Taciz iddialarını öne süren yeni mektuplar yalnızca gerçekten kulak kabartmıyorsanız şaşırtıyor.

Geçtiğimiz nisan ayında, The Guardian açıkça bir edebi bomba patlattı – şair Sylvia Plath’in, kocası İngiliz şair Ted Hughes’un ellerinden korkutucu bir şekilde fiziksel taciz gördüğünü iddia eden yeni mektupları gün yüzüne çıktı. Fakat mektuplar, sıkça rastlanan ve de eserlerini seven bizler için sinir bozucu olan birtakım karanlık meselelerden dolayı hiçbir mühim Plath bilgini tarafından henüz okunmadı.

Bu meselelerin örnekleri, Diane Middlebrook eseri olan Her Husband ve Judith Kroll’ün yazdığı Chapters In A Mythology’nin ön sözü gibi çeşitli biyografiler ve Plath hakkındaki mühim eserlerde tarihe geçildi. Hatta, Plath’in hayatının son iki yılını içeren günlükleri yaktığını, üstünkörü bir şekilde 1982 seneli Journals of Sylvia Plath’in ön sözünde Hughes’un kendisi bile ileri sürdü. Danuta Kean’in Guardian’daki yazısında da belirttiği üzere; ilk intihar girişimini, devamında 1953’te hastaneye yatmasını ve de ölümüne doğru ilerleyen iki yılı içeren Plath’in kısa hayatındaki (1963’te intihar ettiğinde ancak 30 yaşlarındaydı) “tartışmalı” olduğu söylenen dönemlerden kalma, yazılı malzemeleri elde etmesi hep zor olmuştu zaten.

Sylvia Plath’i derinlemesine anlama avında, bir şeyler hep kaybolup durur zaten.

*

The Guardian yazısının yayımlandığı gece telefonum delirmişçesine çalmaya başladığında, dönem sonu kompozisyonlarını yatağımda inceliyordum. Ding! diye öttü. Ding! Ding! Ding! En son böyle bir şey, birden fazla medya kaynağından gelen zincirleme bir hızla yaşandığında (kısa mesajlar, e-postalar, Facebook) saat sabahın altısıydı ve benim bir başka takıntım olan David Bowie kanserden ölmüştü.

Bu sefer ise haberler, yukarıda bahsettiğim makale yoluyla belirtilen Sylvia Plath’in yeni mektupları hakkındaydı. Bu haberi dakikalar içinde dört arkadaşım Facebook duvarımda paylaşıp beni etiketledi ve üç farklı kişi de bağlantı adresini sosyal medyadan özel mesaj ve telefondan kısa mesaj olarak gönderdi. Şaşkınlıktan bembeyaz kesilmek yerine tekrar tekrar yazıyı okudum ve kendimi üzgün, biraz da uyuşmuş hissettim. Sonrasında da biraz sinirlendim.

Plath’in yaşamı ve eserleriyle en az benim kadar haşır neşir olan herkes için, Ted Hughes’un muhtemel istismarcı olması gerçeği -duygusal ve fiziksel olarak- o kadar da yeni bir haber değil. Hatta öyle ki, bu tacizin kesinliğine aldırmamanın tek yolu, bizlerin; Plath’in günlüklerinde tekrarladığı sözlere, aile ve arkadaşlarının beyanlarına ve de sırdaşı haline gelen terapisti Doktor Ruth Barnhouse’a yolladığı mektuplara inanmamayı seçmek olurdu. Paul Alexander’ın yazdığı Rough Magic, Hughes’un İspanya Benidorm’daki balaylarında Plath’i boğmaya kalkıştığını anlatan çarpıcı iddialar içeriyor. İddialara göre bu korkunç hikaye, kitabı için kendisiyle röportaj yapmasına müsaade eden Sylvia’nın annesi Aurelia Schober Plath tarafından bizzat yazara anlatılmış. 2000 yılının sonbaharında Amerika’da yayımlanan ve Plath’in mezun olduğu Smith Koleji’nde Mortimer Rare Kitap Kulübü’ne başkanlık etmiş Karen V. Kukil tarafından düzenlenmiş Unabridged Journals, Hughes ve Plath’in şiddetli ilişkilerine dair göndermelerle bezeli.

