Nasıl görebileceğimizi unuttuğumuz Cézanne

Nasıl görebileceğimizi unuttuğumuz Cézanne

Modern sanatın babası da eskizler çiziyordu, hem de her gün. Büyük ustanın titrek çizgilerinin sergisi yeni bir sanat türünün nasıl ortaya çıktığına dair bir kanıt sunuyor.

Bir tarafta sanatçı Paul Cézanne, bir tarafta da manevi baba Paul Cézanne vardır. Orantısız, ağır elmaları ve armutları vardır; bir de mirası vardır, hepsinden daha ağır.

Onun natürmortlarına, Kâğıt Oynayanlar’ına, hıncahınç dolu Banyo Yapanlar’ına ve Mont Sainte-Victorie’sinin bloklu manzarasına bir bakışla bile hayran kalabilirsiniz. Sadece bakın. Çarpık perspektifleri onun ince eleyip sık dokuyan zekasını açığa vuruyor. Fakat baktığımız zaman bu o kadar da kolay olmadı. Hem de kendi halinde bir ressamın bir ustaya ve bu çarpık işlerin modernizmin çıkış tabancasına dönüştüğünü düşündüğümüzde. Özellikle The Museum of Modern Art (MoMA) tarih boyunca Cézanne’a kazanılıp kaybedilebilecek bir giriş sınavı gibi davranmıştır. Çünkü Cézanne’ın 1885 civarı tarihli, yere doğru bakan “The Bather” tablosunun koleksiyon galerilerinin başlangıcına koyulması onu Picasso, Matisse ve daha birçok sanatçıyı koruyan çıplak bir gardiyan gibi göstermekte.

Bu iki Cézanne’ı bir arada taşımak oldukça zor, benim için çok zor. O benim henüz bir gençken sevdiğim ilk ressamdı. Fakat son zamanlarda onun resimlerine ve mirasına bir matematik problemiymişçesine davranma yani her fırça darbesi üzerinde yirminci yüzyıla giden yolda bir kilometre direğiymişçesine toplama yapma gibi kötü bir alışkanlık edindim. Bu nedenle MoMA’nın yazın başlayan büyük çaplı “Cézanne Drawing” isimli sergisi, hayran olunacak birçok yönü arasından Cézanne’ı bana insani boyutta geri döndürmesi ve gelecek işlerinden habersiz bir çalışma olması yönüyle diğerlerine nazaran çok büyük önem taşıyor.

Picasso ve Matisse’nin hepimizim babası dediği varsayılan modern sanatın atası da eskizler çiziyordu. Her gün ve elli yıl boyunca çizdi. Tablolarında bütün ağırlığıyla gördüğümüz o meyveler bu eskizlerde sadece birer gölge olarak çıkıyor karşımıza. Yoğun kümeler halindeki banyo yapanların vücutları eriyerek titrek hatlara dönüşüyor. Onun bu daha az görkemli eskizlerinde, kâğıt üzerine yaptığı resimler de dahil, kaba çizgiler ve tamamlanmamış bölgeler günden güne yeni bir sanat türünün nasıl ortaya çıktığına dair birer kanıta dönüşüyor.

Sergide, küratörler Jodi Hauptman ve Samantha Friedman tarafından temalara uygun olarak titizlikle düzenlenen 280 kadar çalışma bulunmakta ve bu eskizlere odaklanmak bizim, MoMA ve kendimden bahsediyorum sanırım, uzun zamandır üst üste koyarak oluşturduğumuz Cézannian bakış açısını yeniden tartışmaya açmakta. “Cézanne Drawing” sergisi, tablolardaki katmanlı algıya ek olarak bir anlık bir bakış getiriyor. İleriye dönük harekete klasik bir ilham getiriyor. Renklere çizgileri getiriyor. Bir zamanlar hepsi aynı anda bulunmaktaydı, modernliğin manevi babası Cézanne’ın tam ortasında ve etrafında fakat bir tek bu sergi bize hatırlatabildi bunu. Bütün bu karakalem çizgilerinde ve dağınık suluboya lekelerinde bulacağınız şey aslında bizim bilmediğimiz bir Cézanne değil nasıl görebileceğimizi unuttuğumuz Cézanne’dır.

Şimdi durup dururken nereden başlayabilirsiniz? Kendinizle başlayın. Cézanne 1880 civarında, kırklı yaşlarının başındayken aynada kendisine baktı ve yüzünün dörtte üç profilden portresini çizdi. Portresinde kaşları kavisli, dudakları hafifçe bükülmüş ve kafasında, uzun sakalları kel başını belirginleştiriyor. Bu portre eskizinin olduğu kâğıtta alnıyla aynı boyutlarda başka bir eskiz daha var. Üzerinde çukur olan ve altında masanın durabileceği yerden hafifçe gölgelendirilmiş bir elma. İnsan ve obje, algılayan ve algılanan açık bir şekilde eşitlenmiş gibi hissettiriyor.

