Benjamin Sherby tarafından

Ev olarak adlandırdığı şehir gibi, yazar, profesör ve eleştirmen olan Marshall Berman (1940-2013) da çok yönlüydü. Ateşli bir kozmopolit olan New York’un hem entelektüel hem de popüler olan kültürüne geri kafalı bir şekilde bağlıydı. Modern metropolün aşırı dinamizmine büyük heyecan duyarken bile, akıl ve ilham için uzun zaman önce ölmüş olan yazarlara baktı. Ve eğitimini dünyanın en prestijli kurumlarında (Columbia, Oxford ve Harvard) almasına rağmen, her zaman kendi Güney Bronx kökenlerini vurguladı.

Etkilerin ve bağlılıkların bu karmaşık düğümü, Berman’ın, Columbia Üniversitesi’nin Nadir Kitap ve El Yazması Kütüphanesi’nde bulunan makalelerinde açıkça görülmektedir. Son zamanlarda listelediğim geniş yazı yelpazesi, hem küresel olarak tanınan bir kamusal entelektüel, hem de New York City Üniversitesi Siyaset Bilimi bölümünde öğretim elemanı olarak Berman’ın etkisine ışık tutuyor. Bir yazar olarak, Berman belirli bir soyutlamada düzeyinde yazdı ancak açık, canlı düz yazıları, farklı kitlelere ulaşması oldukça zor materyalleri bile erişilebilir hale getirdi. (Pittsburgh’daki bir inşaat işçisinin yazısının bu kalitesine tanıklık eden bir mektup, bu makaleye eşlik ediyor.) Arşivin gösterdiği şey, Berman’ın modern şehir hayatını dokunaklı bir şekilde kucaklamasının, kendisinin bile beklemediği ölçüde, dünyanın dört bir yanında yankılanmasıydı.

Marshall Berman’ın çalışmalarına en iyi giriş “All That Is Solid Melts Into Air” eseridir. Kısmen inceleme yazısı ve kısmen edebiyat eleştirisi olan bu eser modernizmin, sadece edebi bir tür olarak değil, aynı zamanda sürekli olarak istikrarsızlaştırılan, yok edilen ve kontrolümüzün dışındaki güçler tarafından yeniden yapılanan bir dünyada anlam bulma ve dayanışmaları onaylama mücadelesi olarak güçlü bir yorumlanmasıdır. Berman, on dokuzuncu yüzyılda sarsıcı ekonomik ve sosyal dönüşümler yaşayan- özellikle Goethe, Baudelaire, Marx ve Dostoyevski gibi- bir dizi Avrupalı yazara, yirminci yüzyılın “kalkınma trajedisine” katlanmakla lanetlenmişler için bir yol gösterici olarak baktı. Onların yazıları, bize modernitenin çelişkilerini reddetmemizi (sanki yapabilirmişiz gibi) değil, bunun yerine onları bir kurtuluş ve yenilenme yoluyla ele geçirmeyi öğretti. Berman’a göre, modernistlerin bize öğrettiği şey

…olduğumuz yerden başlamak: zihnen çıplak, tüm dini, estetik ve ahlaki haleler ve duygusal perdelerden arındırılmış, bireysel irade ve enerjimize geri dönmüş, hayatta kalmak için birbirimizi ve kendimizi sömürmeye zorlanmış; ve yine de, her şeye rağmen, bizi birbirimizden ayıran aynı güçler tarafından bir araya getirilmiş, birlikte olabileceğimiz her şeyin farkında olarak, yeni insani olanakları kavramak için kendimizi geliştirmeye hazır olarak, şiddetli modern hava hepimizin içinden sıcak ve soğuk eserken, birlikte durmamıza yardımcı olabilecek kimlikler ve karşılıklı bağlar geliştirmektir.

Bu ifadedeki “biz” in, özellikle olmasa da öncelikli olarak kent sakinlerine atıfta bulunması önemlidir. Berman için şehir, modern yaşam dramasının oynadığı ortamı sağlar, modernizmin tam anlamıyla ifade ettiği kentsel sahnenin karmaşası ve koşuşturması içinde yer alır. Ve modernizm ile şehir arasındaki bu hayati bağlantı tüm çalışmalarını birleştirmekte: ilk kitabında, The Politics of Authenticity (1970), modern sosyal teorinin ortaya çıkışının, Montesquieu ve Rousseau’nun yazılarında, on sekizinci yüzyıl Paris’in sosyal koşullarına dek izini sürdü ve hatıra ile edebiyat eleştirisinin bir başka birleşimi olan The City (2006) adlı eserinde, Times Meydanı’nı kentsel yüce özlü bir örnek olarak kutladı.