Yepyeni basılmış Unabridged Journals’ı ellerime aldığımda henüz 20 yaşındaydım. Random House’tan bir satış temsilcisi, Emerson Koleji’nde edebiyat ve yaratıcı yazarlık okuduğum sıra yarı zamanlı çalıştığım bağımsız kitapçı Brookline Booksmith’teki posta kutuma gizlice bedava bir kopyasını yollamıştı. Kendimi adeta, Perhiz orucu sonrası pastırmalı bir çizburger verilmiş gibi hissetmiştim. 1982’de yayımlanan kısaltılmış günlükler, üzerinde bedensiz ve kadınsı bir el kendisine beyaz bir karanfil verirken çekilmiş, kameraya doğrudan bakmayan ve tebessüm eden Plath’in Smith Koleji’ndeki mezuniyetinin krom tonlarındaki fotoğrafının olduğu bu kitabın üçte biri boyutlarındaydı. Plath, her daim anlaması zor olan asıl Plath, gerçekten de buradaydı, hissediyordum. Kısaltılmış basımına o kadar aşinaydım ki, önceki basımdan, pasajların anlam ifade etmediği bir hale gelene kadar umarsızca çıkarılmış bölümleri keşfetmek için tarihlerine göre nereye bakacağımı şıp diye biliyordum. Örneğin, neden Plath bir partide kendisini öpen Hughes’u yanağından ısırdı, Paris’e başka bir erkek arkadaşını görmeye kaçtı ve üç ay sonrasında hiçbir yorum yapmadan Hughes ile evlendi? Aralarında ne yaşandı?

The Guardian’ın bomba gibi makalesinin infilak eden parçalarını gözden geçirirken, yıllar önceki tüm bu anları düşündüm. “Boşuna ümitlendiriyor.” demişti Plath’in toplu mektuplarının yeni gelecek basımı olan Faber & Faber’ın yardımcı editörü Peter K. Steinberg. Cidden de öyle.

Mecazi edebiyat öğreniminin, sonu uzun süredir ertelenen kutsal kâse izindeki görevi o kadar da yeni değil aslında. Yirmi yaşındayken, Plath’in eserlerinin önceden çıkarılmış bölümlerinin altını üstüne getirdim ve aradığım şeyi buldum – yani orada ne olacağını elbette bildiğim şeyi: Cumartesi akşamı Paris’e vardığım ilk saatlerde, Londra’da Ted’le beraber yaşadığım uykusuz felaket gecesinden dolayı fena halde yorgundum. Kendimi iple çekercesine banyoya sürükledim ve hırpalanmış suratımı yıkadım. Ted’in bıraktığı mor bir çürükle lekelenmiş yüzümün yanı sıra boynum da yaralıydı. Hemen hemen bir yıl sonra, yeni evli çift Massachusetts’te eğitim verirken; Plath, Hughes’u başka bir kadınla yakaladı, bir kız öğrenci ile. Bu olay da, Plath’i kırık bir başparmak ve Hughes’u da “kanlı tırnak izleri” ile bırakan olağanüstü bir kavga şeklinde patlak verdi. Tekrar tekrar benzer kavgalar yaşandı; Plath tekrar tekrar Hughes’u affetti. Hatta bazen de, suçu kendisi üstlendi.

Nihayet 1962’de Plath, Hughes’a tekmeyi bastı. Bir yıldan kısa bir sürede de kendi elleriyle canına kıydı.

Unabridged Journals’ı taradım, yalayıp yuttum; sadece bir şey için… Ne için mi? Belki kilitleri açacak bir maymuncuk, belki de son bir ipucu için. Tıpkı birçok Plath araştırmacısının düştüğü gibi, aynı manasız tavşan deliğine, bir daha dönmemek üzere ben de düştüm: Hayatının ve işinin nasıl olduğundan çok ölümünün sebebini arıyordum. Beni fazlasıyla duygusal gecelere sürükleyecek; ölü bir kadının bedenini, ağlayan aç çocukları ve de gazı hayal ederek, aynı kadere dayanıp dayanamayacağımı düşündüren, aptalca ve mantıksız bir hata yapıyordum. Ama bu da, bittabi, bir tesadüf değildi; bu, sözlerini dikkate almayı reddederken, ölü kadının şiirine takıntılı bir kültürdeki beklendik bir cevaptı.

“İyice sınanmış başka bir edebi mecazla karşı karşıyayız: Çılgın kız Plath ve onu seven diğer çılgın kızlar, her biri genç ve azarlanması gereken aklı havada ahmaklar olarak görülüyor.”

