García Márquez’in eseri, 50. yılında hâlâ önemini koruyor.

Bu yılın başlarında ilk kez Kolombiya’ya gittim. Ziyaretim boyunca, bu harika ülkenin imajının etrafında döndüğü birçok simgeye aşina oldum. En başta tabii ki dünyanın en iyilerinden biri olan ve belki de Amerikalılarca bıyıklı Juan Valdez sayesinde öğrenilmiş olan kahve var. Daha sonra, hayranlık uyandıran arkeolojik eserlerini bütün müzelerde görebileceğiniz antik yerli uygarlıklar var. Tabii bir de kendine has stilini, Amerikan askerlerinin Irak’taki Ebu Garip hapishanesinde yaptığı işkenceler ve sayısız milli simgeyi anlatmak için kullanmış dünyaca ünlü ressam Fernando Botero var. Ve de hepsinden daha yüce olan, Kolombiya’nın en sevilen yazarı Gabriel García Márquez var.

Bu yazarın kalbinin derinliklerini bize gösteren, sıkça anlatılan bir anekdot var. Yazar Yüzyıllık Yalnızlık’ı yazarken, bir başka büyük Kolombiyalı yazar arkadaşı Alvaro Mutis ile sıklıkla buluşurmuş; Márquez, yazdığı yerlerdeki son olayları Mutis’e anlatarak kitabın yazımında hangi aşamada olduğu hakkında ona bilgi verirmiş. Yalnız bu anekdotta ufak bir sorun var: García Márquez’in Mutis’e anlattığı hiçbir şey kitaplarda geçmiyor. Márquez modern edebiyatın hayal gücü en geniş ve en dolu kitaplarından birini yazarken, bir yandan da arkadaşına tam anlamıyla bir “hayalet kitap” uydurmuş. Bu anekdot, Márquez’in doymak bilmez zihninde birbiri ile yarışan kaç gerçekliğin döndüğünü göstermektedir.

Bugün bu yazar ve 50. yılını doldurmuş en büyük eseri Yüzyıllık Yalnızlık hakkında yazıyorum ve bu eserin nasıl bu kadar büyüleyici bir başarıya ulaşmış olduğunu anlamak istiyorum. Bu harika romanın, García Márquez’in çocukluğu boyunca etkilendiği her şeyin dışa vurumu olduğu öne sürülmekte. Daha önce bu roman hakkında modern Yaratılış [Ç.N.: İncil’in ilk kitabı], Don Kişot’tan sonra İspanyolca yazılmış en büyük eser (ki bu söz Pablo Neruda tarafından söylenmiştir) ve Boom döneminin muazzam standartlarına göre bile eşsiz bir eser yakıştırılmaları yapıldı. García Márquez,  eseri Mexico City’de coşkulu bir yıl içinde, tahminen günde peş peşe 60 sigara içerek, inzivada ve yaşamak için gerekli olan her şey için eşine bel bağlayarak yazdı. Eleştirmen Harold Bloom’un sözleriyle açıklamak gerekirse, detaylarla dolup taşmayan bir cümle dahi yok: “Hepsi aklın alabileceği ve alamayacağı her şeyin aynı anda yaşandığı bir hikâye.”

Sükseler vardır, ondan sonra ses getiren büyük başarılar vardır, hepsinin ötesinde de Mars’a giden roketler vardır – Yüzyıllık Yalnızlıken kötü bu kategoriye girer. Eser dünya çapında yaklaşık 50 milyon satış yapmıştır, bu da eseri Sherlock Holmes’ün Maceraları, Lolita, Bülbülü Öldürmek ve 1984 gibi kitapların seviyesine çıkarmıştır. Eserin üniversite müfredatlarında yer alışı bu sayıyı kısmen açıklayabilse de García Márquez’in satışlarının yanında diğer Boom büyüklerininkilerin -Carlos Fuentes, Mario Vargas Llosa ve Julio Cortazar- ne kadar güdük kaldıklarını bir düşünürsek, bu başarıda yüksek eğitimden öte etkili başka faktörlerin de olduğu ortaya çıkar. Aynı şekilde Yüzyıllık Yalnızlık’ın dünya çapındaki başarısını da açıklamak kolay değil: En az 44 dilde yayınlanmış eser, Don Kişot’tan sonra İspanyol edebiyatında en çok çevrilmiş edebi yapıttır.

