Morgue Sokağı Cinayetleri: Birinci bölüm

Morgue Sokağı Cinayetleri: Birinci bölüm

Paris! 1840 yazında Paris’teydi. Orada tanışmıştım garip olmasına garip fakat bir o kadar da ilginç olan genç dostum August Dupin ile. Bir zamanlar Dupin zengin ve meşhur bir ailenin son ferdiydi; geldiği aileye karşın kendisi zengin olmaktan fazlasıyla uzaktı. Sadece hayatını idame ettirecek, bir de birkaç kitap alacak kadar parası vardı; geri kalan hiçbir şey umurunda değildi. Sadece kitaplar. O kitaplarla mutluydu. 

Onunla ilk kez aynı kitabı ararken karşılaşmıştık. Aradığımız kitabı bilenlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi, şans bu ya, o kitap bizi eski bir sahafta bir araya getirmişti. Sonra aynı sahafta tekrar karşılaştık, sonrasında başka bir sahafta karşılaştık. Ardından da konuşmaya başladık.

Ailesinin geçmişiyle ilgili anlattığı hikayelerle fazlasıyla ilgiliydim. Aynı zamanda, bu kadar çok okumasına ve daha önemlisi dolup taşan zihninin ruhumu aydınlatmasına şaşırmıştım. Böyle bilgili bir adamın dostluğunun benim için paha biçilemez bir servet olduğunu düşünüyordum. Bu yüzden ona aklımdan geçenleri söyledim, o da benimle yaşamayı kabul etti. Sahip olduğum onca güzel kitabı okumaktan tarifsiz bir zevk alacağından emindim. Ben de yalnızlıktan hazzetmediğimden, yanımda biri olacağı için mutluydum.

Günlerimiz yazarak, okuyarak ve sohbet ederek geçiyordu. Gecelerimizse, yıldızların ışığında Paris’in sokaklarında, kimi zaman sohbet ederek, kimi zaman sessiz fakat her zaman düşünerek yaptığımız yürüyüşlerle geçiyordu. Dupin tam bir gece aşığıydı.

Çok geçmeden Dupin’in kendine has bir muhakeme yeteneği olduğunu fark ettim, ender rastlanan bir muhakeme yeteneği. Yeteneğini kullanmak ona büyük bir mutluluk veriyordu. Bir keresinde belli belirsiz bir gülüşle bazı insanların kalplerinde onların ruhlarını görebileceği pencereler olduğunu söylemişti. Sonrasında, benim ruhumla ilgili sadece benim bilebileceğimi düşündüğüm şeyler söyleyerek beni şaşırtmıştı. Bütün bunlar olurken sergilediği tavır soğuk ve mesafeliydi. Gözleri boş bakıyordu ve uzaklara dalmıştı, sesiyse yüksek ve gergindi. Böyle zamanlarda Dupin’e bakarken tek bir Dupin değil de iki Dupin görüyordum. Biri soğukkanlılıkla bir şeyleri bir araya getiren diğeriyse bir o kadar soğukkanlı o şeyleri ayıran Dupin.

Bir gece Paris’in uzun ve pis sokaklarından birinde yürüyorduk. İkimiz de düşüncelere dalmıştık. On beş dakikaya yakın tek kelime etmemiştik. Sanki yan yana yürüdüğümüzü unutmuş gibiydik. Çok geçmeden Dupin’in beni unutmadığını anladım, ki aniden:

“Haklısın. Boyu çok kısa, doğru düşünüyorsun, daha neşeli ve ciddi olmayan oyunlarda oynasaydı daha başarılı olurdu.” dedi. 

“Evet, hiç şüphesiz!” diye cevapladım onu. 

Başta bunun gayet normal olduğunu düşünmüştüm. Dupin bana hak vermişti, benim fikirlerime. Bu tabii ki bana oldukça normal gelmişti. Birkaç saniyeliğine yürümeye ve düşünmeye devam ettim fakat birden fark ettim ki Dupin, sadece düşünce olan bir şeye hak vermişti. Tek kelime etmemiştim. Yürümeyi bıraktım ve dostuma döndüm. “Dupin,” dedim, “Bu benim kavrama gücümü aşıyor. Nasıl…” Onu denemek ve dile getirmediğim düşüncelerimi bilip bilemediğini anlamak için sözümü bitirmedim.

“Chantilly hakkında ne düşündüğünü nasıl mı anladım? Neden sözünü bitirmedin? Chantilly’nin oynadığı roller için çok kısa olduğunu düşünüyordun.”

“Doğru, düşündüğüm tam olarak buydu. Fakat Tanrı aşkına, bu durumda, aklımı okuyabilmek için uyguladığın yöntemi bana da anlat, tabii öyle bir yöntem varsa.”

“Meyve satıcısı.”

“Meyve satıcısı mı? Hiç meyve satıcısı tanımıyorum ki.”

“Demek istediğim, on ya da on beş dakika önce sana çarpan adam, belki üstünden daha bile az zaman geçmiştir.”