Bu kâğıt parçasında duran ve oldukça sıradan olan bu nesne nasıl oluyor da böyle bir otoriteye sahip oluyor? Tanrı aşkına! Bu sadece bir elma!

Doğrusu bu elma hem bir elma hem de bir elma değil. Bu eskizde Cézanne’ın bize göstermek istediği ve sergi boyunca gördüğümüz şey elmanın ya da aynı şekilde sanatçının yüzünün kendisiyle ilgili olmamasıdır. Önemli olan sanatçının elmayı (ve yüzünü) algılama şekli ve bu algıyı kâğıda aktarma şeklidir. Cézanne’dan önce yüzyıllar boyunca en iyi Avrupa sanatı dünyayı kesinlik, illüzyon, zarafet ve sprezzatura prensibiyle en doğru şekilde resmetmek olarak görülmüştür. Cézanne bütün bunları çöpe atmıştır. Bunların yerine sanatı dünyayı kişisel olarak hem aklımızla hem de gözümüzle görme sürecimize şekil vermek için kullanmıştır.

Bu da basit bir elmayı Kayalıklar Bakiresi kadar nefes kesici bir özneye dönüştürebilen şeydir. Ayrıca bunu boyalarla değil de çizerek yapması görme biçimini sanata nasıl yansıttığını en açık şekilde gösteriyor. Sergideki bir diğer kâğıt parçasında bulunan sert yönüyle bilinen Madame Cézanne’ın eskizinde de aynı eşitlik sağlanmıştır. Madame Cézanne’ın başı aynı kâğıt üzerinde bulunan yuvarlak meyve ile eşitlenmesi için kasıtlı olarak vücudundan ayrı çizilmiş ve tek başına bırakılmış. Önceden Cézanne’ın stüdyosunda şimdi Londra’daki Courtauld Gallery’de bulunan alçıdan küçük bir aşk tanrısı heykeli, en ünlü meyve natürmortlarının birinden tanıdık gelebilir, bu eskizlerde karşımıza biçimsiz, hantal bir yığın olarak çıkıyor. Cézanne’ın duyuları günden güne; kalemleri ve suluboyalarıyla, Louvre galerilerinde ve Provence şehrinin sokaklarında, objeleri ve insanları, sığ ve perspektiften yoksun birer katı yığınına dönüştürmüştür.

Bu devamlı ve oldukça soğukkanlı bir yaklaşım. “Cézanne Drawing” sergisi boyunca yüzler ve vücutlar natürmort hissi veriyor. (Modellerine “Elma ol!” diye bağırmasıyla anılmasına şaşmamalı.) Banyo yapanlarda ise figürler, özellikle de vücutlar nesnelere dönüşüyor. Kile benzeyen gövdeler. Armuda benzeyen kalçalar. Aynı sayfada daha klasik orantılarla çizilmiş figürlerse bodur ve yumru yumru et yığınları halinde bulunuyor.

Cézanne izlenimcilerin izinden giderek banyo yapanlarında ışığın etkilerini, açıların oyunlarını, bireysel ve ideal olmayan perspektifi yakalamak istedi. Ama Monet’nin veya Degas’nın geçici algılarının aksine bu bakış onun çalışmalarına kütle olarak yansıdı. Bu kütleleşme Cézanne’ın geleneksellikten ödün vermeden yeni bir sanat türü icat etmesini sağlayan mekanizma olmuştur. Sergideki klasik heykel çizimleri de bir devrim olarak tanımlanan hareketin aslında o kadar da yıkıcı amaçlarla ortaya çıkmadığını doğrulamaktadır. “Kimse geçmişin yerine başka bir şey koyamaz,” diye yazıyor Cézanne bir arkadaşına 1905’te “Sadece yeni bir bağlantı ekler.”

“Cézanne Drawing” süreç ve pratik üzerine bir sergidir, bu nedenle eğer arılaştırma pazarındaysanız bu sergiyi benim kadar sevmiyor olabilirsiniz. Cézanne diğer post-izlenimcilerle karşılaştırıldığında, Van Gogh veya özellikle Seurat’ı örnek alabiliriz, çizgi çizmek konusunda pek de başarılı değildi ve yıllar boyunca daha iyiye gittiği de söylenemez. Bir Herkül ve bir çiftçi çizimini ayrıt etmek pek de kolay değil. Tam ölçekli çizdiği bir banyo yapan, bir adisyonun üzerine karaladığı banyo yapandan daha ustaca değil. Hatta Émile Bernard adında bir arkadaşı Cézanne’ın eskizlerini aslında birer sanat eseri değilmiş gibi “ustalık içermeyen belgeler” olarak isimlendirmiş.

