Otomatik Portakal’a giriş

Otomatik Portakal’a giriş

Otomatik Portakal’ın popüler kültüre etkisi oldukça büyük olsa da eser hakkındaki yorumlar genellikle kitabın dini ve didaktik mesajına değinmemektedir.

Şekli olan bir metin

Anthony Burgess’in 1962 yayımlı romanı Otomatik Portakal ile Stanley Kubrick’in yönettiği 1971 yapımı film uyarlamasıyla kazanılan kötü şöhreti birbirlerinden ayrı tutmak imkansızdır. Kubrick’in cani Alex ve çetesinin, fütüristik Londra’da sebep oldukları yağma ve tecavüzü Elgar ve Purcell’in müziği ve Beethoven’ın 9. Senfonisi ile acımasızca tasvir etmesi altmışlı yılların sonlarında medyada sansürün azalmasıyla artan şiddetin ekrana yansımasının bir parçasıydı. Filmin yayımlanmasından çok kısa bir süre sonra 14 yaşında bir çocuğun adam öldürmeden yargılanması, Otomatik Portakal’ın suç üzerindeki etkisinin konuşulmasına yol açtı. Sonrasında bir başka genç tarafından işlenen cinayet ve filmdeki sahneleri canlandırdıkları düşünülen bir çetenin tecavüzleri eleştirilerin şiddetini de arttırdı. Baskı altında kalan yönetmen Kubrick, filmi Birleşik Krallık’ta sinemalardan kaldırttı. Bu yasak, yönetmenin 1999’da ölümüne kadar sıkı denetim altındaydı. Film 27 yıl boyunca yalnızca yasa dışı yollarla izlenebildi. Tüm bu zaman boyunca Otomatik Portakal büyük bir korku ve heyecan kaynağıydı.

Burgess filmden nefret ediyordu. (İleride, yazar Stephen King’in Kubrick’ten kitabı The Shining’i dönüştürdüğü halden nefret edeceği gibi.) Burgess Kubrick’in kitabın çıkış noktasını tamamen yanlış anladığını düşünüyordu; ancak filmin vizyona girdiği ilk yıllardan itibaren Burgess bu yanlış uyarlamanın zengin ve geniş yelpazeli kariyerinde en kalıcı kurgusu olacağını kavramaya başlamıştı. Rolling Stone’dan Mick Jagger (ki Burgess bu gruptan en az The Beatles kadar nefret ediyordu) kitabın uyarlamasına ilgisinden bahsetmişti. 1971’den itibaren David Bowie de sahne performanslarında kitaba göndermeler yapıyordu; fakat tüm bunlar yazar Burgess’in kınadığı popüler kültürün tutucu ve elitist elementleriydi.

Temel ve ilk bölümler

Otomatik Portakal’ın, İkinci Dünya Savaşı sırasında 1940 yılı Londra’sında bir hava saldırısında Burgess’in eşi Lynne’in dört Amerikan asker kaçağı tarafından saldırıya uğramasına dayanan trajik bir çıkış noktası vardır. Kitap bir distopyadır. Bu tür 20. yüzyılın vahşetinin ortasında doğup uzun zamandır süregelen ideal ütopya fikrini alt üst etmiştir. Onun gelecek kurgusu kasvetli, isimsiz bir şehirde geçer ve şehrin genç çeteleri şiddet için adeta fırsat kollamaktadır. Eser aynı zamanda birçok savaş sonrası probleme de değinir.

Mevzubahis evrende; ilk bakışta George Orwell’in 1984’ünden tek tip evleri, üniformaları, katı polisleri gibi komünist yankılar işitilse de; Burgess, Orwell’ın totaliter baskıyı işleyişindense, ellili yılların medyasını kaplayan çocuk suçları ve nesiller boyu ahlaki çöküşü ele alır. ABD, yeri hayvanat bahçesi olan gençlerin ve motorlu çetelerin kargaşa yaratmasından endişe ederken; İngiltere’nin kendi yetiştirdiği çetelere, kavgalı Mods ve Rockers sokak grupları vardı. Sosyolog ve psikologlar bu isyanların ne anlama geldiğini ayrıntılı bir şekilde tartıştılar. Bunlar, Otomatik Portakal’ın beklenmedik şekilde adını duyurduğu altmışlı yıllardaki gençliğin patlamasının ilk belirtileriydi. Sadece sosyalizmle değil; Batı’nın liberal demokrasilerinin hoşgörüleriyle de alay ediliyordu.

Haydut dindarlığı

Gerçekten de kötü şanına rağmen; kitabın özü, savaş sonrası modernleşmenin sonucu ruhun kaderi üzerine dini bir tartışmadır. Graham Greene’in tedirgin ve belirsiz derin düşüncelerinin aksine; Otomatik Portakal nispeten belirgin ve ortadokstur. Bu ütopik ve distopik türlerin genelde sahip olduğu bir didaktikliktir. Birinci bölümde ana karakter, yağmacı Alex, görkemli bir ahlaksızlıkta gördüğümüz hayvani bir yaratıktır. Burgess için Alex tam anlamıyla kötüdür, çevresinin yarattığı bir ürün olarak görülemez.