“Evet; evet, doğru ya, şimdi hatırladım. Kafasında elma dolu bir sepet taşıyan şu meyve satıcısı, az kalsın beni yere seriyordu. Fakat meyve satıcısı neden bana Chantilly’i hatırlatsın ki? Hem hatırlatsa bile bunu nasıl bilebilirsin anlamıyorum.”

“Açıklayacağım. Şimdi dikkatlice dinle: 

“Düşüncelerini meyve satıcısından aktör Chantilly’e kadar takip edelim. Düşünceler şöyle yol almış olmalı: meyve satıcısından kaldırım taşlarına, kaldırım taşlarından stereotomiye*, oradan Epikür’e*, oradan da Orion takımyıldızına ve en son da Chantilly’e. 

“Sokağı döndüğümüz anda hızla yanımızdan geçen satıcı sana çarptı ve düzgün yerleştirilmemiş birkaç kaldırım taşına takılmana sebep oldu, ayağının acıdığını görebiliyordum. Kendi kendine söylendin ve yürümeye devam ettin. Fakat gözün hala yerdeydi, kaldırım taşlarına bakıyordun, bu yüzden hala taşları düşündüğünü anladım.

“Sonrasında yeni ve özel bir teknikle kesilmiş taşlar döşenen kısa bir sokağa girdik. Yüzün aydınlandı ve dudaklarını oynattığını gördüm. Taşları şekillendirmenin yeni adı olan stereotomi dediğinden hiç şüphem yok. Garip bir kelime, değil mi? Fakat daha dün gazetede bu yeni yöntem hakkında bir yazı okuduğumuzu hatırlarsın. Stereotomi kelimesinin seni, yeryüzündeki ve gökteki her şeyin atom adını verdiği şeylerden oluştuğunu yazan eski Yunan yazar Epikür hakkında düşündürdüğünü tahmin ediyorum.

“Çok uzun zaman olmadı, sen ve ben Epikür ve onun 2.000 yıl önce yazdığı fikirleri, atomları, üzerine konuşuyorduk. Yeryüzü, gökyüzü ve de yıldızlar hakkındaki eski fikirlerin günümüz fikirlerine ne kadar da çok benzediğinden konuşuyorduk. Gökyüzüne bakacağından emindim. Baktın. O esnada, düşüncelerini zihnine geldiği gibi takip edebildiğimden de emin oldum. Ben de gökyüzüne baktım ve Orion takım yıldızının o gece çok parlak ve görünür olduğunu gördüm. Senin de bunu fark edip Orion ismi hakkında düşüneceğini biliyordum.

“Şimdi dikkatlice aklımdan geçenleri takip et. Daha dünkü gazetede aktör Chantilly ile ilgili pek, hatta hiç dostane olmayan bir yazı vardı. Makalenin yazarının ikimizin de daha önceden okuduğu bir kitaptan alınmış kelimeler kullandığını fark ettik. Bu kelimeler Orion takım yıldızıyla ilgiliydi. Bu yüzden Orion ve Chantilly üzerine olan bu iki farklı fikir arasında bağlantı kuracağını biliyordum. Makaleyi ve içindeki ağır sözleri hatırladığını ardından gülümsediğini gördüm.

“Ve daha dik, kendini olabildiğince uzun gösterecek bir şekilde durduğunu fark ettim. Chantilly’nin bedenini ve özellikle de boyunu düşündüğünden emindim. Küçüktü, kısaydı. Ben de bu yüzden genç Chantilly’nin gerçekten de kısa bir adam olduğunu, daha neşeli ve pek ciddi olmayan oyunlarda oynasa çok daha başarılı olacağını söyledim.”

Şaşırdım diyemezdim. Şaşırmıştan da öte, afallamıştım. Dupin haklıydı, ancak bu kadar haklı olabilirdi. Bunlar gerçekten de benim düşüncelerimdi; dile getirilmemiş, zihnim bir düşünceden diğerine atlarken oluşmuş düşüncelerim. Bununla afalladığıma göre, çok yakında afallamaktan ötesini yaşayacaktım.

Bir sabah garip derecede ilginç olan bu adam bana bir kez daha o nadir muhakeme yeteneğini gösterdi. Yaşlı bir kadının bilinmeyen kişi ya da kişiler tarafından katledildiğini duymuştuk. Katil ya da katiller kadının kafasını kesip geceye karışmışlardı. Kimdi bu katil, bu cani? Polisin buna verecek bir cevabı yoktu. Her yere bakmış fakat işlerine yarayacak hiçbir şey bulamamışlardı. Ne yapacaklarını bilemiyorlardı, bu yüzden hiçbir şey yapmamayı seçmişlerdi.

Fakat Dupin yapacaktı. O ne yapılacağını biliyordu.

Çevirmenin notu

*Stereotomi: Taş yontmacılığı ve kesme işlemleri için kullanılan bir sözcük.

*Epikür: Eski bir Yunan filozof. Epikür bir ahlak felsefesi geliştirmiştir. Bu felsefenin ana düşüncesi mutluluktur.

Yazar: Edgar Allan Poe

Çeviren: Yağmur Akşit

Düzenleyen: Merve Ayyıldız

Kaynak: americanenglish.state

Leave a comment