Müzik ile sahnelerin yönünü değiştirin

Müzik ile sahnelerin yönünü değiştirin

Müzik, herhangi bir sahnenin sizi nerelere götüreceğini belirleme yetisine vakıftır. Aslına bakılırsa bir filmin yapım sürecinde başka hiçbir unsur böyle bir gücü bünyesinde barındırmaz.

Stanley Kubrick, müziğin bu kabiliyetini birçok filminde kullanıyor. Örneğin 2001: A Space Odyssey filminin müziği en az görüntüleri kadar simgesel ve akılda kalıcıdır.

Gelin Kubrick’in müziğin gücünü birbirinden farklı iki şekilde nasıl ustalıkla kullandığına bir bakalım.

İlk olarak monolit sahnesini ele alalım. İnsanın Doğuşu sekansı sırasında, hominidler (insansılar) garip ve yabancı bir şeklin farkına varıyorlar.

Bu sahnede müzik, insan seslerinden oluşan ahenksiz bir homurtu, perdeli ve yoğun bir şekilde yükseliyor. Bu, György Ligeti’ nin “Requiem” adlı parçası. Şekilsiz ve ürkütücü bir parça ve sahneye tamamen hükmediyor.

Sahne ilerledikçe monolitin “sesi” film müziğini önüne geçiyor. Hominidlerin (insansıların) çığlıkları tamamen bastırılıyor. İzleyici de aynı zamanda monolitin gücünden etkileniyor.

Aynı sahne filmde daha sonra Dr. Floyd’un ekibi aydaki monoliti ziyaret ettiğinde tekrarlanıyor. “Requiem” tekrar sahneyi, karakterleri ve izleyiciyi etkisi altına alıyor. Bu anlarda “Requiem” kaos, tehlike ve gücü hissettiriyor.

İnsanın Doğuşundan uzay çağına geçtiğimizde, elimizde müziği bambaşka bir şekilde kullanan bir sekans bulunuyor. Johan Strauss’un “Blue Danube Waltz” eseri, uzaya bale müziği yayıyor.

Bu hafif, şen parça insanlığın zarafet ve sofistikelik ile geçirdiği evrimine işaret ediyor. Geçmişin bağıran, şedit insansılarına uzak bir şekilde bizler, yeteneklerimizin en tepe noktasına ulaşmış durumdayız.

“Requiem” ve “Blue Danube Waltz” gibi karşıt kompozisyonları kullanarak sahnenin yönetimi, duygu durumu ve anlamı üzerinde çok büyük etkisi olan bir bitişiklik yaratabilirsiniz.

Gerilimi ses ile odaklayın

Kubrick’in 2001: A Space Odyssey filminde ses tasarımını kullandığı başka bir nokta da gerilim yaratmaktı. HAL 9000 kıyamına başladığında, Kubrick şüphe duygusunu arttırmak için geleneksel yollara başvurmamış, sesleri tamamen ortadan kaldırmıştır.

Anlatısal bir ses tasarımına sahip olan ve aynı zamanda birbiri ile ilişkili iki sahneye bir bakalım:

 Başrolümüz Dr. Bowman uzay yürüyüşünü tamamlarken neredeyse yedi dakika boyunca yalnızca iki şey duyuyoruz.

Bowman’ın nefesi ve sıkıştırılmış hava. Hepsi bu.

Bu sesler izole edildiğinde Bowman’ ın nefesi önemli olan tek şeyi temsil eder hale geliyor; hayatta kalmak. Bu, izleyiciye uzayın ne kadar tehlikeli olabileceğinin ve oksijenin bu merhametsiz ortamda ne kadar hayati olduğunun bir hatırlatıcısı.

Daha sonra, Dr. Poole’un uzay yürüyüşü sırasında HAL hamlesini yapıyor. HAL saldırısını gerçekleştirene kadar tıpkı Bowman’ da olduğu gibi Dr. Poole’un da nefes alışverişlerini dinliyoruz.

Sonra mı?

Sessizlik. Hiçlik. Çığlık yok, dramatik bir müzik yok. Yalnızca uzayda sürüklenen ve hayati önem taşıyan oksijenden mahrum kalmış bir adam.

Bu sahnede neler olduğunu anlamak için sese yahut müziğe ihtiyacımız yok. Nefes alıyordu ancak daha sonra nefesi kesildi. Bu kadar basit.

Ses tasarımı karmaşık olabilir, minimal olabilir ya da hiç olmayabilir. Ses tasarımının nerelerde izleyicinize bir fikri iletmek için en iyi yol olacağı üzerinde düşünün.

Kubrick filmlerini bu kadar iyi yapan ne?

Stanley Kubrick’in tarihin en iyi yönetmenlerinden biri olduğu ve dikkat çekici bir tarza sahip olduğu konularında çatışmaya pek az rastlanır. Kubrick’ in dehası su götürmez bir şekilde ortadadır ve kendisi konuşmasa dahi yaptığı işler onun yerine cilt cilt konuşmaktadır.

Filmciler on yıllar boyunca Kubrick’ in işlerinden hem ilham almış hem de bu işler karşısında afallamışlardır. Stanley Kubrick’ in filmlerine saygı duyulduğu kadar onları incelemek de bir hayli güç olabiliyor. Zira bunlar; esrarengiz, çok katmanlı ve yoğun filmler.

Bu filmlerden etkileniyoruz ancak neden etkilendiğimizi açıklamak oldukça güç.

Kaynak: studiobinder

Çeviren: Can Güzel

Düzenleyen: Ceren Berk

Leave a comment