Kansas Kampüsü’nden Güney Chicago’ya uzanan bir eşitlik savaşı.

İlk kez bir tarih kitabı okuduğumda on yaşındaydım. Mark Twain’in “Jeanne D’Arc’ın Kişisel Hatıraları” eseriydi. Doğru, bu azizenin duygusal bir versiyonuydu ama Twain bütün ana kaynakları okumuştu. Onun Jeanne’a olan hırsı, benim genç tecrübelerime ve özlemlerime hitap etti. “Kişisel Hatıralar” bir tarihçi olmak istememi sağlamadı ama onunki kadar mükemmel bir vizyonumun ve sonuca ulaşacak hırsımın olmasını istedim. Sonum, Rouen eski pazarında bir yığın çalı çırpının içinde olsa bile.

Neredeyse yazdığım her şey bu vizyon iştahımın bir parçası oldu. Fizikçi Frank Wilczek’in söylediği gibi: “Ahenge duyulan özlem.” Bu duygu; gece gökyüzüne baktığınızda, eğer canlı mücevherler gibi sarkan yıldızları görebilecek kadar şanslıysanız, uzanıp o mücevher sonsuzluğun bir parçası olmak için can attığınızda oluşan duygudur. Duygunun yoğunluğu ergenliğin bir parçasıdır ama bu arzu beni asla tamamen terk etmedi. İlerleyen yaşlarımda bile…

1982 yılında yarattığım ve on yedi romanımda yer alan V.I Warshawski bir eylem kadını ama aynı zamanda çok ateşli bir ruha sahip. Yanlışları düzeltmeyi deneme tutkusu; adil ve ahenkli bir dünya yaratmaya yönelik daha derin bir arzudan geliyor. Romanlarda onunla “Dona Kişot” veya “Jeanne D’Arc” diyerek alay ediliyor ama ben onun hakkında alaycı bir üslupla yazmıyorum. O benim kendi arzularımın aynası.

Romanlarım aynı zamanda hayatımın başka bir yönünü yansıtıyor; kendi sesimi bulma ve diğer kadınlara güç kazandırmak ve toplumda yer edinmelerine yardım etme mücadelemi.

1970’lerde yazdığım tezin, lisansüstü yazıma nasıl bu kadar uyum sağladığı beni çok düşündüren bir soru. Birkaç sebepten dolayı Andover İlahiyat Fakültesi’nde (Şimdiki Phillips Andover Akademisi) liberal ilahiyatçıların yanına geldim. Kısmen, dini düşünürlere kendimi yakın hissediyordum çünkü Hristiyan tarihindeki azizlerin ve sofuların arzu ettikleri benimkilerle aynı görünüyordu. Bir üniversite öğrencisi iken, üniversitemin kütüphanesinde yer altı yığınlarında çalışırdım. Matmosferini andıran o mağara gibi yerde Calvin’in “Hristiyan Din Enstitüleri”ni, Thomas Cranmer gibi eski reformcuların biyografilerini ve John Donne’ın vaazlarını okudum.

Yine de neden erkeklerin dinsel inanışlarına olan düşünsel zorluklarını konu alan bir tez yazdım? Neden, örneğin, Avilalı Teresa’yla ya da Elizabeth Barret Browning gibi laik dünyada yaşayan biriyle ilgilenmedim?

Doğu Kansas’da, yazılı metinlere neredeyse diğer bütün maddi şeylerden daha çok değer veren bir ailede büyüdüm. Aynı zamanda boğazımıza çok düşkün bir aileydik ve bu yüzden çoğu zaman hem kitap okur hem de yemek yerdik.

Diğer bir yandan; kadınların başarı ya da hayallerinin dikkate değer olmadığını düşünen bir ailede büyüdüm. Eğitimlerine çok önem verilen dört erkek kardeşim vardı ama benden beklenilen ev hayatıyla sınırlandırılmış eski moda bir model olmakla kısıtlanmıştı. Benden evde kalıp ev işleriyle, ailemle, küçük kardeşlerimle ilgilenmem bekleniyordu. Birkaç burs kazanmış olmama rağmen esas olarak Kansas Üniversitesi’ne gitmem emredilmişti.

Akademik yıl için Kansas’da kalmak zorundaysam, yaz tatillerimi başka bir yerde geçirmek istediğime karar verdim. “Pudding yapmaya ve çorap örmeye mahkum” bir hayattan Charlotte Brontë kadar yorulmuştum.

