İnternette müzik dinlemek temiz, verimli, çevre dostu hissettirir. Vinil veya plastik yığınları biriktirmek yerine, şık cihazlarımızı çıkarır ve ezgilere kendimizi bırakırız. Müzik, öyle görünüyor ki, eşyaların kirli aleminden kurtuluyor. Kyle Devine, “Decomposed: the Political Ecology of Music” adlı son kitabında, bu baştan çıkarıcı yanılsamayı tamamen ortadan kaldırıyor. İnternette yaptığımız her şey gibi, müzik akışı ve indirme de sürekli bir enerji dalgası gerektirir. Devine şöyle yazıyor: “Müziğin çevresel maliyeti, kaydedilen müziğin önceki dönemlerinde herhangi bir zamanda olduğundan daha fazla.” Bu iddiayı, çeşitli kaynaklardan alınan verileri kullanarak kendi tasarladığı bir grafikle destekliyor; bu, 2016 yılında müzik akışı ve indirmenin yaklaşık yüz doksan dört milyon kilogram sera gazı emisyonu ürettiğini gösteriyor. 2000 yılında tüm müzik formatlarıyla ilişkili emisyonlardan yaklaşık kırk milyon daha fazla. Koronavirüs salgını sırasında akış medyasına duyulan  benzeri görülmemiş güven göz önüne alındığında, 2020 için bu rakam muhtemelen daha da büyük olacaktır.

   Çevrim içi dinlemenin görünüşte sürtünmesiz doğası, diğer gizli veya gözden kaçan maliyetlere sahiptir. Sömürücü emek rejimleri, akıllı telefon ve bilgisayar bileşenlerinin üretilmesini sağlar. Çin’deki Foxconn fabrikalarındaki koşullar uzun zamandır kötü şöhrete sahipti; son raporlar vahşice istismar edilen Uygur azınlığının Apple cihazlarının üretimine baskı yaptığını gösteriyor. Çocuk işçileri iPhone pillerinde kullanılan kobalt madenciliğinde yer alıyor. Baskın akış hizmeti olan Spotify’ın sunucularına güç sağlamak için büyük miktarda enerjiye ihtiyacı var. Çalışan müzisyenlere kötü şöhretli telif hakkı ödemeleri de dahil olmak üzere akış hizmetlerinin kendi sömürücü uygulamaları daha az sorumlu sayılmaz. Kısa bir süre önce, Spotify’ın CEO’su Daniel Ek, “bugün bunu yapan sanatçılar, hayranlarıyla süreklilik içeren bir etkileşim kurmalarına yaradığını fark ediyorlar.” dedi. Başka bir deyişle, bir müzisyen olarak geçiminizi sağlamak amacıyla uyanık olduğunuz her saatte dikkat çekmek için çaresizce çabalamanız gerekir.

  Devine’in bulguları ilk bakışta çaresiz bir omuz silkmesine neden olabilir. İnsan çabalarının her alanı bir çeşit çevresel yıkım gerektirir ve müzik endüstrisi belki de diğerlerinden daha iyidir. Kötü bir eleştirmen, müziğin politik ekolojisi hakkında bir kitap basmanın gezegenin yağmalamaya kendi katkısını yaptığını işaret edebilir. Ancak Devine, suçluluk uyandırmakla ilgilenmiyor; sadece müziğin öneminin daha fazla farkında olmamızı istiyor ve şöyle yazıyor: “Müzik kültürünün ideolojisinde daha genel olarak çok sarhoş edici bir aldatmaca biçimi var”. Sonuç olarak müzik “bir şekilde üretim koşullarını aşan özel bir takip olarak görülüyor”. Devine’ın kayıt formatlarının eleştirel tarihi, müzikal saflık mitolojisine gerekli anahtarı veriyor.

   Devine, kayıt endüstrisinin başlangıcına baktığında Thomas Edison, Emile Berliner ve diğerlerinin ortaya koyduğu yeniliklerin kimya işi ve bilimine ne sıklıkta bağlı olduğunu not ediyor. Edison, sentetik plastik üretiminde erken bir lider olma sürecinde, balmumu, selüloit ve fenolik reçine ile deney yaptı. Berliner, Asya lac böceği tarafından üretilen bir reçineye bağlı olan gomalak’ı tercih etti. Gomalak, yirminci yüzyılın ortalarında vinilin ortaya çıkmasından önce baskın bir formattı. Hindistan’daki lac böceği hasadı işçiler için korkunç koşullar içeriyordu ancak malzemenin kendisi biyolojik olarak parçalanabilirdi ve bu nedenle takip eden plastik formatlardan çevresel olarak daha az zahmetli oldu.
      

