Bong Joon Ho’nun filmi Parazit, Güney Kore toplumunu ikiye bölen sınıf ayrımına ışık tutmasıyla takdir topluyor. Ancak işçi sınıfının hayatına ilişkin yaptığı tasvir, kapitalizmle ilgili daha köklü bir sorunu gözler önüne seriyor – iş bulmak için verilen sonsuz mücadele, temel insanlık onurumuzu hiçe sayıyor.

Bong Joon Ho’nun, Güney Kore’de mayıs ayında gerçekleştirilen ilk gösteriminin ardından geçtiğimiz ay ABD sinemalarına ulaşan filmi Parazit, hem eleştirmenler hem de izleyicilerden büyük beğeni topladı. Cannes’da kendisine Altın Palmiye kazandıran ilk gösteriminin ardından yalnızca Güney Kore’de on milyondan fazla bilet satarak ülkenin 2019 yılında en çok gişe yapan filmi oldu.

Dünya çapında 120 milyon doların üzerinde hasılat yapan Parazit, Bong Joon Ho’nun yedinci ve şimdiye kadarki en başarılı filmi. Filmlerinde genellikle sömürüye karşı mücadele veren ötekileştirilmiş karakterlere yer veren (Barking Dogs Never Bite, The Host ve en son Snowpiercer) yönetmenin elinden çıkan Parazit, Güney Kore toplumundaki gelir eşitsizliğinin apaçık ve dolambaçsız bir eleştirisi olarak takdir gördü.

Film (metnin devamında filmden alıntılar yer alıyor), Asya’nın en zengin ülkelerinden birinde kol gezen sınıf eşitsizliğine ve sosyal hareketliliğin olmamasına karşı duyulan yılgınlığın bir alegorisi olarak kabul ediliyor. Jacobin yazarı Eileen Jones, filmi, basit alegorik uvertürlerin ötesine geçmesi yönüyle takdir ederek filmin, “‘başarılı olmak’ için çabalayan, alt sınıftan bir ailenin tecrübesine ışık tuttuğunu ve bunu da canınızı yakmak istercesine gözler önüne serdiğini” yazıyor.

Brian X. Chen, the New York Times’da filmi, “varsıllarla yoksulların” yüzleşmesi olarak tanımlıyor ve filmde Kim ailesinin oynadığı oyunu, yalnızca zenginlerin başarılı olmasını sağlamak üzere kurulmuş bir toplum yapısına karşı duyulan “öfke ve yılgınlıktan” doğan bir intikam olarak yorumluyor. Scott Mendelson filmi, “temellerini oluşturdukları toplumda zar zor geçinebilen” ve tanınmayan bir alt sınıf kesimin işgücüne bağımlı zenginlerin hayatı üzerine yapılan “acımasız bir sosyal eleştiri” olarak tanımlıyor.

Kim ve Park ailelerinin karşılaşması gerçekten de sınıf düşmanlıkları üzerine getirilmiş oldukça açık bir metafor. Ancak yalnızca maddi zenginliğe odaklanmak, filmde gizli, alttan alta sezdirilen ve nihayetinde daha yıkıcı olan bir başka eleştiriyi gözden kaçırma riskini ortaya çıkarıyor. Çünkü Parazit, işimiz ve hayatlarımız neoliberal kapitalizmin daha da merhametsiz hale gelen dinamikleri tarafından istikrarsızlaştırıldıkça, işçi sınıfının haysiyet, onur ve sosyal duruşunun elinden alınmasına da dikkat çekiyor.

 

Maaştan Maaşa Geçinmek

Öncelikle, filmin konusu. Seul’de yaşayan, yoksul, işçi sınıfı Kim ailesi, zekice kurulmuş bir dizi oyunla zenginlerin dünyasına sızar. Ailenin oğlu Ki-woo, Seul’de yaşayan zengin bir ailenin, Park ailesinin kızına özel ders veren bir arkadaşının önerdiği kazançlı iş teklifini kabul eder. Ancak Ki-woo’nun önünde küçük bir engel vardır, ailesi öğrenci harcını karşılayamadığı için henüz üniversiteye gitmemiştir. Parkların, yalnızca bir üniversite öğrencisini işe alacağını tahmin eden Ki-woo, iş görüşmesine, yetenekli kız kardeşinin hazırladığı sahte bir kayıt belgesiyle gider.

