“Neredeyse İlahi Güç”: Modern savaş topraklarında kimin ölüp kimin hayatta kalacağına karar veren avukatlar

“Neredeyse İlahi Güç”: Modern savaş topraklarında kimin ölüp kimin hayatta kalacağına karar veren avukatlar

Savaşı düşündüğümüzde, cephedeki askerleri — veya tetiği çekenleri — hedeflerindeki kişilerin ölümlerinden ya da yaralanmalarından sorumlu kişiler olarak düşünebiliyoruz. Fakat araştırmalarım, son birkaç on yılda alışılmadık bir meslek grubunun savaşı yönlendirmede derinden etkili olduğunu gösteriyor: avukatlar.

Hukuk danışmanları (Askeri avukatlar olarak da bilinirler) asker olarak eğitilen nitelikli avukatlardır. Askeri bir avukatın görevi, sayısız savaş kurallarını yorumlamak, önerilen bir eylemin yasal riskini tartmak, tercihen kısa ve öz tavsiyelerde bulunmak ve askeri faaliyetler için komutanlarına bir dizi yasal seçenek sunmaktır. Bu seçenekler, kullanılması gereken silahların türü, zayiat riskini azaltmak için bir saldırının zamanlaması veya komutanların devam etmeden önce daha fazla istihbarat beklemesi ve harekete geçilmeden önce beklemesi gerekip gerekmediği gibi konularında rehberlik etmeyi içerebilir.

Devlet orduları, onlar hatta yüzyıllar boyunca askeri avukatlardan yararlandılar. Ancak 2001’de “terörle mücadele” nin başlamasından bu yana, askeri avukatlar modern çatışma bölgelerinde kimin yaşayacağına ve kimin öleceğine karar vermede giderek daha hayati bir rol oynuyorlar.

Askeri üslerde, yoğun kafelerde ve hatta kendi evlerinde ve bahçelerinde, Orta Doğu, Avrupa ve Kuzey Amerika’nın çeşitli yerlerindeki askeri avukatlarla röportaj yapmak için birkaç yıl harcadım. Ölümcül askeri operasyonlarda komutanların, yasal tavsiyelerine nasıl güvendikleri, bunun yanı sıra avukat olarak ellerindeki bu gücü yönetmede yaşadıkları huzursuzluk ve ruhsal sağlıkları üzerindeki etkileri hakkında içtenlikle konuştular.

Hukuk danışmanları kendilerini sık sık, gecenin bir yarısında operasyon odalarına çağrılmak ve durumu hızlı bir şekilde gözden geçirip sonuç değerlendirmesi istenmesi gibi durumların içinde bulduklarını anlattılar.

Bunlardan biri kendisini “ölüm cezasının önündeki tek engel” olarak tanımladı. Askeri avukatlar görevlerine atanmadan önce özel eğitim alsalar da araştırmalarıma göre, savaş bölgelerinde kimin ölüp kimin hayatta kalacağı konusunda etkili olacak birini, yoğun stresli bir ortama ne kadar hazırlasan da bu hazırlık her zaman yeterli olamıyor.

“İnsanların ölümüne neden olmak”

Hukuk danışmanları karar alıcı değillerdir: görevleri tavsiyede bulunmaktır. Karar vermek her zaman olduğu gibi ordu komutanlarının elindedir. Örneğin, bir çatışmanın sürüp sürmeyeceğine komutanlar karar verir. Araştırmalarıma göre çoğu örnek şunu gösteriyor ki, komutanlar bazen avukatlardan yasal tavsiyelerin yanı sıra müsaadeye benzer bir şey ya da psikolojik ve ahlaki bir destek beklerler.

Bir askeri avukat bana tavsiyesinin komutanların tereddüt etmesine veya sezgilerinden uzaklaşmasına neden olabilecek “neredeyse ilahi bir güce” sahip olduğunu anlattı. Başka bir avukat, sahip olduğu gücün gerçekliği hakkında yazdı:

“Bana — bir hukuk danışmanı olarak—, bu insanları yasal olarak öldürüp öldüremeyeceği komutan tarafından soruluyor. Ben yargıcım — o ise hem jüri hem de cellat.”

Başka bir avukat da “avukattan çok bir papaz” gibi hissettiğini söyledi çünkü komutanlar ona yalnızca yasal tavsiye için değil ahlaki aklanma için de danışıyormuş. Öteki bir avukat ise bana kendi yasal desteğinin “hükümet adına insanların diğer insanları öldürmelerine neden olmada” önemli bir etken olduğunu söyledi.

Baskı altında tavsiye vermek

ABD ilk olarak 1990’ların başında hava hedefleme operasyonlarında hukuk danışmanlarının çalışmalarına öncülük etti. Fakat şimdi, İsrail, İngiltere, Avusturalya, Kanada, Fransa ve Hollanda da dahil olmak üzere diğer NATO ülkeleriyle birlikte pek çok ülke sıklıkla askeri çatışmalara girmeden önce ve sonrasında yasal uzmanlara danışıyor.

