Nuala O’Connor, bir edebiyat ikonunun iç yaşamını değerlendiriyor

Yirmi beş yıl önce, Dublin’den James Joyce’nin eşi Nora Barnacle’nin doğup büyüdüğü yer olan Batı sahilindeki Galway şehrine taşındım. Nora’nın, Joyce’a saf sevgisini ve desteğini veren güçlü, yöresel enerjik bir kadın olduğunun farkındaydım.

Gençken, Brenda Maddox’un biyografisi Nora-Molly Bloom’un Gerçek Hayat’nı okumuş ve sevmiştim; çoğu zaman Joyce için gerçek bir Avrupalı ​​ve eğlenceli ilham perisi haline gelmiş, cesur Galway kadınını düşünürdüm. Baskıcı Katolik İrlanda’dan kaçışına ve yurtdışında özgürlüğüne kavuşmasına hayran kalmıştım. Nora’nın annesinin Bowling Green’de şimdi küçük bir müze olanevindeki hem Nora hem de Joyce’u anmak için her yıl düzenlenen Bloomsday kutlamasına katılmaya karar verdim ve 2004’te Bloomsday’in yüzüncü yılında, Ulysses’ı orada okuyan yüz okuyucudan biriydim.

Geceleri İtalyanca çalışırken ve Joyce’un, Triestine’inyazarı Italo Svevo ile arkadaşlığı üzerine bir makale yazarken, Nora hakkında bir roman yazmak aklıma gelmişti. Nora, bu iki adamdan daha çok ilgimi çekmişti. Hayatı gerçekten nasıldı, merak etmiştim. O sıralarda, ölmek üzere olan tek gözlü bir kediyi kurtarmıştık ve ona, Nora Barnacle adını vermiştik. Yine o günlerde, Nora hakkında ödül kazanmış ve dikkate alınmış kısa bir hikâye olan “Gooseen“i yazmıştım. Ama Nora’yı kaybetmek istemediğimi fark etmiştim; romanda Joyce’la ve ondan sonraki hayatının nedenlerini ve amaçlarını çözmek benim için fazlasıyla önemli hale gelmişti.

NORA’yı sadece merak ettim için değil, sevdiğim için de yazmıştım. Benim için biyografik kurgu, tarih tarafından lekelenmiş, Eş olarak alçakta görülmüş kadınları, sanki kötü şöhretli bir erkeğin etrafında pervane olmuş bir kadını, önemli değilmiş ve sevgilisinin başarısı için gerekli değilmiş gibi onurlandırmanın bir yoludur. Bu kadınları, Nora’ları, Emily Dickinsons, Belle Biltons ve diğerlerini, diriltmeyi ve onları oldukları gibi kendi hallerinde, harika, sert insanlar olarak dünyaya yeniden tanıtmayı hedefliyorum. Onları örnek almak istemiyorum, fakat yaşadıkları hayatların neye benzediğine dair bir fikir edinmeyi hedefliyorum.

Romanıma gerçekten başladığımda, Nora’yı bir Edward dönemi ya da 1920’lerdeki bir karikatüre dönüştürmemeye kararlıydım. Hikayemde fazlasıyla özgün ve güçlü bir karaktere sahip olan Nora, kesinlikle kendisi gibi olacak, ön planda kalacak ve sevgilisi Jim’in yanı sıra, meşgul olduğu günlük dünyasına girmemize olanak sağlayacaktı. James Joyce’un ruhunu lekelemek için arka plan olmayacaktı; zaten Nora, bizim bu olguyu anladığımız anlamda edebi bir eş değildi. Edebi olmayan ilgileri ve zevkleri vardı ve onun biyo-kurgusal tasvirinin, bunu yansıtmasını istemiştim.

NORA, Nora’nın kendi sesiyle anlatılıyor ve doğal olarak, çoğu Joyce ve çocukları ile ilgili olan kişisel sorunlarını açığa çıkarıyordu. Ancak aynı zamanda, bu sorunların İrlanda’daki geçmişine dayanması ve bunun Avrupalı ​​olmakla nasıl uyuştuğuyla da uğraşmak zorundaydı. Nora açık sözlü, biraz müstehcen, kibar bir insandı ve ilginç bir şekilde, sevgilisiyle evlilik dışı ilişki yaşayan bir kadın için biraz dar kafalı ve belki de Katolik yetiştirme ahlakından kalma olduğundan dolayı usturuplu olabilirdi. NORA,Edward dönemini, İrlanda’daki iç savaşı, iki dünya savaşını kapsar ve Nora’nın 1951’deki ölümüyle sona erer. Romandaki olaylar, İrlanda, Avusturya, İtalya, Fransa, İsviçre ve İngiltere’de geçer. Nora, değişmekte olan Avrupa’da yaşamış olabilir ama özünde, modern bir anlayışa sahip olmasına rağmen İrlandalı bir Katolik’ti; sürdürmeyi sevdiği dışa dönük saygınlığı, gerçekte başına buyruk oluşunu gizlemişti.