Ama aslında bu eskizleri modern yapan şey sanki Cézanne’ı resim yaparken izliyormuş hissi vermeleri yani ustalık içermiyor oluşlarıdır. 1890 civarında çizdiği “Mercury After Pigalle”ı incelemek için biraz zaman ayırın, bu resim sanatçının neo-klasik heykelden esinlenerek yaptığı çizimlerden biridir. Çizgiler kıvrımlı, birbirine dolanıyor, konturlar titrek ve biçimsiz. Silgi izi yok, tamamlanmışlık hissi az. Klasik çıplaklığın kahramanlıklarının hiçbiri yok. Ama bu çizgilerde bir sanatsal farkındalığın tamamen açığa vuruluşu ve bu sayede tamamen farkındalıklı yeni bir sanat türünün merkeze oturması görülebiliyor.

Suluboya çalışmalarında daha fazla zarafet görmek mümkün, ayrıca göze daha tanıdık geliyorlar (Ama sanırım bunlar da sadece birer eskiz, bazılarında suluboya üzerine çizilmiş çizgiler de var. Kalem ve fırça çalışması bir arada.) Sergide çoğunlukla elma, armut ve diğer türden natürmortların kompozisyonlarını çalıştığını görüyoruz ama eskizlerdeki boş beyaz alanlar kütlelere daha çok vurgu ekliyor. Cézanne’ın katmanlı bloklar ve düzensiz, kırık çizgilere ayrıştırdığı Provensal tepe Sainte-Victoire’nin eskizlerinde bile araya beyazlar giriyor.

En uzun süre incelediğim eskizlerse Cézanne’ın Güney Fransa’nın sarp kayalıklarını soluk, ferah ve neredeyse coğrafik bir oluşum olarak tanımlanamayacak şekilde aktardığı açık hava suluboyaları oldu. Sergide bu eskizlerden aynı duvarda yaklaşık on tane bulunuyor ve taşların fısıldayan konturları bu algısalcının izin verebileceği en son noktaya kadar soyutlamaya yaklaşıyor.

Sainte-Victoire yakınlarında bir mağaranın dışındaki kayalıkları çizdiği eskizlerin birinde kayalıkları oluşturmak için blok beyaz alanlar bırakarak kâğıdın kendisinden yararlanıyor. Turuncu ve yeşil renkler iri kaya parçalarının kenarlarında ufak dokunuşlar olarak bulunuyor ama orta kısımlar boş. Cézanne oldukça istekli bir jeoloji öğrencisi gibiydi ve bütün çizimleri arasında bu kayalar onun gözüne ağır değil de hafif gözüken tek özne. Kayalar süblimleşiyor gibi gözüküyor. Katılar havaya karışıyor.

Kanadalı fotoğrafçı Jeff Wall bir keresinde Cézannesque tereddüdünü, yani sanatçının özne seçiminin çok önemli olduğunu savunarak “Bir elma o kadar da ilgi çekici değil.” demişti. Şimdi ise çağdaş sanatta, tabii ki, her özne önemlidir. Hiçbir çalışma ona tutturulmuş açıklama olmadan tam değil; şekil, renk ve çizgiler neredeyse kimsenin umurunda değildir.

Ama eriyen manzaraların, sıvıya dönüşen kayaların olduğu Cézanne’ın Provence kayalıkları suluboyasında, kültürel ve ekolojik olarak tamamen değişik bir iklimde çalışan sanatçılar için hala bir ustalık sınıfı yatıyor. Aix’den çıkan bu keskin bakış dünyayı değiştirmek isteyen bir yüzyıl dolusu modern sanatçı için yolu açtı. Fakat her şeyden önce bir form oluşturmazsanız ne toplumunuzda ne de çevrenizde bir şeyi değiştirebilirsiniz. Form; düğünlerden cenazelere, yürüyüşlerden hareketlenmelere, kalıcı olanlarla geçici olanlar arasındaki farktır. Form, gördüğünüz sıradan şeylerin önemli hale gelmesidir ve doğrunun gücüyle manavda gördüğümüz sıradan mallar için bile geçerlidir.

Yazar: Jason Farago

Çeviren: Selinay Gündoğan

Düzenleyen: Mustafa Erkaya

Kaynak: The New York Times

Leave a comment