1966 yazında İnsan Hakları Hareketi için Chicago Psikoposluğu’nda gönüllü çalışmaya gelmiştim. O yaz, Martin Luther King Jr. ve ailesinin Chicago’daki değişmeyen ırkçı yerleşimi, istihdamı ve siyahilerin şehrin halka açık sahillerine girmesini engellemek dahil diğer politikalarını ifşa etmek için şehrin Güney tarafına taşındıkları yazdı.

İki öğrenciyle beraber Polonyalı ve Litvanyalıların çoğunlukta olduğu bir mahalleye atandık. Burası Dr. King’in yaşadığı yere sadece birkaç blok uzaklıktaydı. Kendimizi İnsan Hakları Hareketi’nin en şiddetli yüzleşmelerinde en ön sırada bulduk.

Yedi ile on bir yaşları arasındaki çocuklarla beraber çalışıyorduk ve onları L treni ile müzelere, sahillere, beyzbol sahalarına, şehrin her yerine götürdük. Saatler sonra; yerel beyaz vatandaşların toplantılarına, yerel meclis üyesi seçim toplantılarına, Siyah Gücü toplantılarına, okullara, borsalara ve kesim yerlerine gönderildik.

Şiddet dolu bir yaz olmasına rağmen aynı zamanda umut zamanıydı. Değişim olasılığı gerçekçi ve heyecanlı görünüyordu. O yaz yaptığımız çalışmalarımız ve şehirle ilgili meşgalelerimiz beni Chicago’ya derinden bağladı. Ocak 1968’de üniversiteden mezun olduğumda geri geldim ve neredeyse 50 yıldır Chicago’da yaşıyorum.

1966’nın ırk isyanları sırasında edindiğim Chicago deneyimlerimden dolayı, ABD tarihi üzerine doktora yapmak istedim. Ülkedeki şiddetli ayrımların sebeplerini kavramak istedim. Birkaç üniversiteye başvuruda bulundum ama 1968’de Chicago Üniversitesi Sosyal Bilimler Bölümü’nde sekreter olarak bir işe başladım. Beraber çalışmıştığım Emma “Bickie” Pitcher sayesinde Ford Vakfı bursunu kazandım ve 1968 sonbaharında Chicago’da lisansüstü çalışmaya başladım.

“ÜNİVERSİTE’YE YENİ GİREN ÖĞRENCİLER İÇİN DÜZENLENEN BİR TOPLANTIDA; BİZE, KADINLARIN EZBER YAPABİLECEĞİ VE AYNI ŞEYLERİ TEKRAR EDEBİLECEĞİ ANCAK ÖZGÜN BİR ÇALIŞMA YAPMAK İÇİN YETERLİ KABİLİYETLERİNİN OLMADIĞI SÖYLENDİ.”

Kansas’da bir öğrenciyken feministe dönüşüyordum. 1964 İnsan Hakları Yasası kanunlaştıktan birkaç ay sonra okula başladım. Kadın dekanımız, Emily Taylor, Kansas’da bulunan kadınların pozisyonunu geliştirmek için 7 numaralı yasadan en iyi şekilde yararlandı. Daha sonra Eğitim Bölümü’ndeki Yüksek Öğretim Bürosu’nun başkanı olan Dr. Taylor, kadın yöneticiler yetiştirmeye yöneldi ve onları üniversite rektörü olmaya hazırladı.

Dr. Taylor’un yönetiminde, Kansas Üniversitesi Kadın Statüsü Komisyonu’na başkanlık yaptım. Çalışma Bakanlığı Federal Sözleşme Uygunluğu dairesi, üniversiteler için kurallar oluştururken bizim araştırmamızdan alıntılar yaptılar.

Lisansüstü eğitimime başladığımda; bir ses bulmam için bana destek olan insanlar veya bana yardım eden kurumlar yoktu. Tez konusu seçimim, kaçınılmaz olarak fakülte tarafından yönlendirildi. Fakültenin ilgi alanları çoğunlukla entelektüel ve kadınlara karşı düşmancaydı. Kadınların neredeyse hiçbir rolü yoktu; ne akademik çalışmalarında ne de tarih mesleğinde.

Üniversiteye giriş toplantısında; bize, kadınların ezber yapabileceği ve aynı şeyleri tekrar edebileceği ancak özgün bir çalışma yapmak için yeterli kabiliyetlerinin olmadığı söylendi. Tıpkı salondaki diğer kadınlar gibi ben de uysalca hiçbir tepki vermeden öylece oturdum.

