Aşağıdaki alıntı John Vanderslice’ın “The Last Days of Oscar Wilde” [Oscar Wilde’ın Son Günleri] romanındandır. 1898 yılı ve Oscar Wilde sürgünde yaşıyor ama çevresi onu tekrar yazmaya cesaretlendiren arkadaşlarıyla çevrili. Vandeslice, “Island Fog”un, Nantucket adasında geçen on hikaye ve 2 kısa hikayenin yazarı. Hikayeleri önde gelen birçok dergide ve “Chick for a Day” ve “The Best of The First Line” dahil bir çok antolojilerde yayımlanmıştır.

Frank Harris’e dikkatle bakıyordu, her zamankinden çok daha dikkatliydi çünkü Harris’in buna zorlansa dahi gerçeği anlaması gerekiyordu… Eğer bu otelde bir arada varolacaklarsa, evlerinden sürgün edilmiş halde birlikte haftalar geçireceklerse Harris, Wilde’ın değişeceğini beklemekten vazgeçmeliydi. Yazmadığı doğruydu.  Ama Akdeniz’e seyahat edip oğlanlarla konuşmayacağını düşünmek, ona bunu yapmayı yasaklamanın çalışmaya tekrar başlamasını daha olası hale getireceğini düşünmek… Bu gülünecek bir şeydi. Ayrıca bir hakaretti.

Harris dikkatini kaybettiğini hissetmiş olmalıydı çünkü koltukta tıkırtı sesleri çıkarmaya ve sallanmaya başladı, Wilde’ın yüzü dışında her yere bakmaya başladı, sanki Monte Carlo’ya son seyahatinde gerisinde bıraktığı bir şeyi arıyordu… Evet, diye düşündü Wilde; arkasında bir şeyler bırakmıştı. Ona “rasyonel sempati” deniyordu.

Sonunda Harris’in aklı başına geldi. Wilde’ın gözlerine baktı ve şöyle dedi: “O halde karar senin Oscar, öyle veya böyle sen benim arkadaşımsın. Yaşanan her şeye rağmen hayatını seçtiğin doğrultuda yaşayacaksın.”

“Ne zaman benim kararım olmadı?”

Harris gözlerini kırptı; boş bakışlarından dolayı Wilde sesini duyurduğundan emin olamadı.

“Umuyorum ki..” diye başladı Harris; “Yani, artık başını daha fazla belaya soktuğunu görmek istemem. Bir ömür için yeterince problemle boğuştun.’’

“Bu noktada karşı çıkmıyorum. Ama fark etmelisin ki kasten problem arayışında değilim. Ben benim ve her kimsem o olacağım. Problem aramak aklımdaki en son şey.  Asi, suçlu ya da bir anarşist gibi bir izlenim mi oluşturdum?’’

“Hayır. Hatta benden daha muhafazakâr olduğunu dahi söyleyebilirim. Belki çok daha fazla.”

Wilde sezgisini kabul ederek güldü ve kafasını öne eğdi. İşte Londra’dan arkadaşı olan Frank Harris buydu..

“Bir yandan, başına ne gelirse gelsin nezaketle kabul eden insanlardan olduğumu düşünmeyi seviyorum.”

Harris yavaşça kafa salladı.

“Bu noktada karşı çıkmıyorum” diye tekrarladı. “Ama ayrıca sen tanıdığım en tembel orospu çocuğusun.”

Wilde güldü; şimdi bu konuşmadan zevk alıyordu. “Ben tembel değilim Frank, cidden hiç enerjim yok. Vücudum kurşun gibi. Kalbim bir yankı odası.” Evet, şimdi çok dramatik oluyordu. Ama bu adam bunu hak ediyordu.

Harris’in ela gözlerinde hayal kırıklığı vardı. “Bir süre burada kalıp dinlenseydin, tekrar çalışacak gibi hissederdin diye düşündüm. Bir şeylerin seni mutlaka isteklendireceğini düşündüm. Bana neredeyse bunun sözünü vermiştin Oscar.’’

Bu doğruydu. Wilde gerçekten de başkentten, ona “arkadaş” diyen İngiliz ve Fransızlar tarafından sürekli reddedilmekten, Bosie’nin soğuk alaycılığından, en çok da Gilbert Afrika’ya gittiğinden beri çöken iç sıkıntısından bunalmıştı. Akıllıca ya da değil, Paris’te yazmak için çok kırılmış olduğunu beyan ederek kalp kırıklığını Harris’e açıklamıştı. Klasik Amerikan pragmatizmiyle Harris, Wilde’ın tek istediği şey şikayetlerinin dinlenmesi iken Paris’ten Wilde’ı acil bir şekilde uzaklaştırmak istediğini söyledi. Sorun çözüldü! Aslında kibar bir teklifti; Wilde bunu inkar edemezdi. Ama Harris bu cömertliğinin karşılığı olarak bir eser istedi. Bir oyun ya da uzun bir şiir hatta belki de bir roman. Kendi garip ses tonlamalarıyla Harris Tanrı aşkına Oscar, en azından zaman zaman bir sone uydur diyordu. Ama Frank Harris, henüz Wilde’ın içindeki dürtüleri bilmiyordu.