Bence bu kitap hakkında söylenebilecek şey; bu eserin yalnızca Latin Amerika’da değil, bütün kolonileştirilmiş topraklarda yaşayan yüz milyonlarca insanın edindiği tarihi deneyimleri can alıcı bir noktasından yakaladığıdır. Ganalı bir mülteci aileye doğmuş ödüllü İngiliz yazar Nii Ayikwei Parkes, kitap hakkında şunları söyledi: “[Eser] Batı’ya kendilerinden farklı, alternatif bir gerçekliği nasıl okuması gerektiğini öğretti; böylece benim gibi diğer Batılı olmayan, Afrika’dan ve Asya’dan gelen yazarlara kapılar açtı. Mükemmel bir kitap olmasının yanı sıra, Batılı okurlara farklı yaklaşımlara karşı toleranslı olmayı öğretti.”

Bu kitabın Latin Amerika’nın özünde olan bir şeyi uzak diyarlara taşıdığı doğru, ama ben bir adım daha ileriye gideceğim – YüzyıllıkYalnızlık’a Latin Amerika tarihinden çıkmış en yaygın okunan kitap olduğunu söyleyeceğim. Bu eseri Virgil’in Aeneis’i ve Homeros’un İlyada’sı -hatta bu kadarına gelmişken İncil’in kendisi- gibi antik kuruluş hikâyelerinin, tarihin mistik ve destansı etmenlerden geçirilerek oluşturulmuş bir sürümü gibi görüyorum. 1970’de -Kuzey Amerikalıların en sonunda eserin Gregory Rabassa tarafından yapılan (García Márquez’e göre) “orijinalinden daha iyi” çevirisine kavuştukları yılda- The New York Times’da eseri inceleyen bilim insanı Robert Kiely şöyle söyleyecekti: “Bu kitap bir tarih ama devletlerin veya bu devletlerin arşivlerini tutan eski kuruluşların tarihleri gibi değil; İbrahim’in ilk soyları gibi, en iyi tek bir aile ile ilişkileri üzerinden anlaşılabilecek insanların tarihi… Bu Latin Amerika’nın Yaratılış’ı”. 44 yıl sonra, García Márquez öldüğünde, Times büyük yazarın vefat ilanında bu fikri tekrar kullandı, YüzyıllıkYalnızlık hakkında “Latin Amerika’nın sosyal ve siyasi tarihini tanımlayan destan” yorumunu yaptılar.

García Márquez’in anlattığı kuruluş hikâyesi Virgil ya da Homeros’un anlattıkları kadar kahramanca değil: Onunki daha çok hayal kırıklığı, gerçeğin farkına varış ve döngüsellik içeriyor, bir kıtanın kendi sesini bulmasının yavaş süreci, bir tarihi empoze etmenin ve bu empoze edilen tarih üzerine kurulan anlatımların aşılmasını anlatıyor. Fakat García Márquez tarihi anlatmasına, hatta kitaba gerçek tarihi olayları geçirmesine rağmen, adi olguların belirlediği bir şey yazmazdı. Kafka ve Joyce’tan ilham alan García Márquez’e göre kendi doğrularını konuşabilmek için olguları göstermeye gerek yoktu: Yazar için bir şeyi yazması, onun gerçek olmasına yeterdi; bu gerçek için yazarın yeteneğinin gücünden ve sesinin otoritesinden başka bir kanıt gerekmezdi.

YüzyıllıkYalnızlık, gerçek Kolombiya politikasının bağrından çıkmasına rağmen onun bu politik bağlamdan çok daha üstün olması da bununla ilgilidir. Yazarın kendisi, “İdeal bir roman yalnızca politik ve sosyal içeriğinden değil, aynı zamanda gerçeğin içine işleyebilme gücüyle de insanları huzursuz etmelidir ve onların kafalarını karıştırmalıdır; hatta daha iyisi, bunu bizim gerçeğin diğer yüzünü görebilmemiz için gerçeği ters yüz edebilme kapasitesinden dolayı da yapabilmelidir.” diyor ve bu da bizi yazarın özgün yeteneğinin özüne yöneltiyor: Büyülü gerçekçiliğin bir numaralı sembolü, Yüzyıllık Yalnızlık, okuyucunun hayal gücünü ele geçiren büyüleyici hazinelerle dolu. Bu masallar ne kadar abartılıysa –bir unutkanlık vebası ya da güzelliğinden ve zarafetinden dolayı doğrudan cennete yükselen bir kadın- bir o kadar da monoton günlük hayatlarımızla güçlü bağlar içeriyor. İşte gerçeklere dayalı tarihin yapamadığı, ama edebi efsanelerin yapabildiği şey de bu – García Márquez’in söylediği gibi, bu edebiyat türü gerçekliği ters yüz edip bize altında nelerin saklı olduğunu gösteriyor.