Zenginlerin bu saflığına şaşıran Ki-woo, tüm ailesini de Parkların yanında işe aldırmak üzere Görevimiz Tehlike’yi aratmayan bir dizi plan yapar. Ki-woo’nun kız kardeşi Ki-jeong, Parkların tuhaf ve biraz da geçinmesi zor küçük oğullarının “sanat terapisi” eğitmeni olur. Ki-woo’nun babası Ki-taek özel şoförleri olarak işe alınır. Annesi Chung-sook, uzun süredir orada çalışmakta olan hizmetçiyi işinden ederek kendisini onun yerine yatılı yardımcı olarak işe aldırır.

Aile olduklarını gizleyerek buldukları bu yeni iş, Kim ailesini, içinden çıkılmaz gibi görünen sefaletlerinden birkaç hafta içerisinde kurtarır. Düzenli ve iyi ücretli iş bulmanın zor olduğu, bu yüzden de işçilerin genellikle kendi işlerini kurmak veya işyeri güvenliği olmayan gündelik işlerde çalışmak zorunda bırakıldığı bir işgücü piyasası içinde turnayı gözünden vurmuşlardır.

Kim ailesi, Güney Kore’de işçi sınıfının durumunun somut bir örneği. Seul’de, zar zor sığdıkları izbe bir yarı bodrum dairede, geceleri mutfak penceresinin hemen yanındaki sokakta, duvara tuvaletini yapan sarhoşlara katlanarak yaşıyorlar. Yaşadıkları hayat, Güney Kore’nin kalabalık şehirlerinde çok nadir görülen geniş, bakımlı bahçesiyle lüks, etrafı çevrili bir evde yaşayan zengin Parkların hayatıyla tam bir tezat oluşturuyor.

Parazit’teki sembolizm bununla bitmiyor. Eve söyledikleri ucuz pizzayla karınlarını doyuruyor, paraları olduğunda bile bunu, taksicilerin az harcayıp çok doymak için gittiği açık büfe restoranlarda yemek yiyerek kutluyorlar. Bu sembolizm, dünyanın en pahalı on şehri arasında yer alan, Asya kıtasında sebze meyve fiyatlarının en yüksek olduğu Seul’de yaşayan sinema izleyicisinin gözünden kaçmıyor. Park ailesi ise tam tersine buzdolaplarını maden sularıyla doldurup köpeklerini en yüksek kalite organik mamalarla, Japonya’dan gelen yengeç çubuklarıyla besliyor.

Varsıllarla yoksulların yeme biçimleri gerçekten de Güney Kore’nin başkentindeki eşitsizliği çarpıcı bir biçimde gözler önüne seriyor. 2018 yılında yapılan, 1023 kent sakininin katıldığı bir anket çalışmasına göre düşük gelirli Seul sakinlerinin yüzde yirmisinden fazlası gerekli besin maddelerini alamıyor. Bu yüzde, ülke ortalamasının dört katı. Dahası, düşük gelirli sakinlerin %10’u gıda güvencesizliği yaşıyor, yani sağlıklı ve aktif bir yaşam sürebilmek için gerekli olan besin maddelerine düzenli olarak ulaşamıyorlar. Buna ek olarak, alabildikleri sebze ve meyve çeşitleri de genellikle sınırlı. Bu durum, Seul’ün yoksul kesiminin yüksek tansiyon, diyabet, obezite ve kalp hastalıklarıyla daha çok karşılaşmasına neden oluyor.

 

Plan Yapmamak 

Filmin ortasında bir sahnede ailenin babası Ki-taek, Bay Park’ı bir görüşmesine götürürken, mesleğine olan aşkıyla ilgili bir hikâye uydurarak kendisini alanında çok tecrübeli göstermek ister. Bay Park, anlattığı hikâyeyi başıyla onaylayarak “aynı alanda uzun süre çalışan insanlara saygı duyuyorum,” der. Mesleki bağlılığı, “bir plana sahip olmayı”, kendi kendine yetmeyi işleyen bunun gibi temalar film boyunca yinelenir.

İş görüşmesine gitmeden önce, elinde sahte belgelerle kapıda dikilen Ki-woo babasına “Bunu bir suç olarak görmüyorum. Eninde sonunda bu üniversiteye gireceğim. Belgeleri biraz daha erken almak gibi bir şey bu,” der. Babası “Yani bir planın var, demek,” diye yanıtlar. Üst kat komşuları internetin şifresini değiştirince Chung-sook, kocasına sorar: “Telefonlarımız kesildi. Şimdi de internetimiz kesildi. Ee, planın ne?”.

