Yeni bir kitap, ABD’li siyasi elitlerin Birleşmiş Milletler’i küresel barışa giden bir yol olarak nasıl sattığını ve bunu militarizasyon için bir kılıf olarak nasıl istediklerini anlatıyor.

Tomorrow, The World: Amerikan Küresel Süpergücünün Doğuşu – Stephen Wertheim

Amerikalıların çoğu, Amerikan askeri egemenliğinin basit, kaba gerçeğiyle asla karşılaşmaz. Üsler çok uzakta; uzak yerlerde savaşlar uzaktan yürütülür; sosyal hayatın genel dağılımının içerisinde, orduda hizmet edenler belirli demografik mevkiler içine toplanmıştır. Ama Amerikalılar ordularını düşündükleri nadir durumlarda, son derece destekleyicidirler. Ordu rutin olarak anketlerde en güvenilir kurum olarak sıralanır; diğer hizmetlerdeki her türlü kesinti onlarca yıl sonra bile, sürekli genişleyen savunma bütçesi kutsal kalır. Siyasetleri hakkındaki genel kin ve paranoya ortasında bile, Amerikalılar kendi ordusunun sadece dünyanın en güçlü değil, aynı zamanda en pahalısı olmasından hoşnutturlar.  Bu ordu kendisinden sonraki on ülkenin silahlı kuvvetlerinin toplamından daha pahalıdır.

(Siyasi elitler için, BM’nin cazibesi, Birleşik Devletler ve İngiltere’ye imparatorluk kurma görünümünden kaçınırken dünyayı kontrol altında tutmak için bir yol sağlamasıydı.)

Tarihçi Stephen Wertheim yeni kitabında bu tutumun kökenini açıklamaya çalışıyor. Dikkatimizi savaş sonrası dünya düzeni için çılgın ve kaydadeğer planlamaya çekerek İkinci Dünya Savaşı’nın önemli yılları üzerine odaklanıyor. Giderek “Amerikan Yüzyılı” olarak düşündükleri şeyin planlarını hazırlarken, politika yapıcılar ve entelektüellerden oluşan sıkı bir ağı gözlemleyen Wertheim, “silahlı üstünlüğü elde etmeye” karar verdiklerini gösteriyor. Bu önemli bir değişimdi: Naziler Fransa’yı işgal ettiğinde, ABD ordusu dünyanın en büyük on dokuzuncu ordusuydu ve Hollandalıların bile arkasında yer alıyordu. Wertheim, ülkenin militarist bir dünya düzeni vizyonunu benimseme ve bunu Birleşmiş Milletler’in kurulması yoluyla düşünülenin aksi yönünde yapma kararının tarihini yazarken, bugün enternasyonalizm hakkında yeniden fakat farklı bir biçimde düşünmemize yardımcı olacak 1940’lardaki ABD dış politikasına ilişkin önemli revizyonist bir açıklama sunuyor.

Tomorrow, The World, jeopolitik planlamacıların iç müzakerelerini inceleyerek dünya düzeni hakkında değişen fikirlerin izini sürüyor ve böylece ABD’nin dış politika hakkındaki fikirlerinin tam olarak nasıl ve ne zaman gelişmeye başladığını tespit ediyor. Ayrıntılar genellikle şaşırtıcı ve savaş sonrası dönemde ABD dış politikasının nasıl geliştiğine dair geleneksel akla aykırıdır.

Kitabın ana odak noktası, nüfuz sahibi düşünce kuruluşu olan Dış İlişkiler Konseyi’nin (CFR) Nazilerin Avrupa’ya hakim olması halinde ABD’nin olası beklentilerini oluşturmaya çalıştığı esnada, Fransa’nın çöküşünü (Haziran 1940) takip eden dönemdir. Pearl Harbor’dan çok önce, Dışişleri Bakanlığı’nın savaş sonrası planlama komitesini dağıtdığı bir dönemde CFR, Amerika Birleşik Devletleri’nin jeopolitik çıkarlarını tanımlamaya çalıştı. Evvelâ, üyeler ülkenin, Kanada’dan Latin Amerika’nın kuzey kısmına kadar uzanan, kolayca savunulabilir bir alan olan “çeyrek küre” dedikleri şeye çekilebileceğini düşündüler. Ancak çok geçmeden ABD ekonomisinin çeyrek alana kilitlenebileceğinden endişelendiler. Yabancı jeopolitik bloklar dünyanın geri kalanına hâkim olsaydı, ABD ticaretten mahrum kalırdı. Çeyrek kürenin “tatmin edici bir Amerikan yaşam standardı için çok küçük bir alan” olacağından korktular.