Politik, tarihi ve etnik çizgilerle çatlamış ama aynı zamanda herkes tarafından anlaşılan ve kanıksanan bir deneyimi mümkün olduğunca iyi bir şekilde yansıtma arzusu duyan bir kıta için başka ne daha iyi bir kuruluş efsanesi olabilir? Sadece bu da değil, bu hikâye aynı zamanda diğer uçtaki -bu baskı ve sömürü koşullarını yaratan- kişilerin de bu ortak deneyimi anlamasını ve önemini görmesini sağlıyor. García Márquez bu hayal gücü sayesinde toplumun bağlarını sağlamlaştırdı. 1982’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü alırken dediği gibi: “Şairler ve dilenciler, müzisyenler ve peygamberler, savaşçılar ve alçaklar… Hayal gücünden istediğimiz çok az şey olmuştur çünkü yaşamlarımızı biraz olsun inanılır kılabilmek adına alışılmış olanakların yetersizliği en büyük problemimizdir. Bu, dostlarım, yalnızlığımızın özüdür.”

García Márquez, dünyaya yeni anlatılar vererek bu yalnızlığı hafifletmeye katkıda bulundu. İşte YüzyıllıkYalnızlık gibi kitaplar bize bu şekilde ilham verir; bizlere yeni hayaller, yeni efsaneler, yeni fikirler ve bizi ayrı durmaya ve idrak eksikliğine mahsur edenlere karşı yeni anlayışlar sunarlar.

Bir yazarın böyle bir sanat eserini ortaya çıkarmak için siyasi bir şevke ihtiyacı olmasa bile, bu eser özü gereği siyasi bir duruştur çünkü siyaset anlatılardan oluşur -hatta aslında her şeyden öte anlatılara dayanır- ve sanat ne zaman yeni, saldırgan anlatılar yaratsa bu, politikacılarımızın otoritesini sarsar. Ne demek istediğimi açıklamaya çalışayım. Ne zaman bir politikacının, politik kampanyaların, yasama politikalarının ve benzerlerinin hakkında bir şey duysak “anlatıyı kontrol etme” fikri hiçbir zaman uzakta değildir. Seçimler aslında istediğiniz anlatıyı tercih etmek ve bu anlatının seçmenlerle uyuşmasını ummanızdan ibarettir; sonra da, seçilince, destek çıkılmasını istediğiniz politikanızı başarıyla savunmak için kendi anlatınıza tutunmak zorundasınızdır. Tercih ettiğiniz anlatınızı ulusa empoze etmek, istediklerinizi yasalaştırmak için en temel yöntemdir.

Siyasetin bu kavramına göre, anlatılar oldukça etkili varlıklardır. Bu yüzden zengin ve güçlü adamlar (adamlar, çünkü genellikle hepsi erkektir) bazı ulusal anlatıları kendi mutlak güçlerinin kontrolüne alabilmek adına medya imparatorlukları kurmak için milyarlarca dolar harcamıştır. Bu şekilde Fox News ve Breitbart gibileri, milyonlarca insanı belli başlı azınlıkların sosyal yardım programlarını suistimal ettiklerine ya da ekonomik açıkların her zaman devlet yatırımlarının kesilmesi gerektiğine (askeri harcamalar dışında) ve radikal Müslümanların daima ülkemizi ele geçirmek üzere olduklarına inandırmışlardır. Bu anlatıların karşısında sol kesim kendi oyununu oynuyor; kendimi ilerici biri olarak addediyorsam bu öncelikle solun dünyayı yorumlayışının sağa nazaran çok daha ilgi çekici, şefkatli, otantik, dürüst ve verimli olduğuna inanmamdır.