Daha sonraki bir sahnede evlerini su basan Kimler, geceyi bir spor salonunda geçirmek zorunda kalınca Ki-taek oğluna dönüp “Ki-woo, hangi plan asla başarısız olmaz biliyor musun? Yapılmayan plan. Neden peki? Çünkü hayat hiçbir zaman planladığın gibi gitmez,” der.

Bu sahne, Seul’ün eski sakinlerine, çöplüğe bitişik düşük gelirli bir bölge olan Mangwon mahallesinde 1980’li yıllarda üst üste yaşanan selleri hatırlatacaktır. Şehir yönetimi Han Nehri’ni dizginleyen setlerin bakımını bile bile ihmal etmiş, bu da bölgede yaşayan yoksul ve yaşlı insanların hayatlarını altüst eden yıkıcı sellere neden olmuştu. Mangwon sakinleri bunun üzerine şehir yönetimine karşı toplu dava açarak tazminat kazandı ve bu Güney Kore’nin ilk insan hakları ve demokrasi odaklı avukat örgütü olan Demokratik Toplum için Avukatlar (Lawyers for a Democratic Society) birliğinin kurulmasına vesile oldu.

Kim ailesinin yaşadığı mahallenin tekinsizliğiyle, Park ailesinim servetiyle satın alınan güvenlik ve emniyet, film boyunca birbirine bariz bir tezat oluşturmaktadır. Zenginler tarafından işe alınmadan önce Kim Ki-taek ve ailesi, geçinebilmek için birçok farklı işte çalışmıştır. Filmin ilk sahnesinde, Kim ailesi mutfakta oturmuş, yakındaki bir restoran için pizza kutusu katlamaktadır. Üç beş kuruş kazanmak için yaptıkları, parça başına maaş aldıkları, güvencesiz bir iştir bu. Ki-taek ayrıca daha önce bir kızarmış tavukçu, Tayvan’ın meşhur “king castella” pastasından satan bir pastane işlettiğinden ve daeri şoförlüğü yaptığından söz eder.

Daeri şoförlüğü, Güney Kore kentlerinde işsizlerin yaygın olarak yaptığı bir gezginci işçilik türü. Görevi sarhoş insanları gece geç saatlerde kendi arabalarıyla evlerine bırakmak olan daeri şoförlerinden bütün gün ulaşılabilir olmaları bekleniyor, çoğunlukla da dinlenmeye, kötü hava şartlarından korunmaya, hatta tuvalete gitmeye bile imkanları olmadan sokakta beklemek zorunda kalıyorlar. Tam zamanlı çalışan şoförlerin büyük bir kısmı ayda 1750 dolardan daha az kazanıyor ve kas iskelet sistemi ile ilgili sorunlar, yorgunluk ve stres gibi bazı sağlık sorunlarından şikâyet ediyorlar.

Daegu şehrindeki sürücüler 2005 yılı kadar erken bir tarihte kendi sendikalarını kurmuştu, ancak Lee Myung-bak ve yakın zamanda görevden alınan Park Geun-hye idarelerince, sözleşmeli çalışan olarak gösterilerek ulusal düzeyde sendikalaşma haklarından mahrum bırakıldılar.

Ancak bu durum değişiyor olabilir. Kasım 2019 tarihinde, örgütlenmiş işgücünün giderek arttırdığı baskılar karşısında çıkarılan bir dizi mahkeme kararı ile golf arabası sürücüleri ve yemek siparişi kuryelerinin yanı sıra daeri sürücüleri, Güney Kore Anayasası kapsamında “sözleşmeli çalışan” yerine “işçi” olarak kabul edilmeye başlandı. Bu gelişmenin, sendika kurma hakkının da önünü açması muhtemel. On yıldan uzun bir süredir sendikalaşma hakları için mücadele veren daeri şoförleri için sözleşmeler üzerinde toplu olarak pazarlık etme olanağı, açlık sınırındaki ücretlerin de sonunu getirebilir. Bu haklar olmadan, daeri sürücülerinin, Bay Park’ın takdir ettiği gibi “aynı alanda uzun süre çalışması” oldukça zor olacaktır.

 

Yazar: Max Balhorn

Çevirmen: Begüm Kurnalı

Kaynak: Jacobin