Ancak Berman, insanların ve başkentin daha önce hiç olmadığı kadar Amerikan şehirlerinden kaçtığı bir anda, 1970’lerin sonunda “All That Is Solid” adlı eserini yazdı. Nüfusu azalmış çarşılar, devasa otoyollar ve sanayi sonrası yıkımın ortaya çıkardığı manzara, kitabında işlediği üretken gerilim ve kendiliğinden karşılaşmalar için beklenmedik bir ortam gibi görünüyordu. Bu nedenle, daha önceki bir zamanın ilerici ruhunu kurtarmak ve korumak için yazdı. Modernistlerin artık “cesur yeni bir gelecek” elde edemedikleri bir çağda, bunun yerine “geçmişle yaratıcı karşılaşmaların” aranması gerektiğinde ısrar etti. Berman’ın editörü Gerald Howard, Amerika Birleşik Devletleri’nde “bu trajik tarih duygusu çok kötü oynandı” diyor. Kitap 1982 yılında yayınlandığında, Berman’ın iki konudaki partizanlığı- Marksizm ve modernizm- hem Reagan Amerikası’nın siyasal havasıyla hem de postmodernizmin yeni dalgasıyla çatıştı. İki yıl içinde, “All That Is Solid” eserinin baskıları tükendi. Ancak bu arada, öngörülemeyen bir şey oldu: uzak ülkelerdeki- özellikle Türkiye, Brezilya, Meksika ve İran- çok sayıda genç entelektüel eseri alıp tartışıyorlardı.

“All That Is Solid” adlı eseri okumak Balzac’ın Paris, Bielyn’nin Petersburg ve Jane Jacobs’un New York’u gezmesi gibidir. Sahneleri ve karakterleri eşit oranda Avrupa ve Kuzey Amerika’dır. Yine de modernizme duyduğu bu coşku, özellikle Latin Amerika ve Orta Doğu’da, dünyanın “yükselen pazarları”nda birçok okuyucunun sinirine dokundu. “Kalkınma trajedisi”ni büyük ölçüde geriye dönük olarak tanımlamış olmasına rağmen, Berman o günlerde ortaya çıkan ekonomik ve sosyal kargaşayı da yakalamıştı.

Berman’ın toplu makalelerindeki materyal yığınları, çalışmalarının küresel çapta coşkuyla okunduğunu -eğer okurları tarafından gönderilen sayısız takdir mektubu ve sıcak selamlamaları herhangi bir gösterge ise, yıllar boyunca azalmayan bir coşku- gösteriyor. Kitabı, Berman’ın minnettarlıkla katıldığı röportaj ve konferans davetleri izledi. Portekizce ve İspanyolca dillerindeki basın küpürleri, hayatının son yirmi yılında Latin Amerika’ya sık sık yaptığı ziyaretleri gösterir. All That Is Solid (1988’de) ikinci baskısından sonra Amerika Birleşik Devletleri’nde yaygın olarak okunurken, arşiv Berman’ın itibarının yurtdışında en yüksekte kalmaya devam ettiğini gösteriyor.

Berman’ın yazıları, yirmi birinci yüzyılın başlangıcından beri, kentsel alan dünya çapında tartışmalara yol açan bir konu haline geldiği için, daha manalı hale geldi. Berman’ın yirmi yıldan fazla bir süre önce bir “entelektüel rock yıldızı” haline geldiği ülkelerde birtakım mücadeleler verildi. Örneğin, 2013’teki Gezi Parkı protestoları, Berman vefat etmeden aylar önce İstanbul’da patladı. Daha yakın zamanlarda, Brezilya şehirlerinde birden fazla gösteri dalgası patlak verdi. Kentsel hayata karşı yeni tehditler ortaya çıktıkça, Berman’ın gençliğinden bir slogan yeniden canlandırıldı ve yeni bir anlam kazandı: dünyanın her yerinde insanlar tekrar “şehir haklarını” ilan ediyorlar.