Bu nedenle, bir süre için planlamacılar çeyrek küreyi yarım küreye kadar genişletti, ancak bu da devam ettirilemeyecek bir şekilde küçük görünüyordu. Kendi kendine yeterli değildi, çünkü hem tarım ürünlerini (Latin Amerika’dan ve ABD Güneyinden) hem de ticari malları (ABD Kuzeyinden) ihraç etmesi gerekiyordu. Bu nedenle, Nazi hakimiyetindeki Avrupa ile rekabet için gerçek anlamda bağımsız bir ekonomik temel sağlayamadı. Pasifik’in dahil edilmesi, üretilen ihracatı emecek ve değerli hint keneviri, kauçuk ve kalay kaynakları sağlayacak ancak bu, yalnızca tarım ürünleri için ihracat pazarları bulma ihtiyacını artıracaktır. Ve böylece tek çözüm, tarımsal malların önemli bir ithalatçısı olan İngiltere’yi de devreye sokmaktı. Wertheim, “aylar süren bir çalışmadan sonra, planlamacılar, Almanların Avrupa’daki hakimiyeti devam etmeleri durumunda, ABD’nin neredeyse her yere hükmetmek zorunda kalacağı” sonucuna ulaşır. Aşırı büyümüş bir Goldilocks gibi, Amerika Birleşik Devletleri büyüklük için çeşitli ekonomileri denemiş ve kendisini yalnızca emperyalizmin yirminci yüzyılın başlarında inşa ettiği dünya sisteminde rahat bulmuştu.

(Roosevelt, Birleşmiş Milletlere katılmanın savaş sonrası düzene ilişkin tercih ettiği vizyona müdahale etmeyeceğine inanıyordu ve Büyük Dörtlü tüm önemli kararları alacaktı.)

Dış politikalar söz konusu olduğunda oldukça aşikardı. New York Times gazetecisi ve CFR üyesi Hanson Baldwin, konuyu basitçe özetledi: “Birleşik Devletler ve Britanya İmparatorluğu’nun dünya hakimiyeti yakın ve sürekli işbirliği içinde hareket ediyor.”

Sorun, bu dış politikayı Amerikalılara satmaktı. Emperyalistti, İngiltere ile yakın bir ittifak gerektiriyordu ve halktan dünyayı saran askeri varlığın maliyetini üstlenmesini isteniyordu. Tartışmalara katılanlardan biri “Amerikan halkının mizacı göz önüne alındığında, Anglo-Amerikan işbirliğini organize etmenin imkansız olduğu bile kanıtlanabilir… bazı birliklerin veya güçler birliğinin daha evrensel himayesi haricinde.”

Asıl numara, Amerika Birleşik Devletleri ve Britanya’ya imparatorluk inşası görüntüsünden kaçınırken dünyaya polislik etmenin bir yolunu sağlamaktı. Planlamacılar başlangıçta uluslararası bir kurum yaratmakla ilgilenmiyorlardı – kafalarındaki Milletler Cemiyeti bulanık idealizmi nedeniyle etkisizdi. Ancak 1942’de, CFR planlamacıları Dışişleri Bakanlığı’nın yeniden canlandırılan savaş sonrası planlama aygıtına geçmeye başladıklarında, yeni bir tür uluslararası örgüt kulağa çekici gelmeye başladı. Planlamacılar, PR sorunlarının çözümünün Birleşmiş Milletler olduğunu fark etti.

