Morgue Sokağı Cinayetleri: İkinci bölüm

Morgue Sokağı Cinayetleri: İkinci bölüm

1840 yazında Paris’te tanışmıştım August Dupin’le. August, garip olmasına garip, bir o kadar da dolu ve etkileyici bir zihne sahip genç bir adamdı. Bu zihin öyle bir şeydi ki adamın gözlerinden ruhunu görüp, en derin düşüncelerini ortaya çıkarabilirdi. Kimi zaman tek kişi değil de birisi soğukkanlılıkla bir şeyleri bir araya getiren, diğeriyse bir o kadar soğukkanlılıkla o şeyleri ayıran iki farklı kişi gibi görünürdü…

Sıcak bir yaz günü sabahında Dupin, bir kez daha o nadir muhakeme yeteneğini gösterdi. Gazetede, Morgue Sokağı’nda yaşayan yaşlı kadın ve kızının, gecenin bir yarısı vahşi bir cinayete kurban gittiğini okuyorduk:

7 Temmuz 1840, Paris. Sabahın erken saatlerinde şehrin batısı, Morgue Sokağı’ndaki bir evden dehşetle yükselen feryatlara uyandı. Evde yaşlı Bayan L’Espanaye ve kızından başka kimse yaşamıyordu. Komşular ve polis olay yerine gelene kadar feryatlar çoktan dinmişti. Kapıya kimse cevap vermeyince, zorla içeri girdiler. Hızla içeri girmelerinin ardından, yukarıdan gelen iki ses duydular. Herkes odadan odaya koşuşturuyordu, fakat dördüncü kata gelene kadar kimse hiçbir şey bulamadı. Dördüncü kata geldiklerindeyse içeriden kilitlenmiş, kapalı bir kapıyla karşılaştılar. Daha fazla vakit kaybetmeden kapıyı kırıp içeri girdiler. Kapı açıldığında gördükleri kanlı ve korkunç öylesine dehşet verici bir manzaraydı ki, bu manzara karşısında dehşete düşmüşlerdi!

Oda adeta bir savaş alanıydı, kırık sandalyeler ve masalar her yerdeydi. Odada sadece bir yatak vardı ve üstündeki her şey yere atılmıştı. Her taraf kan içindeydi; yerler, yatak, duvarlar… Yerde kanlı bir bıçak duruyordu. Şöminenin önünde, birinin kafasından yolunduğu belli olan, yine kanlı ve gri, uzun bir tutam saç vardı. Bunların yanı sıra, yerde dört parça altın, bir küpe, gümüşten yapılmış bir iki eşya ve altın paralarla dolu iki kese vardı. Kıyafetler, odanın her yerine dağılmıştı. Çarşafların altında bir kutu bulmuşlardı. Kutunun kapağı açıktı, içindeyse sadece birkaç eski mektup ve belge vardı.

Odada kimse yoktu; en azından ilk bakışta öyle duruyordu. Şöminede genç kızın cansız bedeni bulundu; kız dumanın gökyüzüne yükseldiği açıklığa, bacaya sıkıştırılmıştı. Bedeni hala soğumamıştı. Yüzünde kan, boynundaysa güçlü eller tarafından bırakıldığı belli olan derin ve koyu izler vardı. Bu izler, kızın nasıl öldürüldüğünü açıkça gözler önüne seriyordu.

Evin her köşesini aradıktan ve bir şey bulamadıktan sonra herkes dışarı çıktı. Yaşlı kadının bedeni cansız bir şekilde binanın arkasında yerde yatıyordu. Kafası neredeyse bedeninden ayrılmıştı. Öyle ki bedeni kaldırmaya çalıştıklarında cesedin kafası yere düştü.

Ertesi gün gazete, okuyucuları için yeni haberlerle gündem olmuştu:

Morgue Sokağı Cinayetleri

8 Temmuz 1840, Paris. Morgue sokağındaki cinayetlerle ilgili polis soruşturması sürüyor, fakat hala katillerin kim olduğuna dair hiçbir delil bulunamadı.

Çamaşırhanede çalışan Pauline Dubourg, yaşlı kadın ve kızını üç yılı aşkındır tanıdığını ve bu süreç boyunca çamaşırlarını yıkadığını, kadın ve kızının birbirlerine çok bağlı olduklarını söyledi. Bayan Dubourg, her zaman iyi bir ödeme yaptıklarını, fakat paralarının nerden geldiğini bilmediğini de belirtti.

Dükkân sahibi Pierre Moreau ise Bayan L‘Espanaye‘nin dört yıldan fazladır onun dükkanından alışveriş yaptığını, kadının evin sahibi olduğunu, altı yıldan fazladır orada yaşadığını söylüyor. Bay Moreau, yaşlı kadın ve kızının parası olduğunun herkesçe bilindiğini, fakat kız ve yaşlı kadından başka kimsenin eve girdiğini görmediğini söyledi.