Bu, 2011’de birkaç ay boyunca, küçük bir halk meydanındaki bir kampın, kurumsal oligarşiye karşı demokratik direnişin küresel bir sembolü haline geldiği New York için noksansız bir şekilde doğrudur. Occupy Wall Street, bilindiği gibi, Berman’ın şehrin, “modern erkeklerin ve kadınların modernleşmenin objesi olmalarının yanı sıra öznesi haline gelebilecekleri” bir mekân oluşuna dair kahince inancını onaylamış görünüyordu. Fakat Berman’ın memleketindeki mekânsal siyasetin yeni çiçek açması, “gelişme trajedisine” öngöremediği bir yanıt olarak ortaya çıktı.

All That Is Solid eserinin son bölümünde, Berman Cross Bronx Otoyolunu modernitenin yıkıcı tarafını sembolize etmek için, büyüdüğü mahalleyi etkileyen bir dizi felakete bağlayarak kullandı: yer değiştirme, mali kriz, planlı değersizleştirme, işsizlik, şiddet suçları, terkedilmiş mülkler ve rutin kundakçılık. Bu ıssız terk edilmişlik panoraması artık patlayan bir finans sektörü ve çılgın bir emlak piyasası tarafından yönlendirilen küresel bir şehir olan New York’a uymuyor. Bugün, dış ilçelerde bile spekülatif sermaye taşkınları gibi, refahın yokluğu değil, şaşırtıcı derecede düzensiz dağılımı (Occupy Wall Street formülünde yakalanan %99 ile %1 e karşı) bu şehrin en göze çarpan sosyal gerçeğidir. New York’un evsiz nüfusu, düşük maliyetli bir konut krizinde rekor sayılara ulaştığında, Berman tarafından savunulan özgürleştirici kentsel deneyimin, sadece elit azınlığın erişebileceği lüks bir meta olma yolunda olabileceğini söylemeye gerek yok.

Son yıllarında, New York belirsiz bir geleceğe yönelirken, Berman 1970’lerin dip noktasından sonra iyileşmesini memnuniyetle karşıladı. Ölümünden kısa bir süre önce verilen bir konferansta, suç oranındaki abartılı düşüşün yeni kültürel olanaklar yarattığını belirtti. Bugün bu metni okurken, “kentsel dönüşüm” ve “eşitsizlik” kelimelerinin göze çarpan yokluğunun farkına varılamaz. Berman’ın yazılarına özgü olan bu tür iyimserlik, sık sık onun dedektiflerinin canını sıktı. Ancak daha önce de belirttiğim gibi, onun bu tutumunu mazur görülebilir veya naif diye adlandırarak göz ardı etmemeliyiz. Bir öğretmen ve bir New Yorklu olarak Berman, her gün mücadele eden sıradan insanların yaratıcılığını, yazdığı gibi “modern dünyayı kavramak ve kendilerini evinde hissettirmek” için gözlemledi. Politik ekonomi ve sosyal teori bu mücadelenin başladığı dünyayı açıklamaya yardımcı olur ama onlardan gerçekten bir şey öğrenemeyiz diyerek eleştirmenlere şu tavsiyede bulundu, “Eğer aynı zamanda sokaktaki işaretleri nasıl okuyacağımızı da bilmiyorsak.”

Sokaktaki tabelalar, Berman yaşlandıkça ona daha okunaklı hale geldi. 1990’larda eski Bronx mahallesine yaptığı ziyaretlerde karşılaştığı grafiti ve hip-hop, vahşi yılmazlığın coşkulu bir ifadesi, genç bir kuşağın “dağılmanın ortasında, yollarını bulmasının” umutlu bir işaret olarak onu etkiledi. Son yazılarında Berman, halihazırda geniş olan modernizm vizyonunu bu gecikmiş olan keşifleri içerecek şekilde genişletti, Grandmaster Flash’ı Hegel ile modern olanın önde gelen şairlerinden biri olarak sıraladı. Farklılıkları ne olursa olsun, her birinin “gerçekliği kavramak ve kuşatmak için geniş bir dile sahip olduğunu” ve bunu karmakarışık bir dünyaya anlam kazandırmak için kullandığını iddia etti.