Araştırmalarım çoğunlukla Amerika ve İsrail’e odaklanıyor ve hava saldırılarında, izlenip belirlenmiş bir hedefin bozguna uğratılması ve yok edilmesi sürecinde, bilinen adıyla “ölüm zinciri”nde, askeri avukatların ne ölçüde bu sürece dahil olduğunu inceliyor. 

Son yıllarda, gözetleme teknolojilerinin daha çok yönlü ve yaygın olmasıyla, öldürme zincirinin halkaları daha da daraltıldı. Bazen teoride birkaç hafta (ve bazen aylar) süren bir süreç, saatler ve dakikalar içinde gerçekleşebilir. Bu şu demek oluyor ki askeri avukatlar genellikle çok zorlayıcı ortamlarda — müzakere veya ikinci görüşler için vaktin olmadığı yerlerde çalışıyorlar.

Bu yüzden bazen askeri avukatlar ve komutanları kötü sonuçlara neden oluyorlar. Tıpkı 2016’da, ağır silahlı ABD uçakları Afganistan’daki yardım Örgütü Médecins sans Frontières tarafından işletilen bir hastaneye defalarca ateş açarken, oranın bir düşman binası olduğunu sandıklarındaki gibi veya 2002’de, İsrail Hava Kuvvetleri Gazze’de içlerinde sekiz çocuğun da olduğu on üç sivili tek bir askeri lider için bir tonluk bombayla öldürdüklerindeki gibi. Gazze’de bir başka olayda, bir ailenin 20’den fazla üyesi tek seferde öldürüldü.

Gerçek şu ki, kâr amacı gütmeyen İnsan Hakları İzleme Örgütü tarafından yapılan bir çalışma, zaman duyarlı hedefleme operasyonlarının, karar verme için daha fazla zamanın mevcut olduğu önceden planlanmış operasyonlardan daha fazla sivil kayıplara neden olduğunu keşfetti.

Yanlış hedef

Hava hedeflerinin ve yasal tavsiyenin gerçek dünyadaki sonuçları hakkında daha fazla bilgi edinmek istedim. Yerde, bombardıman altındakiler için bu durum nasıl görünüyordu? Bu nedenle araştırmamın bir parçası olarak, askeri hava saldırıları yüzünden aile üyelerini ve evlerini kaybeden birkaç kişiyle de konuştum.

Irak’ın Musul kentindeki iyi belgelenmiş bir çatışmada, 2015’te masum bir sivil olan Basim Razzo, bütün ailesini ABD tarafından düzenlenen ve Hollanda Hava Kuvvetleri tarafından İslam Devleti’ne karşı savaşın bir parçası olarak     yürütülen bir askeri çatışmada kaybetti.

ABD ordusu, “hedefin” araba bombaları üreten bir İslam Devleti örgütü olduğunu iddia etti, ancak gerçekte hedef, iki evdi: biri Basim’in karısı Mayada ve kızı Tuqa ile yaşadığı ev; diğeri ise bitişiğinde, kardeşi Mohannad’ın karısı Azza ve oğlu Najib ile yaşadığı evdi. Basim hayatta kalan tek kişiydi ve uzun süren soruşturmaların ardından ABD ordusu ona tazminat olarak 15.000 ABD doları (10.600£) teklif etti, ama o reddetti.

Üç buçuk yıl sonra Nisan 2019’da Basim ile görüştüm. Bana günlük hayatının ne kadar zor olduğunu anlattı. Kronik ağrılar çekiyor ve birkaç ameliyat geçirmiş. Yaraları nedeniyle çalışamıyor, geçimini sağlayamıyor ve ailesini kaybettiği için keder içinde. 

Basim’in dediği gibi, “Bana ne olduğunu tarif edecek kelime yok”. Saldırıdan beş yıl sonra bile ne yürüyebiliyor ne de çalışabiliyor. Sonunda Hollanda Hükümeti, Basim’e, kabul ettiği “manevi tazminat” teklifinde bulundu.

Tavsiye vermekle lanetlenmiş

Çalışmalarımın sonuçları göz önüne alındığında, bazı askeri avukatların ahlaki zedelenme ve travma sonrası stres bozukluğundan (TSSB) muzdarip oldukları durumlar ortaya çıkmaya başlıyor — belki de bu hiç de şaşırtıcı değildir —

Ayrıca, askeri avukatlar komutanların duymak istemediği tavsiyelerde bulunduklarında, genellikle “sınırı aşmamaları” söylenir. Bir avukatın bana söylediği gibi, verdiği tavsiye “komutanın karar verebilmesi için mümkün olan en geniş yelpazeyi sunmalı” – ama bazen bu tavsiye duyulmuyor.

Ve işte sorun burada yatıyor. Yasaların sınırları, izin verilen şiddet alanını geçici olarak sınırlandırabilir ama bu her zaman doğruyla yanlışı ayırt etmek için yeterli olmaz, özellikle de insan hayatını sona erdirme kararı söz konusuysa. 

Yazar: Craig Jones

Kaynak: TheConversation

Çeviren: Hicriye Alptekin

Düzenleyen: Merve Ayyıldız

Leave a comment