Bilimsel komünizmin kurucularının, 17. ve 18. yüzyılların edebi hareketi olan klasisizm hakkındaki en önemli yorumu Marx tarafından 22 Temmuz 1861’de Lassalle’ye yazdığı bir mektupta yapıldı. Kültürün gelişimine dair materyalist anlayışı temel alan Marx mektubunda klasisizmin, en meşhuru üç birlik kuralı olmak üzere, klasik tiyatro yasaları ve klasik estetiğin yanlış anlaşılmasının sonucu oluştuğunu reddetti. Klasisizm teorisyenleri klasik Yunan tiyatrosunu ve Aristo’nun Poetika’sını yanlış anlamış olsalar dahi, bunun bir kaza ya da tarihin yanlış anlaşılmasından ötürü değil; tarihsel bir kaçınılmazlıktan kaynaklandığını belirtti. Klasik oyun yazarları Aristo’yu yanlış anlamıştı, çünkü “yanlış anlaşılmış” haliyle Aristo tam olarak onların, dönemlerinin spesifik toplumsal ve kültürel koşulları tarafından oluşturulan sanat zevklerini ve estetik gereksinimlerini tatmin ediyordu.

Fikirlerin sınıf içeriğini anlayamayan önceki kültür tarihçilerinin aksine, Marx ve Engels 18. yüzyıl Aydınlanma fikirlerinin toplumsal, sınıf-tarihsel temelini ortaya çıkardı. Aydınlanma’nın yalnızca sosyal düşüncedeki bir hareket değil, Büyük Fransız Devrimi arifesinde feodal mutlakiyetçiliğe karşı mücadeleye girişen ilerici burjuvazinin çıkarlarının ideolojik ifadesi olduğunu gösterdiler. 

Marx ve Engels, İngiliz ve Fransız 18. Yüzyıl Aydınlanmacılarının mirasına, kurguları ve estetik çalışmaları dahil olmak üzere, büyük saygı duydu. Aydınlanmacıların faaliyetleriyle ilgili kapsamlı analizleri, Fransız burjuva devrimine hazırlık sırasında toplumun yaşamı ve sınıf mücadelesiyle yakın ilişkilerini açıklar ve mirasındaki ılımlı burjuva ve demokratik unsurların ayrımını ortaya koyar. 

Marx ve Engels’in çalışmaları ve mektupları, Aydınlanma çağının hem İngiliz hem de Fransız felsefi ve ekonomik edebiyatı ile kurgusu üzerine muazzam bir bilgileri olduğunu gösteriyor. Defoe, Swift, Voltaire, Diderot, Rousseau, Abbé Prévost ve Beaumarchais’ye sadece değinmekle kalmayıp onlara dair kısa ve öz ancak aynı zamanda son derece engin ve isabetli değerlendirmeler de yapıyor, bir yandan da çalışmalarını Aydınlanma çağının edebi yaşamının en önemli yanlarına dair genellemeler oluşturmak için kullanıyorlardı.

Marx’ın Denis Diderot’yu en sevdiği yazarlar arasında gördüğü de belirtilmelidir. Diderot’nun romanlarına, özellikle de “eşsiz bir şaheser” olarak gördüğü Rameau’nun Yeğeni eserine bayılıyordu. Engels de arkadaşının Diderot’ya dair görüşünü paylaşıyordu ve 1886’da şöyle yazmıştı: “Eğer tüm hayatını ‘gerçek ve adalet hevesine’ adamış biri varsa, bunu iyi bir anlamda kullanıyorum, o kişi Diderot’dur.”