Sanat, siyasetimize en tesirli müdahalelerini bu anlatılar âleminde gerçekleştirebilir. Yüzyıllık Yalnızlık gibi bir kitabı “liberale karşı muhafazakâr” çerçevesine indirmek istemiyorum – her ne kadar bu kitap, Kolombiya’nın Liberaller ve Muhafazakârlar arasında geçen “Bin Günlük Savaş”ına büyük ölçüde yer vermiş olsa bile gerçek bir sanat eserinin yapacağı gibi hazır bir şekilde önümüze sunulan ikili ayrımları aşıp dünyanın bundan çok daha gizemli ve karmaşık olduğunu gösteriyor. Ve bu da, García Márquez’in başarısının bir başka ölçütü olmalı: Ele aldığı konu hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyor olmamıza rağmen bize derinden dokunabilen eserler üretebilmiş olması. Romanları, anlatılarımızı onlar en ufak yoruma dahi direnç gösterirken derinden değiştirdi, zaman geçtikçe toplumla beraber gelişip modern olmayı ve hâlâ dünyamızla son derece ilişik olmayı başardılar. Bir kez daha Bloom’u alıntılamak gerekirse: “García Márquez modern kültüre, Latin Amerika’da olduğu kadar Kuzey Amerika ve Avrupa’da da ihtiyaç duyduğu iki avuç dolu anlatıların bir avucunu verdi ki verdiği anlatılar olmadan ne birbirimizi ne de kendimizi anlayabilirdik.”

Modern tarihte, sanatın yücesi her zaman dünyaya bakmanın başka yollarını göstermiştir. Her zaman hatırlamalıyız ki kimsenin gerçekler üzerinde tekeli yoktur; sıkı sıkıya tutunduğumuz siyasi anlatılar ve fikirler bile en iyi ihtimalle düş kapasitemizden çok daha karmaşık ve dilin söyleyebileceğinden çok daha büyük olan bu dünyanın ufak bir parçasını yakalayabilmektedir. Yüzyıllık Yalnızlık gibi yüce bir yapıtı deneyimleyebilmek, doğrunun ya da yanlışın ne olduğunu iddia etmeye çalışırken hissetmemiz gereken tevazuyu anımsamaktır.

Tabii ki bu, ilericilerin yaşamayı istedikleri düzeni tutkuyla ve inançla savunmaması gerektiği anlamına gelmemektedir -siyaset tam da bunu gerektirir-, bundan ziyade tutkumuzun ve empatimizin, karşımızda kim olursa olsun her zaman yakınımızda olması gerektiğini anlatmayı amaçlar. Ve her zaman dünya görüşümüzü kitaplarla genişletmemiz gerektiği anlamına gelir. Ayrıca bu, medyaya aşırı doygunluk çağında bile –elimizin altında filmler, TV, Facebook, peş peşe dizi izleme, yayın yapma, Twitter ve benzeri olanak varken- zihinlerimize bizi zorlayan, incelikli, orijinal ve önemli yeni anlatıları nakletmek için daha iyi bir aracı olduğuna inanmıyorum. Yüzyıllık Yalnızlık’ı canlı tutan ve onu hâlâ dünya çapında okunur kılan da tam olarak bu hikayelerdir.

Latin Amerika’nın Başka Büyük Anlatıları

Kolera Günlerinde Aşk – Gabriel García Márquez

G.H.’nin Çilesi – Clarice Lispector

*The Passion According to G.H. – Clarice Lispector (İngilizceye çeviren: Idra Novey)

Morel’in Buluşu – Bioy Casares

*Thus Were Their Faces – Silvina Ocampo (İngilizceye çeviren: Daniel Balderston)

Örümcek Kadının Öpücüğü – Manuel Puig

*Seeing Red – Lina Meruane (İngilizceye çeviren: Megan McDowell)

*Fever Dream – Samanta Schweblin (İngilizceye çeviren: Megan McDowell)

*Bonsai – Alejandro Zambra (İngilizceye çeviren: Carolina De Robertis)

 

*Çevirmenin notu: Makalede geçen diğer kitaplar Türkçe’ye çevrilmediği için eserlerin isimleri, makalede yer aldığı şekliyle okuyucuya sunulmaktadır.

Yazar: Scott Esposito

Çevirmen: Emre Utaş

Kaynak: http://lithub.com/why-is-one-hundred-years-of-solitude-eternally-beloved/