Sonraki bahar; hemcinsim öğrencilerin fakülte karşısında oynadığı ve fakültenin kadınlara olan sersemce tepkisini hicveden bir oyun yazdım. Yani tamamen pasif değildim. O tiyatronun sonucunda; tarih öğrencileri kadınlar için olduğu kadar erkekler için de çekinmeden düşüncelerini söyleyebilecek kadar pervasız olduğuma karar verip beni kendilerine başkan seçtiler. Birkaç yıl sonra Avrupa Saha Komitesi’nden bir üye bana fakülteyi korkuttuğumu söyledi ama ne yazık ki onların korkuları, kadınlara olan tutumlarını değiştirmek yerine bu tutumda ısrarcı olmalarına sebep oldu.

Kadın düşmanlığı acımasızcaydı. Biz kadın öğrenciler; fakülteyi, kadınlara yardımcı doçent olarak kadro açmaya ikna etmek için bir kurul kurduk. Bölüm başkanı bize; tarih bölümünün kadınları kadroya alarak “standartları düşüremeyeceğini” söyledi. Araştırma komiteleri; potansiyel kadın adayların yazdığı kitapları veya makaleleri okumayı, bu kadınların Amerikan Tarih Birliği’nde verdiği toplantılara ve derslere katılmayı ve hatta biz Chicago öğrencilerinin özgeçmişlerine bakmayı bile reddetti. Bazı genç öğretim üyeleri, öğrenci kadınlar kurulumuzu takdir etti ama kadro sahibi olmadan manevi destek dışında yapabilecekleri çok bir şey yoktu.

Kadın tarihi araştırmaları altmışların sonu ve yetmişlerin başında daha yeni başlıyordu: Fakültedeki hiçkimse bu alanda bir tez yazmak istemedi. Hilda Smith 17.yy’daki İngiliz feministler hakkında cesurca yazmaya başladığında, bölüm üyelerinden biri onu sınıfta bırakan komiteye nutuk çekmek için fiilen tez savunması yapmaya gitti. Arkadaşları dışarıda oturmuş kararı bekliyordu. Sonrasında sınıfı geçtiğine neredeyse inanamadık.

İlk yılımın son döneminde, benimle beraber Amerikan Saha Komitesi’nde görev alan bir düzine kadın vazgeçip ayrıldı. Benim sonuna kadar direnmemin sebebi onlardan daha iyi veya daha özel olmam değildi. Direndim çünkü hayatım için önceden belirlediğim bir planım yoktu. Ben bir akademisyen ve üniversite öğretmeni olmak istiyordum.

Tezimi tamamlarken bir yandan da iş arıyordum. Bölümüm iş araştırma konusunda bana yardımcı olmadı. Tek başıma sadece bir iş görüşmesi ayarlayabildim o da başarıyla sonuçlanmadı. Mezuniyetimden sonra kurumsal dünyada on yıl çalıştım.

Hem okumaya hem de yemek yemeye düşkün olan ailem, onlarla paylaştığım polisiye romanına çok meraklıydılar. Bir yandan sigorta acentelerine bilgisayar satarken bir yandan da polisiye romanları okumaya devam ettim. İngilizcedeki birçok gizemde kadınların ya ayartıcı ya da kurban olarak tasvir edildiğini görmekten gına geldi ve benim kuşağımın deneyimlerini yansıtan bir dedektif hayal etmeye başladım: bize yeni açılmış işlerde çalışan, ahlaksız damgası vurulmadan bir seks hayatı olabilen ve kendi sorunlarını çözebilen kadınların deneyimlerini. Beş yıl sonra doktoramı tamamladım. İlk dedektif romanımı, Indemnity Only’yi yayınladım.

V.I Warshawski hayatımın farklı aşamalarını bir araya getiriyor; özgürlük mücadelem, bir ses bulmak için mücadelem, kendi işime ve diğer kadınların işlerine saygılı davranılmasını sağlama mücadelem… Aynı zamanda; onun hakkında düşünmek ve yazmak, Malville’in “Büyüyen sessiz çimlik alan” dediği, yaratıcılığın büyüdüğü yere gitmemi sağlıyor. Bu bölgede yayılıp kendini genişletip gezegenlerde…ve sabit yıldızlarda…hissedilebilen hayatın heyecanını kendine getirebilirsin.

 

Yazar: Sara Paretsky

Çevirmen: Serena Yumurtacı

Kaynak: CrimeReads