Önceki Milletler Cemiyeti’nden farklı olarak, BM polis gücünü Büyük Dörtlü’nün –İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri’nin yanı sıra Çin ve Sovyetler Birliği’nin (Fransa’nın daha sonra katılacağı) hakim olduğu bir güvenlik konseyinde merkezileştirecekti. BM’nin bir Genel Kurulu olacağı bir gerçekti ancak Başkan Roosevelt’in devlet müsteşarı Sumner Welles’in dediği gibi, bu “küçük devletler için bir sus payı” idi. Welles, Ocak 1943’te iki saatlik bir toplantıda Roosevelt’i, Birleşmiş Milletler’e katılmanın başkanın savaş sonrası düzene ilişkin tercih ettiği vizyona müdahale etmeyeceğine ikna etti – Büyük Dörtlü “daha da önemli kararlar” alacaktı. (Önemli iş büyük güçler arasında olacağı için, FDR BM’nin daimi bir karargaha ihtiyaç duyacağını bile düşünmüyordu. Genel Kurul’un daha küçük ulusların “stres atmlarına” izin vermek için yılda bir kez toplanacağını düşünüyordu.)

Bundan sonrası en azından ABD planlamacıları söz konusu olduğunda, nispeten daha basitti. 1944’te Dumbarton Oaks’ta yapılan gizli toplantılarda, yeni organizasyonun ayrıntıları Büyük Dörtlüler arasında ortaya çıktı. 1945’te San Francisco’da halka açık bir konferansta dünyanın geri kalanı da tartışamaya dahil edildi. Küresel Güney’den ve sivil toplum kuruluşlarından temsilciler önemli değişiklikler talep ettiler: ekonomik ve sosyal konulara daha fazla odaklanmak istediler; Büyük Güçlerin veto ihtiyacını sorguladılar; insan haklarıyla ilgili bir bildirgenin kabul edilmesi için zorladılar.

(Amerika Birleşik Devletleri askeri güç kullanmak isterse, eylemini onaylayıp meşrulaştırmak için BM’ye başvurabilirdi. Ancak BM’nin tek taraflı ABD askeri harekatını anlamlı bir şekilde engelleme şansı yoktu.)

Ancak Büyük Dörtlü, San Francisco’da ortaya çıkan BM tüzüğünde yapılan her türlü değişikliği veto etme hakkını kendileri için saklı tutmuştu ve önemli eylemlerin çoğu, Devlet Bakanı Edward Stettinius, Jr.’ın çatı katında düzenlenen dışişleri bakanlarının toplantılarında gerçekleşti. Dolayısıyla, Birleşmiş Milletler’in liberal bir burç olarak çağdaş ününün temelini oluşturan önemli imtiyazlar verilirken yeni örgütün Büyük Güçlerin jeopolitik çıkarlarını korumak için tek taraflı hareket etme kapasitesine müdahale etme şansı yoktu. Amerika Birleşik Devletleri askeri güç kullanmak isterse, eylemini onaylamak ve meşrulaştırmak için Birleşmiş Milletler’e başvurabilirdi. Ancak BM’nin tek taraflı ABD askeri harekatını anlamlı bir şekilde engelleme şansı yoktu. Wertheim bunu bir tür “araçsal enternasyonalizm” olarak adlandırıyor ve anlaşılabilir bir şekilde Kongre’deki muhafazakar milliyetçilere bile hitap ediyordu.

Ve daha geniş bir çekiciliği de vardı. Dışişleri Bakanlığı, Amerikalıları yeni örgütü dünya barışı için en son ve en iyi umut olarak kabul etmeye ikna eden, milyonlarca broşür dağıtarak, yüzlerce konuşma yaparak, çok sayıda gazeteciye brifing veren, büyük bir halkla ilişkiler kampanyası düzenlemişti. Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel bir polis olarak hareket edeceği yeni bir güç dengesi, liberal enternasyonalizm için bir zafer olarak başarıyla süslenmişti.

Wertheim, hikayeyi uygun bir sırayla anlatarak, Birleşmiş Milletler rejiminin yükselişine ilişkin standart açıklamalara destekleyici bir düzeltici sunmaktadır. Örneğin, 1941’de Winston Churchill ve Roosevelt tarafından BM’ye, insan haklarına ve liberal özgürlüğe dayalı bir savaş sonrası düzene giden yolda ilk adım olarak görülen Atlantik Şartı’nın çıkarılmasını ele alalım. (Elizabeth Borgwardt’ın 2005 uluslararası insan hakları tarihi A New Deal for the World mesela şöyle başlar: “Atlantik’in içinde bir yerde, 1941”.) başlıyor. Wertheim bunun böyle bir şey olmadığını göstermektedir. Churchill’in tüzük taslağı, aslında, “etkili bir uluslararası örgütün” yaratılmasından bahsetmişti – ancak Roosevelt, “Milletler Cemiyeti meclisi gibi bir yapının yeniden inşası boşunadır” diye bunun kesilmesi konusu üzerinde durdu. Atlantik Şartı ne Wilsoncu enternasyonalizmin dirilişi ne de Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi’nin bir habercisiydi – Wertheim’in bize gösterdiği gibi, savaş sonrası planlamanın erken aşamasına, Anglo-Amerikan egemenliğinin itibarda olduğu ana aittir.

(Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel bir polis olarak hareket edeceği yeni bir güç dengesi, liberal enternasyonalizm için bir zafer olarak başarıyla süslenmişti.)

Wertheim, 1940’ların tecritçilikten enternasyonalizme basit bir geçişe tanık olduğu mitini bu şekilde yıkmaktadır. 1940’ların dış politika tartışmalarında söz konusu olan şey, erdemli bir enternasyonalizm ile geriye dönük bir tecritçilik arasındaki bir çatışma değil, enternasyonalizmin rakip versiyonları arasındaki bir çatışmaydı. Savaş sırasında tecritçilik olarak reddedilen şeylerin çoğu, aslında, kısıtlanmış bir enternasyonalizm biçimiydi: ticareti, uluslararası örgütlenmeyi ve uluslararası hukuku destekliyordu; dış ilişkilerin militarizasyonunu sınırlamak istiyordu. Bu müdahalesizlik, bencil ve içe dönük olarak tanımlandığında, “tecritçi” damgası vurulduğunda, askeri üstünlük savunucularının kendilerini “enternasyonalist” olarak etiketlemesine izin verdi. Bu, Birleşmiş Milletler’in en büyük faydasıydı. O zamandan beri tartışma silahlı üstünlük lehine yığılmış durumda: “Bencil” bir tecritçi mi yoksa angaje bir enternasyonalist mi olmayı tercih edersiniz?

Wertheim’in çalışmalarının günümüzdeki çıkarları açıkça ortadadır. Tarihin gidişatı hakkındaki Soğuk Savaş sonrası kesinlikler, onlarca yıllık bitmeyen savaş, küresel mali felaket, yenilenen jeopolitik gerilim ve şimdi de küresel salgın tarafından sarsıldı. Aşırı sağcı milliyetçiler küreselcileri kınadıkça, merkezciler “liberal enternasyonalizmin” restorasyonunu aradıkça ve ilerici sol ABD emperyalizmine son vermeye çalışırken, dünya düzeninin yapısı ve ABD’nin onun içindeki rolü bir kez daha kapanın elinde kalacak hale gelmektedir. Yeni koalisyonlar tarafından desteklenen yeni dış politika vizyonları hayal etmek mümkündür.

Wertheim’in bilgeliği, bu anı nasıl şekillendirmeyi umduğunun yalnızca bir bileşeni: Quincy Institute for Responsible Statecraft’da Araştırma ve Politika Direktör Yardımcısı olarak, yeni bir düşünce kuruluşu olan, “dış politikayı bitmek bilmeyen savaştan uzağa ve güçlü diplomasiye taşıma” misyonunu desteklemektedir. Organizasyon hem Koch Vakfı hem de George Soros’un Açık Toplum Vakfı tarafından finanse edilmekte ve benzer düşüncedeki ilericilerle muhafazakârları bir araya getirmek ve ABD dış politikasını mantıklı ve insani bir zemine oturtmak için “nesilde bir kez ortaya çıkan bir fırsatı” yakalamayı hedeflemektedir. Tomorrow, The World bu proje için faydalı bir tarihçedir – Amerikalıların askeri üstünlüğü dünyaya bir armağan, özverili bir fedakarlık biçimi olarak görmeye başlamasının ne kadar garip olduğunun bir hatırlatıcısıdır.

(Wertheim’in kitabı, Amerikalıların askeri üstünlüğü dünyaya bir armağan olarak özverili bir fedakarlık biçimi olarak görmelerinin ne kadar garip olduğunu hatırlatmaktadır.)