Berman, yaşamının sonlarında, lisansüstü eğitimini bitirdikten sonra amacının “mahalledeki çocuklara öğretmenlik yapmak… halk için çalışmak ve insanlara hakları olan bir eğitimi vermek için çalışmak” olduğunu hatırladı. City College’da (New York’un işçi sınıfını eğitme misyonu olan bir okul) öğretim üyesi olarak, değişen şehri ve şehrin insanlarının hakkında çok şey öğrenmek için iyi bir konumdaydı. Her biri öğrencilerinin onlarca yıl boyunca oluşturdukları ve hepsi arşivde toplanan kısa otobiyografik eskizler, ders verdiği sınıfında bir noktaya yönelen geniş perspektif yelpazesini tanımlayabilir. Bir dönemin kadrosunda, bir Starbucks baristası, bir banka memuru, bir barmen, bir taksi şoförü ve bir telefon kartı satıcısı var. Sosyal hizmetlerden kolluk kuvvetlerine kadar çok çeşitli kariyerleri hedefliyorlar ve beş ilçenin dört bir yanındaki mahallelerden kampüse gidip geliyorlar. Brooklyn’deki Marine Park; Bronx’ta Pelham Parkway ve aradaki her yer. Ve sakinlerinin yüzde 37’sinin yabancı bir ülkede doğduğu bir şehir, bu, Amerika Birleşik Devletleri’ne başka bir yerden (Antarktika hariç her kıtadaki ülkeler dahil) gelenlerin yüzdesinden daha yüksekti.

Berman’ın toplanan akademik yazılarında kalan düzinelerce ders programı çoğunlukla All That Is Solid eserinin kahramanlarını içeriyor: Baudelaire, Nietzsche, Dickens, Gogol, Marx ve Kierkegaard. Bu, bir öğretmen olarak, önceki nesil kuşaklarla “yaratıcı karşılaşmalar” kurmaya çalıştığını ve onlarla New Yorkluların ihtişamı arasında hayati bir bağlantı kurduğunu ileri sürüyor. Mesela bir keresinde, Robert Moses’ın kendi hayatındaki silinmez damgasını Goethe’nin Faust sayfalarında dramatize ettiğini, öğrencileri kendi deneyimlerini geçmiş yazılarında bulabilsinler diye göstermişti. Kendilerini daha büyük bir tarihsel sürekliliğe yerleştirmelerinin, kendilerini “dünyada evde” hissetmelerine yardımcı olabileceğine inandı. Yazılarında olduğu gibi Berman, New York’la bir bağlılık geliştirmeyi ve kentsel hayata dair genel anlamda sevgi ve ilgiyi teşvik etti. Berman, özellikle insanlarının en iyi günlerinin geçmişte yarattığı karamsar fikre boyun eğmeden şehrin tarihini anlamalarını ve paylaşmalarını istedi. Son yayınlanan kitabı On The Town’ın önsözünde belirttiği gibi, “Şehirde yaşayan insanlara açık, devam eden, hala yaşanacak bir hayat olduğunu göstermek istiyorum.”

Bu ciddi sözler, Berman’ın arkadaşı ve diğer Güney Bronx yerlisi, merhum fotoğrafçı Mel Rosenthaş’ın (arşivde bulduğum Berman’ın portresi bu makaleye eşlik ediyor) ünlü çalışmalarını çağrıştırıyor. Berman gibi, Rosenthal de 1970’lerde çocukluk mahallesine geri döndü ve bu bölgeyi büyük ölçüde harabeye dönmüş halde buldu. Yanmış binaları ve terkedilmiş arazileri belgelemeye başladığında, yerel sakinler bunun yerine fotoğraflarını çekmelerini istedi. Rosenthal, böyle bir şeyi yaparak, şehrin bir kısmında var olan ve birçok insanın unutmuş veya görmezden gelmiş olduğu bu mevcudiyetin kaydını yapmakla yükümlüydü. Ortaya çıkan fotoğraf portföyü, etraflarındaki zeminin yandığında bile mahallelerinden vazgeçmeyi reddedenlerin direncini yakaladı. Kamera önünde poz veren çocuklar, gençler, anneler, esnaflar ve yaşlılar, genellikle moloz yığınlarının üzerinde dururken gülümsüyorlar, umutludan daha az bitkin, zaferiyle övünenlerden daha az yenilgin görünüyorlar. Metropolün sınırlarında, efsanevi özünden çok uzakta, umulmadık ve sabırlı ısrarları, Baudelaire’den sonra Berman’ın “modern yaşamın kahramanlığı” dediği şeyi akla getiriyor. Fransız şairin bugün bile bize hatırlattığı gibi, “Şehrimizin hayatı şiirsel ve muhteşem konular açısından zengindir. Şahane bir atmosferde sanki sarılmış ve batmış durumdayız; ama bunu fark etmiyoruz.”

Yazar: Benjamin Sherby

Çevirmen: Ceren Berk

Kaynak: Gotham Center