“Neredeyse, evet. Ama yarı sözle tam anlamıyla bir söz arasında büyük bir körfez kadar yol var. Çoğunlukla yanlış anlama ve zorlama ile doldurulan bir körfez.”

Harris’in yüzünün gittikçe ekşidiğini izledi. Adam kederlenmiş halde sandalyeye yaslanmıştı.

“Aslında aklımda bir şeyler var, Frank. Bir konu ve hatta birkaç da dize var.”

“Ne?” Harris toplandı, omuzları canlandı, yüzü renklendi, gözleri aniden açık limon yeşili oldu. “Nedir? Söyle bana, okuyabilir miyim?”

Wilde kıkırdadı. Frank Harris’in gözlerindeki saf umudu görmek neredeyse kalbini kırdı. Zavallı adamın Wilde’dan tek istediği yeniden birkaç satır, herhangi bir satır karalamasıydı. Sadece bu da değil, ayrıca onları basmaktı. Yeniden Oscar Wilde olmasıydı. Ama hiç umut yoktu. Eski Oscar Wilde, Holloway’de kıyafetlerini çıkarması söylenip kendisinin incelenmesine izin verdiği an ölmüştü. Bu çok farklı, ayılmış ve hala kilit altında tutulurken Douglas’a, Robie Ross’un “De Porfundis” başlığını verip yayınladığı yüz sayfalık buruk bir mektup yazabilmiş bir Oscar Wilde idi.

“Çünkü hiçbir şey, en yüksek mertebede olabilecek ve olması gereken fakat sanatçının yeteneksizliği yüzünden olamayan bir sanat eseri kadar sinir bozucu değildir. Basitçe kötü olan sanat, kıyaslamak gerekirse bir çeşit teselliydi.”

 

Tahliyesinin ardından kısa süren bir hapis karşıtı aktivizmi sırasında Daily Chronicle’a İngiliz hapishanelerinin durumundan şikayet eden ve bundan sonra Reading hakkında uzun, hüzünlü bir balad yazmaya; bitirme ihtiyacı duyduğu son şiiri, bazı çevrelerde İngilizcenin son büyük şiiri ilan edilen ama Wilde’ın gözünde hüznünü bir kurgu parçasına yüklemek için bir çabadan fazlası olmayan şiiri yazmaya başlayan bir Oscar daha vardı. Reading Gaol’u yazdığında kesinlikle şiir için tutkuları vardı –doğrusu şiddetli tutkuları vardı- ama şiire şimdi baktığında asıl hissettiği tutku değil hüzündü. Bunu kimseye, asla itiraf etmeyecek dahi olsa şiirin büyük bir yapıt olmadığını da biliyordu. Çok açık melodram parçaları ve neredeyse edebi değeri olmayan dizeler vardı. En iyi ihtimalle –en iyisi- muhteşemliğin ancak yanından geçebilirdi ve bunu göz önüne alınca hiç yazmasa muhtemelen herkes için daha iyi olurdu. Ya da bir peri masalı yazsaydı. Çünkü hiçbir şey, en yüksek mertebede olabilecek ve olması gereken fakat sanatçının yeteneksizliği yüzünden olamayan bir sanat eseri kadar sinir bozucu değildir. Basitçe kötü olan sanat, kıyaslamak gerekirse bir çeşit teselliydi.

Ya ondan sonra? Reading Gaol’u bitirdikten sonra kağıda dökülme eğilimi, en azından eylemi, olan Oscar Wilde bir hayalete dönüştü. En azından Frank Harris’in karşısında oturan Oscar Wilde bu değildi.

Wilde “Peki” diye başladı çekinerek… “Ben bunu Reading Gaol şiirime refakatçi diye değerlendiriyorum.”
Harris kendini zor tutuyordu. “Gerçekten mi? Uzun bir tane daha mı? En sonunda orada ne olduğunu dünyaya anlatacak mısın?”

Wilde bir an için ceketini topladı, “kompzisyonu” için daha iyi açıklamayı nasıl yapacağına ve Harris’in maskülen hiddetinden nasıl kaçacağına karar vermeye çalıştı. “Kesinlikle refakatçiden başka bir kelime kullanmalıydım. Yani zihnimde benzerliklerinden daha çok farklarından ötürü yan yana geliyorlar. Bu yeni dizeler Reading Gaol’un temasının devamını niteliğinde değiller. Asında, daha çok karşıt bir beyan oluyorlar.”

