Myop, kümesten domuz ağılına, domuz ağılından tütsü odasına kaygısızca sekerek geçerken görünen o ki günler hiç bu kadar güzel olmamıştı. Temiz havanın keskinliği genzini acıtmıştı. Mısır, pamuk, yer fıstığı ve balkabağı hasatı her güne paha biçilmez bir tat katıyor ve bu da çenesindeki heyecanlı küçük titremelere sebep oluyordu.

Myop elinde kısa, yumrulu bir sopa taşıyordu. Beğendiği tavuklara sopasıyla dokunuyor ve ağılın etrafındaki çitlere vurarak şarkının ritmini tutturuyordu. Isıtan güneşin altında kendini hafif ve iyi hissetti. On yaşındaydı ve söylediği şarkı dışında her şey kaybolmuştu onun için. Tat-de-ta-ta-ta ritmi eşliğinde ilerlerken sopasını koyu kahverengi eliyle sıkıca tutmuştu.

Myop, ailesinin oturduğu müştemilatın eskimiş tahtalarına arkasını dönerek kaynaktan dökülen derede son bulan çit boyunca yürüdü. Ailesinin içme suyunu aldığı akan suyun etrafında gümüş rengi eğrelti otları ve kır çiçekleri büyümüştü. Sığ dere kıyısı boyunca domuzlar burunları ile eşeleniyordu.  Myop, küçük beyaz köpüklerin ince siyah toprak çizgisini bölüşünü ve suyun dere boyu yükselip alçalarak akışını izledi.

Evin arkasındaki ormanda birçok kez keşfe çıkmıştı. Güz sonu, annesi onu sık sık dökülmüş yaprakların arasından kuruyemiş toplamaya götürürdü. Bugün ise oradan oraya sıçrayarak kendi istediği yolda yürüdü, bir yandan da bir gözüyle etrafta yılan var mı diye bakınıyordu. Bulunması zor olmayan ama güzel eğrelti otları ve yaprakların yanı sıra kucak dolusu pek rastlanmayan yumuşak mavi çiçekler ve üzerinde mis gibi kokan kahverengi tomurcuklarla dolu bir çalı bulmuştu.

Öğlen olduğunda, bulduğu çiçeklerin filizleri kollarının arasından taşıyordu, evden birkaç kilometre uzaklaşmıştı. Daha önce de birçok kez bu kadar uzağa geldiği olmuştu ama bastığı yerin tuhaflığı bu gelişinin öncekiler kadar keyifli olmasına engeldi. Kendisini içinde bulduğu küçük çukur kasvetliydi. Hava rutubetli, sessizlik derindi, insanın içine işliyordu.

Myop evine, sabahın getirdiği dinginliğe geri dönmeye çalıştı. Tam o sırada ayağı şiddetle onun gözlerine çarptı. Topuğu, kaş ve burun arasındaki yükseltide sıkışıp kalmıştı ve korkusuz bir şekilde, serbest kalabilmek için hızla eğildi.  O sırada düpedüz sırıtışını gördüğünde şaşkınlıkla küçük bir çığlık attı.

Uzun bir adamdı. Ayaklarıyla boynu arasını uzun bir boşluk kaplamıştı. Başı vücudunun yanında duruyordu. Myop yaprakları, toprak parçalarını ve molozları geriye ittiğinde gördü ki adamın büyük beyaz dişleri vardı, hepsi ya çatlak ya kırıktı, parmakları uzun, kemikleri çok büyüktü. İş önlüğünün bazı mavi kumaş kalıntıları haricinde bütün kıyafetleri çürümüştü. Önlüğünün kemer tokası yeşile dönmüştü.

Myop etrafa dikkatle göz gezdirdi. Ayağının sıkıştığı yerin çok yakınında pembe bir yaban gülü açmıştı. Gülü demetine katmak üzere kopardığında, gül kökünün etrafındaki tümsekte bir çember fark etti. Bir ilmeğin çürümüş kalıntısıydı, birazı parçalanmış bir pulluk ipiydi ve şimdi toprağa karışıyordu. Yayılan, büyük bir meşe ağacının sarkık bir dalının etrafına başka bir parça yapışmıştı. Yıpranmış, çürümüş, beyazlamış ve bitkindi -sanki orada değil gibi- ama rüzgarda durmaksızın dönüyordu. Myop çiçeklerini bıraktı.

Ve yaz sona ermişti.

Yazar: Alice Walker (1973)

Çeviren: Merve Ayyıldız

Düzenleyen: Zeynep Özsaraç