Jeff Mason ölüm kavramının hiçbir öznel mana barındırmadığını iddia ediyor.

Filozoflar ve filozof olmayan kişiler, ölüme gelince hemen hemen aynı denk bir seviyededirler. Ölüm üzerine ihtisas yapmış kimse bulunmamaktadır, dolayısıyla bilinecek hiçbir şey yoktur. Ölüm süreci hakkında çalışmalar yürüten kimselerin dahi, bizden bir üstünlüğü bulunmamaktadır. Ölüm üzerine düşünmekte hepimiz eşitiz ve düşünmemizin başı da sonu da bilgi eksikliğinden ibarettir.

Ölüm ve kavramı tamamen boşluktur. Akılda canlanan hiçbir şey yoktur. Ölüm konseptinin yaşayanlar için faydası olsa da ölümün kendisi hiçbir işe yaramaz. Ölüm hakkında söyleyebileceğimiz tek şey gerçekten olup olmadığıdır. Gerçekse, bir kişinin yaşamının sonu yalnızca bir bitiştir. Eğer gerçek değilse, birisinin -maddesel olarak vücut bulmuş- yaşantısının sonlanması gerçek bir ölüm değil, başka bir hayata geçiş kapısıdır.

Elimizde içerik olmadığından, ölüm hakkında metaforik olarak konuşmalıyız. Ölümün gerçek olduğunu düşünenler için, ölüm boş, anlamsız bir duvardır. Ölümün gerçek olmadığına düşünenler için, ölüm başka bir yaşama uzanan bir kapı. Ölümü bir duvar veya kapı olarak düşünsek bile, kendimizi öyle ya da böyle bir metafor kullanmaktan alı koyamayız. Çoğunlukla ölen bir kişinin acılarından kurtulduğunu söyleriz. Ancak, eğer ki ölüm gerçekse, ölen kişilerin- sanki onlardan geriye kalan bir şeyler acı çekmiyormuşcasına- acı çekmediğini söylemek dahi metaforiktir. Hali hazırda kimi ‘sonraki yaşam’ türleri hakkında pek çok spekülasyon olduğundan ötürü, ben ölümün gerçek ve bireyin yaşamına son noktayı koyan bitiş olduğu görüşüne odaklanacağım.

Ölümün bir duvar olduğu metaforunu biraz daha açalım. Her birimiz bu duvara bakarak dünyaya geliriz. Bu andan itibaren, attığımız her adım ne tarafa dönersek dönelim ona doğru yaklaşmaktadır. Bariz olarak yönelecek başka bir doğrultu yoktur. Bir lunapark aynası gibi, ölüm duvarı bizlere yaşayan korkularımızı ve benliklerimizin çürümüş yüzlerini gösteriyor. Ölüme baktığımızda gördüğümüz tek şey, yaşantılarımızın bir yansımasıdır.

Ölümün öznel hiçbir manası yoktur. Öteki insanlara vurur, ancak asla bana uğramaz. Tabii ki öleceğimi biliyorum. Ölüm, geleceğimin sonu manasına gelir. Bununla birlikte, hayatta olduğum müddetçe, artık ihtimallerin olmadığı o gelecek ihtimaline doğru yürüyeceğim.

Kaçınılmaz sonuç şu ki; ölüm gerçekse hiç birimiz ölümü bizzat tadamayacağız. Sona gelmeden bilincimi yitirmiş olacağım. Ne kadar yaklaşırsam yaklaşayım, ölüm uzaklaşıyor olacak. Ben yalnızca ötekilerin gözünde ölüyüm. Son gerçekten geldiğinde, adli tabibin önündeki ölü bedenim olacak. Ben orada olmayacağım. Ölüm her zaman canlıların gözünden betimlenir. Ludwig Wittgenstein’in ünlü sözündeki gibi, “Ölüm yaşamın içinden bir deneyim değildir.”

Ölüm kavramı, diğer kavramların neredeyse tamamından farklıdır. Çoğunlukla elimizde bir nesne ve o nesnenin genel kavramı vardır. Misal, bir at ve at kavramı. Ancak ölümün kavramı, hiçbir suretle olası bir nesne barındırmaz. Birisinin ölüm ihtimali hakkında kafa yorması, sahip olduğumuz cehaletle birlikte sürekli düşüncelere dalmaktır. Ölümü daha iyi tanıyabilmenin bir yöntemi yok, çünkü ölüm bütünüyle bilinemez.

Bu konuyu ele alırken bir sorun; içgüdüsel ölüm korkusudur. Düşüncelerimiz ve eylemlerimizde ölümden uzaklaşma eğiliminde oluruz. Ancak, ola ki korkularımızı bir dakikalığına unutabilirsek, daha mesafeli bir görüş açısından konseptin ne denli ilginç olduğunu daha rahatça görebiliriz.

Doğum ve ölüm, yaşamlarımızın iki ucudur. Ölüme doğru yaşamak, bireyin yaşamına, hayatın getirdiği değişiklikleri anlamakta kullanacağı bir istikamet ve yapı sağlar. Dünya, gence ve yaşlıya çok farklı görünür. Genç ileriye bakar, yaşlı ise geride bıraktığını anar. Yaşlandıkça, önem verdiğimiz şeyler değişir. Ölüm ihtimali, bizleri bu değişiklerden haberdar kılar. Genç, ölümün hepimize vuracağına dair düşünsel bir görüşe sahiptir, ancak fani oldukları kendilerine henüz gerçek gelmemiştir. Yaşlı içinse, fanilik gerçeklik kazanmaya başlar.

Uzun zamandır, ölümle ilgili, biri Platon’dan diğeri ise Spinoza’dan gelen iki ünlü felsefi görüş sebebiyle muamma içine düştüm. İlki, bir filozofun ölüm hakkında ciddi endişeleri vardır ve sürekli onun hakkında düşünür. İkincisiyse, bilge birey ölüm gibi ufacık bir şey hakkında kafa yormaz. Belki de doğru olan ortalarda bir yerlerdedir. Ölümü gözardı etmek, bizleri yaşamın sonsuzluğuna dair hatalı bir hissiyatla baş başa bırakır ve belki de günlük yaşamın koşturmacasında kendimizi kaybetmemize itekler. Diğer taraftan, ölüm üzerine takıntılı bir şekilde düşünmek bizlere yaşamdan uzaklaştırabilir. Aslında, bireyin kendi ölümünü kabullenmesi, ölümün, yaşamındaki anlamının da yansımasını içerir ve hayata anlamını veren daha geniş çaplı değerleri düşündürür. İşin sonunda; yalnızca, ölüm hakkında düşünmek henüz yaşamadığımız hayata bütünüyle kendimizi kaptırıp yaşamamızda bizleri hür kılan noktalarda faydalıdır.

Jeff Mason, Middlesex Üniversitesinde Felsefe Dalında öğretim görevlisiydi. Bu yazıyı 2011 senesinde, kendisine ileri düzey akciğer kanseri tanısı konulmadan 6 ay önce yazdı.

Yazar: Jeff Mason

Çevirmen: Kemâl Akyüz

Kaynak: The Philosophers’ Magazine