  Vinil kayıtların yapıldığı polivinil klorür, hidrokarbon etilenden üretilir. Bu bir petrokimya ürünüdür ve petrol endüstrisinin uğursuz devinden ayrılamaz. Malzemenin fiziksel dayanıklılığı, uzun süredir devam eden kaydı çevreleyen yarı-manevi auraya katkıda bulunur: onlarca yıllık vinil kaynakları hala zengin, çağrıştırıcı bir ses üretebilir. Ancak aynı dayanıklılık, kullanışlılığı sona erdiğinde vinilin bertaraf edilmesinin son derece zor olduğu anlamına gelir. Genellikle, atıklar gömülü olarak bulunur. Devine, doğal olarak, etrafa yayılmış vinilin canlanmasındaki ironiyi göz ardı etmiyor: vinili fetişleştiren ilerici fikirli hipsterler, karbon ayak izlerini fark edemeyecekleri şekilde genişletiyorlar.

     Kompakt diskin dolaşıma girdiği seksenli yıllarda, ses züppeleri dinleme kültürünün bir bozulması olarak saldırıya geçti, bunun anlamı duygusal analog sesten ruhsuz dijitale bir düşüştü. Bununla birlikte çevresel açıdan CD’nin biraz daha az zararlı olduğu ortaya çıktı. Devine, ortamın ana bileşeni olan polikarbonatın polivinil klorür kadar toksik olmadığını gözlemledi. Başlangıçta, CD ambalajı için polistirenin yaygın kullanımı bu avantajı ortadan kaldırdı ancak son yıllarda geri dönüştürülebilir malzemelere doğru bir dönüş düşük CD’yi belki de piyasadaki en az çevreye zararlı format haline getirdi.

     Dijital ve akış çağıyla ilgili bir bölümde Devine, müzik dinlemenin maddi olmayan bir yolu diye bir şey olmadığı noktasını gündeme getiriyor: “Sözde bulut, kesinlikle maddi ve çoğunlukla fiber optik kabloların, sunucuların, yönlendiricilerin ve benzerlerinin kablolu bir ağıdır.” Bir sanallık fantazisinin ardındaki bu endüstriyel gerçekliğin gizlenmesi, ileri teknolojiye özel bir el çabukluğudur ve tüketicileri işlemlerin nasıl bu kadar zahmetsiz hale geldiğini merak etmemeye ikna etmeye çalışır. Aynı şekilde endüstri ekonomisinin dayandığı kitlesel gözetim rejimi hakkında çok fazla düşünmememiz için bizi çoktan ikna etti. Spotify’ın sürekli olarak karlı hale gelememesi, şirketin kişisel veri birikiminde büyük bir potansiyel gören yatırımcıları rahatsız etmemektedir. Müzikolog Eric Drott, “Gözetleme teknolojisi olarak müzik ” başlıklı yakın tarihli bir Journal of The Society for American Music makalesinde bu ürpertici resmin çoğunu dolduruyor.” Drott’a göre, Spotify’ın programatik çözümler başkanı, “Sadece kullanıcılarımızın ne dinlediğini değil, aynı zamanda kişisel faaliyetlerini de biliyoruz.” diyerek övünüyor ve şirketin günde 550.000 gösterim akışı kaydettiğini söylüyor.

    Yeni formatlar öne çıksa bile, eski formatlar genellikle nostaljiyle veya idealize edilmiş bir geçmişe duyulan özlemle birlikte hayata tutunuyor. Kompakt disk, benimki de dahil olmak üzere birçok insanın koleksiyonunun temeli olmaya devam ediyor. Vinil canlanma hızla devam ediyor ve kasetler yeniden ilgi görmeye devam ediyor. Belki de gomalakın yeniden ortaya çıktığını hatta bir balmumu silindirini tekrar göreceğiz. Maksimal müzikal çeşitlilik, talebimizi yerine getiren teknolojileri ve formatların birikmiş fazlalığı sadece çevresel stresi artırır, sorun da bu zaten.

   “Decomposed” kitabının sonunda Devine, müzik ekolojisini antropojenik krizin daha kapsamlı bir vizyonuna dahil ediyor. “Müzikal olarak, sonsuz erişim ve sonsuz depolama beklentilerimizi sorgulamamız gerekebilir.” diye yazıyor. Tüm müzik tarihinin bir parmak dokunuşuyla erişilebilir olması talebimizi açgözlü hale getiriyor. Tüketici arzusunun zararsız bir biçimi gibi görünebilir ancak yeryüzünde gerçek izler bırakabilir.

   Devine, gıda ile olan ilişkimizde gerçekleşene benzer bir bilinç kaymasından söz ediyor. Müzik dinlediğimizde kendimize şu soruyu sorabiliriz: belirli bir kayıt hangi koşullar altında kaydediliyor? Bize ulaştığı süreç ne kadar adil? Kime para veriliyor? Nasıl işleniyorlar? ve en acil olanı müziğe gerçekten ne kadar ihtiyacımız var? Belki de daha azına sahip olursak bizim için daha önemli olabilir.

Yazar: Alex Ross

Kaynak: The New Yorker

Çeviren: Safiye Nur Keskin

Düzenleyen: Ecem Küçükdere