Fikirlerin tarihçesi, çağdaş dış politika varsayımlarının şeceresini açıklığa kavuşturabilmekte ve alternatifleri hayal etmemize yardımcı olabilmektedir ancak bu alternatifleri politik açıdan nasıl etkili hale getirebileceğimizi düşünmek de önemlidir. Wertheim’in kitabı, bütün olan bitenden sonra, dış politikanın belli bir vizyonunun nasıl bu kadar meşru hale geldiğini ve bir sağduyu biçimine dönüştüğünü anlatan bir fikir hikayesidir.

Wertheim kitabı bu konuda daha az rehberlik sunuyor. Halk 1940’larda yapılan önemli tartışmaların çoğundan dışlandı. (Cumhuriyetçiler ve Demokratlar, BM planlarını 1944 seçimlerinin dışında tutmak için bir centilmenlik anlaşmasına vardılar.) Düşünce kuruluşlarının güç salonlarına daha doğrudan erişimi vardı ancak BM, kamuoyunun veri bilimcisürüleri tarafından parçalanamamış olduğu bir dönemden önce kuruldu. Önemli olan elitlerin halkın neyi temsil edeceğini düşündüğü idi. 1945’e gelindiğinde, liberal enternasyonalizm gibi giyinirken halkın askeri birikmeyi kabul edeceğine kendilerini inandırmışlardı.

Wertheim, hikâyesini 1945’teki elit konsensüsü ile 2000’lerde dış politika elitlerinin kendini beğenmiş rehaveti arasında düz bir çizgi çizerek günümüze doğru bir sıçramayla bitirir (genellikle hata olarak atfedilir.) Bu anlaşılabilir bir hareket çünkü Wertheim, ABD siyasi kültürünün tektoniğine odaklanmıştır. Ona göre, Kongre’nin Savunma bütçesinin hassas seviyesi üzerinde pazarlık yapması, askeri üstünlüğe yönelik daha geniş tutumlar hakkındaki muazzam meblağların ortaya koyduğu şey göz önüne alındığında önemsizdir. Halkın Soğuk Savaş maceracılığı hakkında ne düşündüğü, siyasi elitlerin onların alenen savunabileceklerini düşündükleri şeylerden daha az önemliydi. Bu şekilde, derin bir fikir birliği, dış politika hakkındaki gerçek siyasi tartışmayı bastırdı.

Bu tasvirde açıkça çok fazla gerçek var. (Ve yeni bir düşünce kuruluşunu başlatmak, ondan çıkarılması gereken makul bir stratejik derstir.) Ancak daha demokratik bir dış politika arayanlar, bir noktada, halkın tavırlarıyla yakından ilgilenmeye ihtiyaç duyarlar. Örneğin, Amerikalıların yaklaşık dörtte üçünün şu anda Afganistan ve Irak’taki askerlerin eve dönmelerini istemesi ne anlama geliyor? Guardian’da son zamanlarda yayınlanan bir makalede Wertheim, bunun ABD savaşına karşı artan bir muhalefetin kanıtı, resmi uzlaşmanın zırhındaki bir çatlak ve dolayısıyla iklim değişikliğine ve küresel eşitsizliğe odaklanan daha ilerici bir dış politika arayanlar için bir fırsat anı olduğunu öne sürüyor.

(Belki de yeni parlak bir ürün çıktığında askeri maceracılığın mevcut yorgunluğu, ABD halkının başarısız savaşlardan bıkıp, yalnızca bayrağa yeniden toplanmak için tekrarlanan eğiliminin son bölümünden daha az çığır açan bir kırılmadır.)

Umarım haklıdır. Ancak insan bu sayının öncelikli olarak bu iki sonuçsuz, sonu gelmeyen savaşın muayyen felaketine bir tepki olup olmadığını merak etmeden duramıyor. Belki de yeni parlak bir ürün yoldan çıktığında (Birinci Körfez Savaşını düşünün) askeri maceracılığın mevcut yorgunluğu, ABD halkının Vietnam’daki gibi başarısız savaşlardan bıkıp, yalnızca bayrağa yeniden toplanmak için tekrarlanan eğiliminin son bölümünden daha az çığır açan bir kırılmadır.