Nora, bu iki adamdan daha çok ilgimi çekmişti. Hayatı gerçekten nasıldı, merak etmiştim.

Galway doğumlu Nora, James Joyce ile Finn’s Hotel’de çalışmaya geldiği memleketi Dublin’de tanıştı. Haziran 1904’te Joyce, şehir merkezinde ona doğru yaklaştığında yirmi yaşındaydı. Nora’nın biyografi yazarı, merhumBrenda Maddox şöyle yazıyor: “İlk görüşte aşk fena halde küçümsenir: tek bir bakış insanı alır götürür.” Nora’ya göre Joyce, denizci şapkası ve eski püskü bez spor ayakkabılarıyla İsveçli bir denizci olabilirdi ama çekici ve ciddi görünüyordu; soluk mavi gözleri dikkat çekiciydi. Her zaman tarz sahibi olan Nora, muhtemelen Joyce’un eksantrik bakışlarına ilgi duymuştu.

Nora’nın diken diken, korkusuz bir aylak gibi kumral saçları, koyu mavi gözleri ve sevimli adı, Ibsen ve Nora’nın sadık hayranı Joyce’u kesinlikle memnun etmişti.

Görünüşe göre, kendilerine güvenen, kendi değerlerinden emin olan bu ikili, birbirlerini ilk görüşlerinde “tutulmuşlar”dı. Joyce, aylak bir üniversite mezunuydu, Nora, Finn’s Hotel’de çalışıyordu. İkisi de paraya alışık değildi: Joyce’un geniş ailesi, Katolik ve hayatlarını kaybetmiş soylulardı; Nora büyükannesi tarafından büyütülmüştü ve ailesi Katolik işçi sınıfındandı. Her ikisi de liman kentlerinin şehirli çocuklarıydı, her ikisinin de iç huzursuzluğu vardı, başka bir yerde olma ihtiyacı vardı. Görünen o ki birbiri için uygun olmayan bu çiftin, sahip olmadıkları kadar ortak yönleri vardı.

Nora, kendi kardeşlerinin ve Joyce’un aksine tek çocuk olarak büyütülmüştü. Hiç şüphe yok ki, bir kız kadar istekliydi ve büyükannesinin yetişkin konuşmalarını dinlemişti. Gerçek ne olursa olsun, Nora, dil yeteneği sayesinde ve doğru olduğunu hissettiği şeyi açıkça söyleyen sözlü bir hikâye anlatıcısı olmuştu. Bugünlerde belirli bir tarzı olmadığını söyleyebiliriz. Ve Joyce, Nora’nın İrlanda’nın batısına ait ifadeleri, sıcak, dünyevi çekiciliği ve iyi mizahıyla büyülenmişti ve hikayelerini ve cümlelerini çalışmalarında özgürce kullanmıştı. Nora da Joyce’un duyarlılığına, kitap öğrenimine ve samimiyetine kapılmıştı. İkisi de tanıştıklarında yeniliğe hazırdı: Joyce, kutsal İrlanda’dan, acımasız, sarhoş babasından ve muhtaç kardeşlerinden bıkmıştı. Son zamanlarda Paris’in havasını tatmıştı ve hoşuna gitmişti. O da annesinin ölümüyle tükenmişti, tükenmişliği ve keder huzursuzluğu, dine daha az bağlı bir toplumda yeniden hayata başlama arzusunu tetiklemiş olabilirdi.

Nora, o Haziran ayında, Galway’de için muhtemelen yapayalnızdı ve hala Dublin’de uygun bir yer bulmaya çalışıyordu. Çift, her ikisi de aşklarının mümkün oluşuna ve umut verişine hazır olduklarında birbirlerini buldular ve birbirlerine uygun olduklarını fark ettiler. Temkinli ve karasız olan Joyce, Nora’da, kendi yanında bilinmeyene doğru yola çıkmaktan mutlu olan, istikrarlı ama kendiliğinden gelişen bir arkadaşlık bulmuştu.

Dört aylık bir flörtten sonra Joyce, onlar İsviçre’ye kaçmadan Nora ile evlenmeyecekti ve Nora, Jim onu ​​terk ederse, bunun garip ve utanç verici olacağını biliyordu. Yirmi yedi yılın sonunda evlendiler, fakat o zamana kadar Avrupa’da geleneksel olmayan ama yarı geleneksel, evli olmayan ve fakir, sonra genç evli bir çift olarak ortaya çıkan bir hayat yaşadılar: James bir şeyler yazdı ve öğretmen olarak çalıştı. Nora evi çekip çevirdi ve çocuklarına, Giorgio ve Lucia’ya baktı. Ve Joyce, zengin hayırseverlere ve kitap telif haklarına artık mecbur kalmayana kadar öğretmenliğe devam etti.