Başkaları ve birçok komşu da Bayan L’Espanaye ve kızı dışında eve neredeyse kimsenin uğramadığını ve kendilerinin de çok nadir evden ayrıldığını ifadeleriyle doğruladı.

Bankacı olan Jules Mignaud, Bayan L’Espanaye’nin parasını bankaya yatırmaya sekiz yıl önce başladığını söylüyor. Kadın, ölümünden üç gün önce bankadan büyük miktardaki parayı, altın olarak almış ve parayı, bankadaki bir adama taşıtmıştı.

Polis memuru Isidore Muset’in açıklamalarıysa şu şekilde: Olaydan sonra içeri giren ilk gruptandım. Üst kata çıkarken iki ses duydum. Biri yumuşak ve ince, diğeriyse kesinlikle bir Fransız’a ait olmayan, kalın ve sert bir sesti. Belki de bir İspanyol’a aittir. Sesler kadın sesi değildi. Ne dediklerini anlayamadım. Sadece daha yumuşak olan sesin, Fransızca “Aman Tanrım!” dediğini duydum.

Morgue sokağında yaşayan bir İspanyol olan Alfonso Garcia, eve girdiğini fakat kötü hissedebileceğinden korktuğu için yukarı çıkmadığını söylüyor. Alfonso Garcia, ifadesinde, duyduğu seslerden yüksek olanın, bir Fransız’a ait olmadığını, bu sesin belki de bir İngiliz’e ait olabileceğini, fakat İngilizce bilmediğinden dolayı tam emin olamadığını da belirtti. 

William Bird, başka bir yabancı, bir İngiliz. Eve girenlerden biri olduğunu ve iki yıldır Paris’te yaşadığını söyledi. Sesler duymuştu. Kısık olan sesin bir Fransız’a ait olduğundan emindi, Fransızca “Aman Tanrım!” dediğini duymuştu, kalın olan ses çok yüksekti. Bu sesin bir İngiliz’e ya da Fransız’a ait olmadığından emindi. Nedense ona sesin sahibi bir İtalyan gibi gelmişti; bir kadına da ait olabilirdi, fakat İtalyanca bilmediğinden emin olamıyordu.

İtalyan olan Bay Alberto Montani, feryatların duyulduğu sırada evin oralardan geçiyordu. Seslerin, iki dakika kadar sürdüğünü söyledi. Bu sesler saf, korkunç, dehşet verici ve her yerden duyulabilecek kadar yüksek çığlıklardı. Fransızcası olmayan fakat İspanyolca bilen Bay Montani, iki ses duyduğunu, fakat tek bir kelime bile anlamadığını bu yüzden de konuşan iki kişinin de Fransız olduğunu düşündüğünü söyledi.

Olayın ardından eve giren herkes, kızın cesedinin bulunduğu odanın kapısının, içeriden kilitli olduğuna hemfikirdi. Kapıya geldiklerinde tüm sesler susmuştu. Kapıyı kırıp içeri girdiklerinde kimseyi görememişlerdi. Pencere sıkıca kapatılmış ve içeriden kilitlenmişti. Onlar yukarı çıkarken birinin görünmeden aşağı inmesi imkansızdı. Şöminedeki açıklıklar, birinin kaçabilmesi için çok dardı. Kızın cansız bedenini şömineden çıkarmak için dört beş kişi gerekmişti. Ev etraflıca aranmıştı. Kapıyı zorlamaları ve sesleri duymalarının üstünden dört ya da beş dakika geçmemişti.

Cesetler bulunduktan kısa süre sonra inceleme için çağırılan Doktor Paul Dumas, cesetlerde kırıklar ve boyun bölgesinde ezikler olduğunu, bir bedeni bu kadar kötü duruma ancak bir adamın getirmiş olabileceğini, kızın muhtemelen boynuna yapışan güçlü eller yüzünden öldüğünü düşündüğünü açıklamıştı.

Polisin elinde sadece bunlar vardı, ne eksik ne de fazla. Daha önce Paris’te bunun kadar garip bir cinayet görülmemişti. Polis cevapları bulamıyor, nereden başlayacağını bilemiyordu.

Gazetedeki cinayet haberini okumayı bitirdiğimizde uzunca bir süre ne ben ne de Dupin tek kelime etmedik. Fakat gözlerindeki soğuk ve dalgın bakışlar, bana derin düşüncelere daldığını söylüyordu. Bütün bu olanlar hakkında ne düşündüğümü sorduğunda tek cevabım, tüm Paris’le hemfikir olduğumdu. Ona, yaşananları karmaşık bir problem, hatta çözülmesi imkânsız bir gizem olarak ele aldığımı söyledim. Hayır dedi Dupin. Hayır…

“Hayır, bence yanılıyorsun. Bir gizem olduğu doğru fakat bir çözümü olmalı. Olay yerine gidelim orada bir şeyler bulabiliriz. Bir çözümü olmalı!”

Yazar: Edgar Allan Poe

Kaynak: AmericanEnglish

Çeviren: Yağmur Akşit

Düzenleyen: Büşra Ekiz

Leave a comment