Marx ve Engels ayrıca Aydınlanma’nın Almanya’daki önde gelenleri hakkında da yazdılar: Lessing, Goethe, Schiller, Herder ve Wieland. Feodal bölünmesi ve gerici küçük iktidar mutlakiyetçi sistemi Otuz Yıl Savaşı sonucu sertleşmiş olan Almanya’daki ekonomik ve sosyo-politik koşullarının, “Alman edebiyatının büyük çağının” en belirgin figürlerinin çoğunluğunun fikir ve duygularının üzerinde keskin bir iz bıraktığını gösterdiler. Alman klasik edebiyatının karakteristik özelliği olan asi ruh ve dönemin toplumsal sistemine yönelik öfke ile birlikte, doğal karakter özelliği varolan güçlere hayranlık ve yaltakçılık olan (ve Almanya’daki ağırlıklı toplumsal sınıf olan) küçük burjuvazinin hislerini de yansıtıyordu. Engels; Goethe ve Hegel hakkında “Her biri kendi alanında bir Olimpos’lu Zeus idi” dedi, “ancak ikisi de kendisini Alman entelektüel eğitimsizliğinden tam anlamıyla kurtaramadı.” Goethe, Schiller ve o dönemin diğer Alman yazarları ve düşünürlerinin sadece güçlü değil, aynı zamanda zayıf noktalarını da vurgulayan Marx ve Engels, hiçbir şekilde bu insanların muazzam, dünya çapındaki önemini küçümsemeye çalışmamıştı. Bu, Marx’ın, daha önce de belirtildiği gibi, en sevilen şairlerinden biri olan Goethe’ye olan tutumu ile doğrulanmaktadır. Marx’ı iyi tanıyan çağdaşları, onun büyük Alman şairinin eserlerinin sürekli okuru olduğunu belirtirler. Marx ve Engels, yazılarında ve konuşmalarında sık sık Faust ve Goethe’nin diğer eserlerinden alıntı yaparlardı. 1837’de genç Marx, henüz Berlin Üniversitesi’nde öğrenciyken 1830’larda Alman gericilerinin şaire karşı mücadelesinin liderlerinden biri olan Lüteryen papaz Pustkuchen’e karşı Goethe’yi savunan bir hiciv yazmıştı. Engels de edebi eleştiri alanındaki ilk makalelerinden birini Goethe’nin çalışmalarına adamıştı. Makalenin adı “Nazım ve Nesirde Alman Sosyalizmi” idi ve bu makalede kaba Alman “gerçek sosyalizminin” estetik anlayışını eleştiriyordu. 

Marx’ın ve Engels’in Batı Avrupa romantizmi incelemesi, gerçekten bilimsel bir edebiyat tarihinin hazırlanmasında büyük önem taşıyor. Romantizmi, Büyük Fransız Devrimi’nden sonra başlayan çağın bütün içsel toplumsal çelişkilerinin bir yansıması olarak görerek, kapitalizmi reddedip geleceğe yönelik mücadele eden devrimci romantizm ile kapitalizmin geçmişin bakış açısına dayalı bir eleştirisini sunan romantizm arasında ayrım yaptılar. Ayrıca burjuvazi öncesi toplumsal sistemi idealleştiren romantik yazarlar arasında da ayrım yaptılar; gerici ütopya maskesi altında demokratik ve eleştirel öğeler taşıyanların çalışmalarına değer verip, geçmişe ilgileri aristokrasinin çıkarlarını savunmaya varan gerici romantikleri eleştirdiler. Marx ve Engels “Byron ve Shelley gibi devrimci romantiklerin eserlerini” özellikle severlerdi.

Marx ve Engels’in 19. yüzyıl realist yazarlarının çalışmalarına ilişkin değerlendirmelerinden daha önce söz edildi. Marx ve Engels, realist gelenekleri kendilerin önceki tüm edebi işleyişin doruk noktası olarak görüyorlardı. Engels bunların gelişimi ve zenginleşmesinin izini Guy de Mauppasant’ın, 19. yüzyılın ikinci yarısında Rus realist romancılığının yaratıcılarının ve Norveç’in çağdaşları olan tiyatro yazarlarının çalışmalarında sürüyordu. Marx ve Engels’in Rusya’ya yönelik oldukça heyecanlı bir ilgileri vardı ve Rus devrimci hareketine özel bir önem veriyorlardı. Rusya’daki ekonomik ve toplumsal yaşamın gelişimini daha iyi takip edebilmek adına ikisi de Rusça öğrenmişti. Sadece Rus sosyoekonomik ve gazete yazılarına değil, aynı zamanda kurgu eserlerine de oldukça aşinaydılar. İkisi de Puşkin, Turgenev, Saltykov-Shchedrin, Çernişevski ve Dobrolyubov’un eserlerini Rusça okumuşlardı. Ayrıca Marx Gogol’un, Nekrasov’un ve Lermontov’un eserlerini de asıl dillerinden okumuştu. Engels de Lomonosov, Derzhavin, Khemnitser, Zhukovsky, Batyushkov ve Krylov’un eserlerinin İngilizce çevirilerine aşinaydı. Marx ve Engels, Puşkin’in Yevgeni Onegin eserinin 19. yüzyılın ilk yarısında Rusya’daki hayatın inanılmaz isabetli bir tasviri olduğunu düşünüyordu. İkisi de Çernişevski ve Dobrolyubov’a özellikle önem verirdi. Engels bu devrimci yazarları “iki sosyalist Lessing” olarak görüyordu ve Marx, Çernişevski’ye “büyük bir Rus alim ve eleştirmen” derken, Dobrolyubov’u “bir yazar olarak Lessing ve Diderot” ile karşılaştırıyordu.

 

Çevirmen: Elife Ebrar Yıldırım

Kaynak: Marxists Internet Archive