Nora’nın diken diken, korkusuz bir aylak gibi kumral saçları, koyu mavi gözleri ve sevimli adı, Ibsen ve Nora’nın sadık hayranı Joyce’u kesinlikle memnun etmişti.

Joyce ailesi görünüşe önem veriyordu ve özellikle Paris’te parçası oldukları eski, bohem topluluğa kısmen uyuyordu. Orada Beckett, Hemingway, Ezra Pound, Djuna Barnes, Sylvia Beach ve Guggenheims ile sohbet ettiler ve bazen çalıştılar. İçerken neşeli ve ayrıca bir dahi olan Joyce memnuniyetle karşılandı; Nora, sıcak ve misafirperver olmasına rağmen, bu grup arasında biraz muamma idi. Bazıları, büyük yazarın edebi olmayan, açık sözlü bir kadınla neden evli olduğunu anlamadı. Vera Nabokov’un aksine, Nora kocasının editörü olduğu kadar ortağı, sevgilisi ve bakıcısı da değildi. Nora’nın edebi olma tutkusu yoktu ve onu gerçekten tanıyanlar onun değerini anlamıştı: Joyce’un koruyucusu ve destekçisi, rahatlatıcısı ve bakıcısıydı. Joyce yanında “çitlerin küçük yabani çiçeği” olmadan iyi çalışamıyordu.

Nora, Joyce’la tanıştığı zaman tamamen kendisine öz bir kişiydi ve Joyce’a ilham verdiği gençlik döneminin büyüleyici hikayeleri kadar onun gizemini de seviyordu ve bunu, “The Dead” gibi işlerde ve Ulysses’teki Molly Bloom’u biçimlendirmek için kullanmıştı. Joyce, Nora’yı harika bir birey olarak görüyordu ve değişmez içsel gücüne ve iyimserliğine bütünüyle hayran kalmıştı; kendinin sahip olmadığı dayanıklılığı için Nora’yı takdir etmişti. Nora, onun için birçok yönden kendisine göre üstündü. Kardeşi Stannie’ye Nora’nın mizacının kendisininkinden daha asil olduğunu söylemiş ve onu sadece sevmediğini, ona hayran olduğunu ve ona güvendiğini söylemişti. Elbette her şey göründüğü gibi değildi. Nora, stajyer avukattan Jim’i “inişli çıkışlı” olduğu bir günde götürmesini istemişti; alkolün, sağlığına, özellikle zayıf gözlerine verdiği zararı biliyordu, ama Joyce içmeyi severdi ve içtiği zaman en girişken halindeydi ki muhtemelen rahatça sosyalleşmek için sarhoş olması gerekiyordu.

Nora, bazen kendi kendine 1920’lerin özgür ruhlu Paris’indeki büyük sanat meraklılarının yaşamlarının yapaylığından şikâyet ederdi. Jim, Ulysses 1922’de yayınlandığında belki dünyanın en ünlü yazarı olabilirdi ama Nora’ya göre, onun hatalı ama sevgi dolu ortağı, basit fikirli Jim’di. Jim’e aşıktı, yazar Jim’e değil. Fakat, sanatına olan bağlılığıyla onu desteklemiş ve onun başarısından gurur duymuştu. Getirdiği maddi güvenceden memnundu. Nora, yazmaya devam etmesini kolaylaştırarak ve hassas sağlığına dikkat etmesine yardımcı olup yazılarına saygı gösterirdi, ancak saygı duyduğu ve ilgilendiği şey onun gündelik yönleriydi: bir sevgili olarak, bir yemek pişiren kişi olarak, bir baba olarak ve bir eş olarak ve görme yeteneği olmayan bir adam olarak duyduğu ihtiyaçlardı.

Yani roman olan NORA, ilk başta bir birey, kadın, bakıcı ve anne olarak Nora’ya ve ikinci olarak hayat arkadaşı, baba ve dahi bir yazar olarak Joyce’a bir saygı duruşu niteliğindedir. Önlerinde ne olduğunu bilmeden, memleketlerini terk eden iki gençle empati kurmaya çalışıyorum. Çoğumuzun uğraştığı, bir ev bulmak, ilişki sorunları, bir aile kurmak, sağlık sorunları, bir çocuğa bakmak, farklı sıkıntılar, maddi olarak iniş çıkışlar gibi hayatın sıkıntılarını müzakere ederken birlikte büyümüş ve yaşlanmışlardı. Bu insanlar meşhur James Joyce ve benzersiz Nora Barnacle olabilirlerdi, ancak 1904’te sadece iki genç insandı, kimin neyi bildiğini, kimin nereyi bildiğini görmek için birlikte yola çıkmışlardı. NORA, umarım ki, yan yana yürüdükleri acemi ve sevimli yolculuğun samimi, ilgi çekici detaylarını sizlere gösterir.

Yazar: Nuala O’Connor

Kaynak: Literary Hub

Çeviren: Deniz Büyüktaş

Düzenleyen: Büşra Ekiz