Plath’in Amerika ve İngiltere’deki en ünlü şair oluşuna dair tartışmalı şanı, ölümünden sonra gündeme geldi ve bu, kısmen Hughes; kısmen de çoğu kendisinin yakın ahbabı olan, işinin ehli edebiyat eleştirmenleri (A. Alvarez, Robert Lowell, George Steiner) tarafından ortaya atıldı. Bunlar, bir Londra gazetesindeki tek bir incelemeyle bile yeni bir şair veya romancının kariyerini inşa edebilecek ya da yıkabilecek türden adamlardı. Ama bunun yanı sıra, Plath’in Ariel’ine karşı olan evrensel saygılarıyla birlikte bir başka evrensel his de geldi: Plath deliydi ve Hughes da Plath’in, ona uzun süredir katlanan kocasıydı. Plath’in günlükleri, içleri taciz iddialarıyla dolu bir şekilde basılmaya başladığında, bu aynı eleştirmenlerin çoğu, söylentilerin yalan olduğunun yanı sıra aynı zamanda Plath’in paranoyaklığına ve deliliğine dair bir kanıt olduğunu da belirttiler.

Ancak Hughes evlilikleri süresince zaten birtakım ilişkiler yaşıyordu; bunları hayattayken kimse kabul etmiyordu ve hatta öyle görünüyor ki, 1998’de kanserden kaynaklanan ölümünden sonra bile etmeyecekti. Alvarez’in bizzat kendisi, Hughes’un “yapıca, sadık bir evlilik sürdürmekten aciz” olduğunu söylemişti. Yeni mektuplar da kanıtladı ki Hughes, Plath’in ölüm döneminde bir değil, bilinen üç ilişki yürütüyordu.

Bu bağlamda şimdi, bir başka iyi sınanmış edebi mecazla daha karşı karşıyayız: Çılgın kız Plath ve onu seven diğer çılgın kızlar, her biri genç ve azarlanması gereken aklı havada ahmaklar olarak görülüyor. Siz ne dersiniz sizi kaçıklar? Böyle birini severek, belanın her türüne bulaşabileceğinizi bilmiyor musunuz yoksa?

Bekar bir anne ve onun fazla zeki kızının edebi hayatlarını anlatan bir dizi olan Gilmore Girls’de, Plath oldukça sık bir konuşma konusu. Rory, yani kız, bazı bölümlerde günlükleri okurken bile görülmekte. Harvard’a giriş tezini yazma vakti gelip çattığında Rory, Plath’ten makul bir konu olarak bahseder ve annesi tarafından, yani Lorelai, yanlış bir mesaj yollayacağı nedeniyle bundan vazgeçirilir.

“Kafasını fırına sokması gibi mi?” der Rory, hayal kırıklığına uğramış gözükerek.

Evet. Yine de çocukları için öncelikle yiyecek bir şeyler hazırlamış. Bu onun annelik içgüdülerini gösteriyor.

Onun yerine Rory, Hillary Clinton’ı ele almaya karar verir. Hazır bahsi açılmışken de anlatayım; geçtiğimiz kasım, seçimlerden sonra yaralarımı sarmak için hafta sonunu Smith Koleji’nde geçirirken, Plath’i anlatan bir kitap üzerine araştırma yapıyordum. Bir gece akşam yemeğinde, barda yanımda oturan kadın neye kafa yorduğumu sorup da Plath’in adı geçtiğinde; önce tüyleri ürperdi, sonrasında da üzgünce gülümsedi. Eskiden, yazdıklarını çok severdim, dedi titreyerek. Ama artık bunu aştım.

Bu manada Plath, aynı anda hem yüceltiliyor hem de yaptığı işten azlediliyor. Ondan vazgeçirilmeye itiliyoruz.

Emerson’dayken, Plath’in eserlerinin Hughes derlemelerinin karmaşık ve sorunlu doğası ve olayların Plath’in anlattığı yönlerinin Hughes’un güçlü arkadaşları tarafından deli saçması olarak göz ardı edilmelerinin üzerine üst üste uzun yazılara başlayıp bıraktım. Tekrar tekrar, yaptığımın bir aptal işi olduğu, Hughes’un (bizzat erkek bir profesör tarafından kullanılan kelimelerle) Plath’e “katlanmak” zorunda kalan “bir aziz” olduğu ve eğer bu profesörün dediklerinden emin olamazsam, tüm bunları “herhangi birilerine sormam” tavsiye edildi. Bu varsayımsal bir öneri değildi -Emerson’da bir öğrenci olarak, Plath’in ve Hughes’un birçok arkadaşı ve meslektaşı bu yola baş koymuştu zira.