“Anlamadım.”

“Her sabah avlanmak için denize açılan parlak botlardaki bu genç adamları düşünüyordum.”

O an Wilde, Harris’in yüzündeki keskin hayal kırıklığını, hatta belki korkuyu gördü. “Ne olmuş onlara”

“Mümkün olan en geniş ölçekte özgürler. Onlar için hiçbir şey ulaşılmaz ya da anlaşılmaz değil. Hayatlarını saf mutlulukla, saf imkanla, saf coşkuyla dolu bir diyarda sürdürüyorlar. Yoksunluktan, mutsuzluktan, çirkinlikten, kınamadan muaflar. Hiç kimse özel olarak onları korumuyor ama bu onları tehlikeye atmak bir yana, aslında özgürleştiriyor; bir dünya tecrübeyi onlar için erişilir kılıyor. İnsanlığın yeni bir tipolojik çeşidi gibiler; güzel, hayat dolu, çekincesiz ve açık fikirli.”

 

Bu gençlerden bahsettikçe Harris’in yüzü ekşidikçe ekşidi. Şimdi Harris fazlasıyla resmi duruyordu. Resmi ve soğuk. “Senden para almıyorlar, değil mi?”

“Ne için?”

“Ne için olduğunu biliyorsun.”

Frank Harris, doğrudan sadede gelmeye dair uzun süredir devam eden ve içgüdüsel bir alışkanlığa sahipti. Kansas Üniversitesinden mezun olduğunda hukuku umursamayıp başarısını gazeteci ve işadamı olarak elde etmesine şaşırmamalı. Hukuk onun için çok yavaş ve çok dekoratifti. Çok özensizdi ve tartışmaya açık anlamlarla doluydu. Gazetecilik çok daha direkt ve hızlı sonuçlar getirmeye yatkındı. Ama bu örnekte, sadede gelmek ayrıca Harris’in yoldan çıkmasına neden oldu. Erkeklere “ilgileri” için para verip vermediği ya da diğer ödemeler önemli değildi. Bu konuşma ve kafasındaki dizeler sonuçta parayla alakalı değildi; sevgiyle alakalılardı

Wilde “Hayır, almıyorlar.” diye yalan söyledi.

Harris, aldığı cevaptan memnun halde kafasını salladı. Wilde’ın bu yolculukta taşıdığı tüm para Harris’den geldi ve Wilde biliyordu ki Harris paranın kiracılara gitmesini istemiyordu. Ama sadece bu kadardı. Bu yaratıklar kiracı değillerdi, onlar sadece özgür, güzel oğlanlardı.
Wilde boğazını temizledi. “Frank, sana garanti ederim; onların arkadaşlığından keyif alan tek yabancı ben değilim.”

Harris kıkırdadı. “Hiç şüphem yok. Hem de hiç.” Gergin enerjisi konuya olan sevgisizliğine eşlik ederek geri döndü. Wilde, Frank’in her an yine sandalyesinden kalkabileceğini, kollarını sallayarak odanın diğer yanından kendisine alicenap açıklamalar gönderebileceğini düşünüyordu. Frank Harris bir tembel değildi. Etkileyici, zeki ve iyi kalpli bir arkadaştı ama bir gününü –hatta bir dakikasını- boş geçirme yeteneği yoktu. Kalkmak yerine konuyu değiştirdi: “Peki ya, yeni şiirin? Daha fazla anlat. Reading Gaol kadar uzun olacak mı?”

Wilde “Hatırla; bu bir tekrar değil, karşıt bir beyan.” dedi ve devam etti: ‘‘Özgürlük, güzellik, umut. Tutsaklık yerine özgürlük, keder yerine neşe, infaz yerine bir buse.’’

“Anlaşıldı. Ve başlayalı çok oldu?”

“Sadece birkaç dize..”

“Okuyabilir miyim?”

“Dinleyebilirsin.” dedi Wilde. Açıklamadan karşısına oturdu, doğruldu ve çenesini indirdi. İlk kez bir hafta önce sahilde balıkçı teknelerinin gelmesini beklemek için oyalanırken aklına gelen dizeleri söylemeye hazırlandı. O günlerden beri, başıboş sıkıcı anda ya da bir şişe şampanyanın bitmesine yakın yahut kafede bir şeyler atıştırırken bu dizeleri cilalayıp yonttu, bazı kelimeleri değiştirdi, daha önce hiç olmayan yerlere duraklamalar getirdi. Hiç tutkusu olmamasına rağmen, bu dizelerden oldukça memnundu; hatta  onları havaya bıraktığı için gururluydu. Neredeyse bir yıldır okuduğu ilk şiirdi.

 

Yazar: John Vanderslice

Çevirmen: Zeynep Ecem Maden

Kaynak: Literary Hub