Ve militarizmin daha derin bir reddini yansıtsa bile, daha enternasyonalist bir dış politikanın kapısını açtığı belirgin değildir. Dünyanın “bencil” bir reddini temsil ettiği tam anlamıyla akla yatkındır. Velhasıl, aynı anket, Amerikalıların %75’inin “ABD’nin iç meseleleri dış politika meselelerine öncelik vermesi gerektiğini” düşündüğünü ortaya koydu. Bunu nasıl yorumlayacağınız büyük ölçüde hangi “iç meselelerin” ve bunların hangi şekillerde önceliklendirildiğine bağlıdır. Ancak, bu kısıtlama vizyonunun bize iklim değişikliği gibi gerçek anlamda küresel sorunlarda nasıl çok yardımcı olacağını görmek zordur.

Günümüzde koalisyon inşası hakkında düşünmenin bir yolu, Amerikalıların geçmişte askeri üstünlüğü neden hoş görmeye istekli olduklarını anlamaya çalışmaktır. Kökenleri ne kadar elitist olsa da, askeri üstünlük 1940’larda ABD halkına yemle ve değiştir yoluyla satılsa da, halk bunu reddetmedi. Wertheim, bunun plancıların Amerikalıların kendini anlama konusundaki bazı derin akımlarından yararlanmalarından kaynaklandığını öne sürüyor. “Üstünlük”, diye yazıyor, “Amerika’nın dünyadaki rolü hakkında bir aksiyom, bir kimlik statüsüne bir politika veya stratejiden daha yakın.” Bu, Wertheim’in kitabının geliştirecek alana sahip olmadığı zekice bir içgörüdür.

1940’lardaki elit söylemde, ABD askeri üstünlüğü için her biri farklı bir çıkış noktasına sahip en az üç farklı gerekçelendirme bulunabilir. Bu ideolojilerin her birinin halk arasında geniş bir etki alanına sahip olup olmadığı ve ne ölçüde olduğu belirsizliğini koruyor. Ancak her birinin çok farklı politika sonuçları olduğu için, siyasi kültürdeki göreceli ağırlıklarını hesaplamak, 1940’larda daha ilerici bir dış politikanın mümkün olup olmadığını merak edenler için olduğu kadar bugün de aynı şeyi ümit edenler için önemlidir.

İlk gerekçe, güçlünün daha az şanslı olana yardım etme yükümlülüğü olduğu inancından kaynaklanıyordu. Birleşik Devletler 1940’larda açıkça bir süper güçtü ve bu da onu birçok kişinin zihninde dünyadan “sorumlu” kılmıştı. Örneğin dergi patronu Henry Luce ve Başkan Yardımcısı Henry Wallace, savaş sonrası dünya hakkında çok az fikir birliğine vardılar — Wallace, Luce’un kapitalist Amerikan Yüzyılı vizyonuna karşı küreselci bir Halk Yüzyılı önerdi. Ancak ikisi de dünya düzeninden ABD’nin sorumlu olduğunu düşünüyordu. Luce, “Amerika, hem kendisine hem de tarihe, içinde yaşadığı dünya çevresinden sorumludur.” der. Wallace, “ABD’li bizler sorumluluğumuzu omuzlamaktan , on sekiz yaşında bir çocuğun kısa pantolon giyerek adam olmaktan kaçınabileceğinden daha fazla kaçamayız.”

(Amerikalıların ordularına “hizmetleri” için teşekkür ettiğini söylüyor – onlar için bu bir tür bağışlama, yükümlülük ve fedakarlık. Bugün daha ilerici bir dış politika ümit edenler için, bu sorumluluk kavramını askeri güçten çıkarmak gerekiyor.)

Gerçek numara sorumluluğu askeri güce bağlamaktı, Münih’te öğrenilen kişinin diktatörlere karşı çıkması gerektiği dersinin de yardımıyla. Örneğin, BM’yi halka satmaktan sorumlu dışişleri bakan yardımcısı Archibald MacLeish, 1930’larda siyasi felsefesini liberalizmin kötülükle yüzleşebilecek bir vazifeye sahip olacak kadar kuvvetli olması gerektiği düşüncesi etrafında kurmuştu. Savaş karşıtı yazarları sorumsuz olarak kınadığında, eski edebi meslektaşlarından kopmuştu. Bu şekilde pasifizm zayıflık haline geldi ve eylem askeri üstünlüğün önündeki engelleri kaldıran bir ders olarak önemli hale geldi. Amerikalıların ordularına “hizmetleri” için teşekkür ettiğini söylüyor – onlar için bu bir tür bağış, yükümlülük ve fedakarlık. Bugün daha ilerici bir dış politika ümit edenler için, bu sorumluluk kavramını reddetmeye gerek yoktur. Buradaki mücadele, onu askeri güçten ayırmak ve sorumluluğun kısıtlamadan daha fazlasını gerektirdiğini ortaya koymaktır – kamu yararına yatırım gerektirir.