Hatta aynı yıl, Plath’in eski sevgilisi ve Atlantic için şiir editörlüğü yapan Peter Davison’a ait bir okumaya rastlamıştım. Soru cevap etkinliği sırasında, bir öğrenci nasıl şiir yazmaya başladığını sormuş ve Davison melodisel bir sesle yanıtlamıştı: Ee-eh, ben genç bir delikanlıyken Sylvia Plath isimli genç bir kadınla çıkıyordum… Plath’le olan ilişkisini anlatırken biraz daha detayına indi. Sonrasında ona yaklaşıp son sınıf tezim için günlükler hakkında karşılaştırmalı bir çalışma yapmak istediğimi anlattım ve eğer mümkünse ona birkaç soruyu e-posta aracılığıyla yollayıp yollayamayacağımı sordum.

Ah, haaa-yııır, diye cevapladı, geriye çekilip kafasını sallayarak. Bunu yapmak istemem, onun hakkında konuşmak istemiyorum…

Elbette istemezdi.

Bunları, ortada birtakım komplo teorileri olduğu ya da Hughes’un davranışları örtbas edildiği için veya bu yeni mektupların ve herhangi yeni bir belgenin (ah, şu yakılan son günceler!) evlilikleri hakkında kocaman altın bir gerçekliği aniden, muhteşem bir şekilde kanıtlayıp Plath’in yaşam öyküsüne yakından bakmamıza yardımcı olacağını ortaya atmak için yazmıyorum. Aksine, kadınların bir şeyler söyleyebilmesi ve onların hayatları hakkındaki yerel gerçekliklere karşı olan kültürel ön yargının ve bunun, Plath’in hem acınası bir kurban, hem de Cassandra-vari bir çılgın dahi olarak resmedilmesindeki derin yerini anlatmak istiyorum.

Sadece bu ikisinin birden iddia edildiği bir kültürde Hughes gibi ünlü bir zampara ve şiddet gösteren bir eş, kırk yılını önce ondan uzaklaşmış, şimdi ölmüş olan eşinin eserlerinin düzenlemesini berbat ederek ya da dosdoğru yok ederek geçirip üstüne akla gelen her ödülü alıp bir de Kraliçe tarafından şövalye ilan edilebilir. Sadece bu kültürde, Plath aynı kırk yılın çoğunu Hughes’un istismarını basılı yayında anlatmakla geçirdikten sonra, sadece bir avuç mektuptaki aynı ihbarlar “sarsıcı” olarak kabul edilebilir ve sadece bu kültürde, dayaktan ötürü düşük yapmak ya da bir kimsenin eşinin ölmesini arzu etmesini açıklaması kadar ürpertici istismarları detaylandıran görülmemiş mektuplar, hiçbir hiciv olmadan, “boş yere umut verici” olarak tanımlanabilir.

Şimdilerde oldukça yaygın kötücül bir yönteme adını vermiş olan 1944 yapımı Gaslight filminde, kahramanımız Paula, kocası Gregory tarafından delirtilir. Gregory, duvardaki bir tablonun yerini değiştirir ve karısı tablonun nereye gittiğini sorduğunda, tablonun yerini bizzat Paula’nın kendisinin değiştirdiğini söyler. Gregory, gaz lambalarını kısıp açar ve karısını bunların gerçekte olmadığına ikna eder –her şey Paula’nın kafasında yaşanıyordur. Bu bağlamda Gregory, Paula’nın kendi gerçekliğinden ve gözlerinin gördüklerinden şüphe duymasına neden olur.

Ted Hughes, evli oldukları yedi sene boyunca Plath’e de aynı taktiği uyguladı. Ya Plath öldükten sonra? Amerikalı ve İngiliz edebi kuruluşların çoğu, onun kaldığı yerden devam etti.

Ama ışıklar sönük gözüküyor, bunu biliyorum, Plath’in birçok nesilden hayranı bunu neredeyse yarım yüzyıldır söylemekte.

Hayatım, ne dediğine dair en ufak bir fikrim bile yok.

Yazar: Emily Van Duyne

Çevirmen: Berna Ece Gündüz

Kaynak: Literary Hub