde İlkel sanatının yalınlığından ve saf gücünden ilham almış ve etkilenmişti.

Gauguin Post-Empresyonist bir ressam olarak da nitelendirilir. Cesur, renkli ve tasarım odaklı resimleri Modern sanatı önemli ölçüde etkilemiştir. Gauguin’in 20. yüzyıl başlarında etkilediği sanatçılar ve akımlar arasında Henri Matisse, Pablo Picasso, Georges Braque, André Derain, Fovizm, Kübizm, Orphizm ve daha birçoğu bulunmaktadır. Modern sanatın doğuşuna odaklanan ilk sanat tarihçilerin biri olan John Rewald, Post-Empresyonizm: Van Gogh’tan Gauguin’e (1956) adlı öncü eserinde son-izlenimcilik hakkında yazdı. Rewald, bunu daha önceki eseri olan Empresyonizmin Tarihi (1946)’nin devamı olarak nitelendirdi. Post-Empresyonistler hakkındaki kitabının kapsamını 1886-1892 yılları ile sınırlandırdı. Rewald, “Post-Empresyonist dönemin ikinci yarısına adanmış bir sonraki cilt”- Post-Empresyonizm: Gauguin’den Matisse’e- takip edeceğinden, dönemi 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarındaki diğer sanatsal hareketleri kapsayacak şekilde genişleteceğinden söz etmiştir, ne yazık ki o cildi tamamlayamadı. John Rewald’ın, Paul Gauguin- Ambroise Vollard ve André Fontainas’a Mektuplar adlı ilginç makalesi (1986’da Abrams tarafından yayımlanan Post-Empresyonizm‘de John Rewald Studies’de yer almaktadır), Gauguin’in Tahiti’deki yıllarını ve satıcı Vollard ve diğerleriyle yaptığı yazışmalardan görüldüğü şekliyle hayatta kalma mücadelesinden söz ediyor.

Mirası

Gauguin’in çalışmaları, ölümünden kısa bir süre sonra değerlenmeye başladı. Son dönem resimlerinin birçoğu Rus koleksiyoncu Sergei Shchukin tarafından satın alındı. Koleksiyonun önemli bir kısmı Pushkin ve Hermitage müzesinde sergileniyor. Gauguin’in eserleri nadiren satışa sunuluyor; fiyatları ise 39,2 milyon ABD dolarına kadar çıkabiliyor. 

Gauguin, diğer birçok ressamı etkiledi; ancak özellikle dikkate değer bir bağı, Arthur Frank Mathews’e yoğun bir renk paleti kullanımını aktarmasıdır. Mathews, Gauguin ile 1890’ların sonunda ikisi de Académie Julian’da iken tanıştı.Mathews bu etkiyi Kaliforniya Sanat ve el sanatları veya California Dekoratif hareketinin kuruluşunda ele aldı. 

Papeari, Tahiti de bulunan Papeari, Tahiti’deki Papeari Botanik Bahçeleri’nin karşısındaki Japon tarzı Gauguin Müzesi, Gauguin ve Tahitians’ın bazı sergilerini, belgeleri, fotoğrafları, reprodüksiyonları ve orijinal eskizlerini ve blok baskılarını içerir. 2003 yılında, Paul Gauguin Kültür Merkezi, Marquesas Adaları’ndaki Atuona’da açıldı.

Paul Gauguin’nin hayatı Somerset Maugham’a The Moon and Sixpence (Ay ve Altıpara)’i yazması için ilham verdi. Aynı zamanda en az iki operanın da konusu oldu: Federio Elizalde’nin Paul Gauguin’i(1943) ve Michael Steminin ile Alison Croggon’un Gauguin’i (sentetik bir yaşam). Déodat de Séverac, Elegy’yi piyano için Gauguin’in anısına yazdı. Mario Vargas Llosa’ın 2003 tarihli The Way to Paradise romanı da Gauguin’in hayatından esinlenmiştir.

Gauguin, Gnostisizm’in modern bir canlanması olan Ecclesia Gnostica Catholica tarafından aziz yapılmıştır.

Kaynak: PaulGauguin.net

Çeviren: Hazal Akşener

Düzenleyen: Merve Gül Arar

Leave a comment