Bunu yapmak, 1940’larda dolaşan askeri üstünlük için ikinci gerekçenin reddedilmesini gerektirecektir. Bu sorumluluk kavramı, “uygar” ulusların sömürge vesayetlerine olan görevleri hakkındaki ataerkil varsayımların mirasçısıydı, uzun bir genişleme ve tahakküm çağındaki en son yineleme, önce kıta Birleşik Devletleri’nde yerleşimci-sömürgeciliğe, ardından da Karayipler ve Pasifik’te işgallere yol açtı. Wertheim, 1940’ları “sınırlandırılmamış yayılmacılığın anlatısı” nın bir parçası olarak gören tarihçileri eleştiriyor. Ona göre 1940’lar, Birleşik Devletler’in yalnızca “Avrupa rekabetinin merkezlerinden uzak koloniler” üzerinde değil, aynı zamanda “dünyanın başlıca rekabet ve çatışmalarında” da üstünlük peşinde koştuğu bir kırılmadır. Silahlı üstünlük Amerikan DNA’sına işlenmemişti. Wertheim’in amaçları düşünüldüğünde bu anlaşılabilir bir hareket. ABD askeri planlamacılarının küresel hedeflerinin bazı açılardan yeni olduğunu hatırlatmakta fayda var. Yine de, Wertheim hikayeyi büyük ölçüde Avrupa merkezli jeopolitik planlamacılarının gözünden anlattığı için, sömürgeciliğin hem dünya tarihi hem de Amerikalıların dünyadaki yerleri hakkındaki varsayımları açısından önemini küçümsüyor. Her ne olursa olsun, Wertheim’in gösterdiği gibi, ırkçı varsayımlar, tıpkı daha önce “beyaz adamın yükü” üzerine notların değiş tokuşunu teşvik ettikleri gibi, 1940’larda Anglo-Amerikan egemenliği planlarını bir araya getirmeye yardımcı oldu.

W. E. B. Du Bois’in bir zamanlar Jim Crow Amerika’da beyazlığın rolü hakkında teorileştirdiği gibi, bu tür tutumların sosyal hiyerarşinin ne kadar aşağısına uzandığı net değil, ancak insan ırksal hiyerarşik bir dünya düzeninde ABD jeopolitik üstünlüğünün yoksul Amerikalılara bir “psikolojik ücret” ödeyip ödemediğini merak ediyor. Bugün, elbette, beyaz milliyetçiler, ABD özerkliğini artırmak için uluslararası düzeni altüst ettiklerini iddia ediyorlar. Bu bazen silahlı müdahalenin eleştirisini içerir, ancak asla silahlı üstünlüğün reddini içermez. Ve beyaz önceliğini öne sürmeye çalıştığı ölçüde, dünya düzeninin daha önceki tarzlarından kopmaktan uzaktır.

İğneyi bu farklı sorumluluk kavramları arasına geçirmek, askeri üstünlük için nihai bir gerekçenin yeniden incelenmesini gerektirecek: üstünlüğün ABD ekonomisi için iyi olduğu fikri. Sıfır toplamlı terimlerle düşünen planlamacılar için matematik basitti. George Kennan (ABD Soğuk Savaş stratejisinin çoğunu özetleyen “Long Telegram” ın yazarı) “Dünya servetinin yaklaşık% 50’sine sahibiz, ancak nüfusunun yalnızca% 6,3’üne sahibiz” dedi. “Önümüzdeki dönemde asıl görevimiz, ulusal güvenliğimize müspet bir zarar vermeden bu eşitsizliği sürdürmemize izin verecek bir ilişki modeli oluşturmaktır.” Bunu yapmanın bir yolu silahlı kuvvetti; diğeri, Yaldızlı Çağ’daki kurumsal hayır kurumları gibi, eşitsizliği meşrulaştırmak ve servetin daha radikal yeniden dağılımını engellemek için tasarlanmış stratejik bir dış yardım programıydı.