İkinci bölümde Alex hapsedilir, hipnoz ve koşullandırmayla suça eğilimi ortadan kaldırmaya dayanan yeni bir tedavi yöntemi için denek olarak seçilir, “Ludivico Tekniği”. Bu teknik B.F. Skinner’in davranışçıl teorilerine dayanır ve döneminde oldukça popülerdir. Yirmili yıllarda Sovyetler Birliği’nde Ivan Pavlov’un köpekleri istemsiz davranışlar üzerine eğitmesi gibi Alex de bulantı ve tiksinmeyi şiddet ve cinsellikle bağdaştırmak üzere eğitilmişti. Bu sosyal sapkınlığını düzeltecekti; ancak Burgess’e göre bu sadece ruha baskıydı. Davranışçılığı içimizdeki insandan bahsetme eksikliği, özel hayat ve ruh açısından eleştirir. Davranışçılık, adından da anlaşılacağı gibi, içselliği psikolojik yansımadaki basit bir hata olarak görüp sadece dışsal davranışlara önem veriyordu. Alex’in psikiyatristleriyle alay ederken, Burgess insan haklarını savunan liberallere karşı da pek sabırlı değildi. Alex ikinci bölümün sonunda örnek bir vatandaş olarak serbest bırakılsa da sadece modern davranış biliminin ona çizdiği sınırlar tarafından küçük düşürülür ve eziyet edilir.

Burgess 1972’de The Listener için yazdığı bir makalede, Kubrick’in kitabın beyaz perde uyarlamasındaki tanrıbilim yoksunluğunu eleştirdi. Burgess, bu davranışın Otomatik Portakal’ın ifade etmeye çalıştığı Yahudi-Hristiyan etiğine göre büyük bir sapkınlık olduğunu savundu. “Özgür iradeyi azaltma isteği Kutsal Ruh’a karşı günahtır.” diye sonuçlandırdı. Üçüncü bölümde Ludivico Tekniği tersine çevrilmiştir; ancak bu Burgess’in nefret ettiği sosyalizme karşı liberalizmin kutlaması değildir. Yazar için önemli olan Alex’in suçlu olup olmamayı ahlaki ve dini yönüyle tercih etmesiydi. Alex’in şiddeti bıraktığı son bölümün çıkarıldığı Amerikan baskısında Burgess’in teolojik anlatısına zarar vermiş ve yalnızca doğmamış çocuklara korku salınmasına neden olmuştur. Bu, Burgess’in eserinin kontrolünü kaybedişinin bir başka net örneğiydi.

Bir dil yaratmak: Nadsat

Kitap birçok açıdan ele alınmış olsa da dini baskısı neredeyse hiç konuşulmadı. Bunun sebebiyse Otomatik Portakal’ın en çarpıcı özelliği didaktikliği değil içerdiği dilsel inovasyonlar olmasıdır. Alex ve çete arkadaşlarının sokak dili kısmen Almanca ve Doğu Londra aksanından etkilenmiş olsa da büyük oranda Rusçanın etkileri gözlenir. (droog = arkadaş, deng = para, veck = adam, viddy = görmek ve nadsat = genç) Burgess “Otomatik Portakal” tabirine Londra’nın doğu ucundaki bir barda kulak misafiri olduğunu ve bu söylemin insan ruhu ve sibernetik kontrolün çatışmasını mükemmel ifade ettiğini söylüyor.

Kitaptaki gelecek dili James Joyce’un “Finnegan Uyanması” kitabı kadar (Burgess’in çok takdir edip üzerine düşündüğü ve kendi edebi diline çevirmek istediği bir kitap) radikal değil ancak dilin sosyal ve politik değişimi ne kadar çok etkilediğinin en önemli örneklerinden 1984’teki “Yenisöylem”den çok daha yabancılaştırıcı etkileri olduğu söylenebilir. Otomatik Portakal’ın okurunun bilmediği söylemlerin anlamını metinden çıkarmak için çaba sarf etmesi gerekir. Kurgusal bir dil sözlüğü oluşturmak bilim kurguda çokça kullanılan bir yöntemdir. Belki de yazarın yabancı kelimeleri açıklayan bir liste içeren ilk Amerikan baskısına karşı çıkmasının sebebi buydu; fazla kolaydı.

Burgess’in eserinde tercihini açıkça Rusçadan yana kullanması, 1962’den sonraki geleceğin sosyalizmden çok Sovyetlere yakın olacağı ya da en azından gençleri sosyal devrimin cazibesinden etkilendiğini düşündüğü anlamına geliyordu. Bunda kısmen haklıydı çünkü Britanya’da Muhafazakâr Parti yönetimi 1964’te sona erdi ve radikal öğrenciler 1968’de Batı Avrupa’da düzene karşı ayaklandılar.

Nadsat’ın kullanımı Burgess’in kontrol edebileceği veya öngörebileceği bir şey değildi. 2016’da David Bowie’nin son albümü “Girl Loves Me” çoğunlukla Otomatik Portakal’da geçen terimlerle yazılmıştır. Dikkatli dinlerseniz, sizi temin ederim ki, derinlerde bir yerde Anthony Burgess’in mezarında dönüşünü duyabilirsiniz.

Yazar: Roger Luckhurst

Çeviren: Gizem Çelik

Düzenleyen: İrem Nur Arslan

Kaynak: British Library

Leave a comment