Kaç Amerikalının bilinçli ya da bilinçsiz olarak, dünyadaki ekonomik statülerini koruma arzusunu paylaştığı belirsizdir. Ve savaş sonrası kapitalizmin Altın Çağı sırasında sıradan Amerikalıların ekonomik durumunun ABD askeri üstünlüğünden nasıl etkilendiğini kesin olarak ölçmek zor deneysel bir sorudur. Ancak bugün, eşitsizliğin ve şiddetli yoksulluğun arttığı bir çağda – 8 milyon Amerikalı, yalnızca Mayıs ayından bu yana COVID-19 sayesinde yoksulluğa düştü – ekonominin ortalama bir Amerikalı için işe yaramadığı açıktır. İlericiler için zorluk, seçkinler daha geniş bir ekonomik reformun parçası olarak daha iyi bir amaca uygun hale getirilecek kaynakları (burada ABD’nin petrol baronlarına silah satışını düşünün) biriktirdikçe, şişirilmiş savunma bütçesinin sorunu daha da kötüleştirdiğini kanıtlamaktır.

ABD önceliğine yapılan itirazlar bu üç inancın herhangi birinden veya tümünden istifade edebilir. Taban siyasetinin toplumsal bir tarihi olduğunu iddia etmeyen Wertheim’in kitabı, yeniden inşa edilmesi şeytanca zor olan bu daha geniş dinamikler hakkında bize pek bir şey anlatamaz. Amerikalıların zihinlerine ne ölçüde karıştıkları ve sosyal yapıdaki görece ağırlıkları belirsizliğini koruyor. Bunların zaman içinde nasıl geliştiğini hayal etmeye çalışmak daha da zor.

(Eşitsizliğin ve şiddetli yoksulluğun arttığı bir çağda, ekonominin ortalama bir Amerikalı için çalışmadığı açıktır. Buradaki zorluk, şişirilmiş savunma bütçesinin sorunu daha da kötüleştirdiğini ortaya koymaktır.)

Fakat gerçekten ilerici bir dış politika bugün meşru hale gelecekse, halktan geniş muvafakat kazanmanın bir yolunu bulmalıdır. Son popüler olmayan savaşların ardından askeri harekatı basitçe kınamak, iklim değişikliği veya eşitsizlikle ilgili gerekli uluslararası eylem için bir gerekçe sağlamayacaktır. Ve ABD’nin vazgeçilmezliği konusunda bayat dindarlıkları yeniden canlandırmak için eski tecritçilik suçlamalarını savurmak isteyenlere kapıyı açık bırakma riski verir.

Amerika Birleşik Devletleri’nin sorumluluklarını yeniden düşünmek ileriye dönük bir yol sağlayabilir. “Liderlik” gerekli değildir, askeri öncelik de değildir. Sorumlu bir dış politika, kaynakların gerçekten ihtiyaç duyulan yerlere (küresel yoksulluk, iklim değişikliği, dünya sağlığı) yeniden dağıtımına izin verecektir. İnsanların geçim kaynaklarına yönelik gerçek tehditlerle (yoksulluk, güvencesizlik, hastalık) yüzleşmelerine yardımcı olmak için kaynakları yurt içinde kullanılabilir bırakacaktır. Her iki durumda da paydaş havuzunun açılması esastır. Sorumluluk, asil bir mecburiyet olduğu kadar toplu karar almayı da içerebilir.

Bunlar açıkça iddialı hedefler. Şans eseri, savunma bütçesi büyük. ABD yönetici sınıfının vergilendirilmemiş kazançları da öyle. Ve sorumlu bir dış politikanın paraya mal olacağı ve bazılarının fedakarlık yapmasını gerektireceği ölçüde – halkın askerlere olan apolitik hayranlığı, bize Amerikalıların yüklerini eşit olmayan bir şekilde nüfusa yükleyen pahalı programları desteklemeye oldukça istekli olduklarını hatırlatıyor. Her şey, Wertheim’in 1940’lar hakkındaki hikayesinin bize hatırlattığı gibi, onu halka nasıl sattığınıza bağlıdır.

Yazar: Sam Lebovic

Çeviren: İsmail Meşe

Düzenleyen: Aslı Gülenç

Kaynak: Boston Review