1954’te, neredeyse hiç feminist gündemi yokken ve feminist ifadesinin kavranmaya başlanmasından onlarca yıl önce John Cheever Beş Kırk Sekiz’i yazdı ve böylece farkında olmadan, günümüzde daha iyi anlaşılmaya başlanan cinsel taciz mekaniğinin ana hatlarını belirledi.  Savaş sonrası Amerikan dayanıklılığının yüzeysel görünümünü yaralayıcı şekilde aşındıran hikâye, onun en bilinen yapıtı haline geldi. Kadın değişkenliğine karşı tüyler ürperten bir uyarı olmak üzere tasarlanmasına rağmen, 64 yıl sonra okunduğunda bu eser, güncel hesaplaşmaların ortasında kendisini en belirsiz biçimde erkek salahiyetine karşı ciddi bir uyarı olarak gösteriyor.

Beş Kırk Sekiz, maaşla çalışan standart Cheever karakteri Blake’in bir akşam Manhattan’daki ofis binasının lobisinde kendisini bekleyen genç, tanıdık bir kadını fark etmesiyle başlıyor. Blake kadının ismini çıkaramıyor, “Bayan Dent, Bayan Bent, Bayan Lent.” Daha sonra öğreniyoruz ki kadın bir zamanlar Blake’ in sekreterliğini yapmış, fakat adam onu içki içmeye davet ettiği ve kendilerini kadının evinde bulduklarında bu ilişki aniden sona ermişti. Kadının kusurlarına ve kırılganlığına canı sıkılır, -Blake, onun yarım yamalak el yazısına katlanamaz –  cinsel ilişkiye girdikleri günün ertesinde, bir personeline kadını işten çıkarmasını söyler. Bayan Dent’in intikam sırası gelmiştir. Evde, Blake’in güzelliği solmakta ve yararlılığı düşüşte olan eşi de Blake tarafından hararetli bir şekilde küçümsenir. Bir gece, Blake işten geç dönüp onun akşam yemeği için hiçbir şey hazırlamadığını gördüğünde eşini onunla iki hafta konuşmayacağını söyleyerek cezalandırır ve bu süreyi takvimde işaretler.

Cheever’ın hikayesi “Çalışan Kadınların Cinsel Tacizi” kitabında geçmiyor. Catharine A. MacKinnon’ın etkileyici hukuki akademik çalışması 1979’da yayınlanmasına rağmen, MacKinnon’ın inandığı üzere Amerikan işyerinin merkezinde yer alan dinamiklerin; kadınların benzer şekilde kullanıp atıldığı, eşler ve sevgililere dayatılan standartlara göre yargılandığı bir sistemin en net betimlemesini gözler önüne seriyor.

Eseriyle taciz üzerine düşünmenin şekillenmesine yardımcı olan MacKinnon, hala Cheever’ınki gibi görünen bir manzaradaki ağaçların sallanmaya başladığı bir dönemde yazdı. Kadınlar genellikle sekreter, resepsiyonist, hemşire, kâtip, telefon operatörü ve araştırma asistanları olarak çalıştırılmaya devam etti. Kitapta MacKinnon, “mesleki örgütlenme” içerisinde kadının aslında bir “eş-anne” olduğunu ve ego tatmini, ev idaresi (ortamı düzenlemek, telefonu yanıtlamak, kahve getirmek)” ve “seks objesi” olma rolünü üstlendiğine dikkat çeken sosyolog Talcott Parsons’un gözlemlerini kullanıyor. 1976 yılında, işyerinde cinsiyeti inceleyen bir Redbook dergisi anketi, cevap veren üç kişiden birinin işe alınmada görünüşün de en az diğer vasıflar kadar önemli olduğunu belirterek esnek bir istatiksel teyit sağladı. MacKinnon bir kadının, yüksek maaşlı işlerin daima en güzel kızlara verildiğine dair yakarışını aktarıyor. Erkek patronunun yerinde durmayan ellerine katlanıp iyi bir yaşama sahip olmak ya da gurur kırıcı davranışları davet edecek kadar güzel olmayı ümit etmek bir kadının kaderiydi.

Bu düzen kadının ofislerde ve fabrika zeminlerinde cinsel boyun eğişini kaçınılmaz hale getirdi. “Kadınlar, erkeklerin onların cinsel tacize maruz kalma potansiyellerini sezmeleriyle ekonomik açıdan değerlenme eğilimi içindedirler” diyor MacKinnon. “Aslında, onlardan ‘aranmaları’ beklenir.” Kadın iş gücünün erkek arzularına itaati üzerine kurulu bu düzensizlikler baskı ve itaatin asla birbirinden ayrılamayacağı anlamına geliyordu. Bir kavram ki ancak şimdi, birçok taciz skandalının sonucunda, tekrarlanan detaylarla ortak farkındalığımızdaki yerini buluyor. Daima “radikal” olarak etiketlenen MacKinnon ve diğer feministler refleks olarak, güncel ifşaat tanıklarının ilgisini çeken şeyi gördüler: Taciz iş hayatımızın işleyişinde doğal bir yer edinmiş hale geldi. Hiç durmayan ve boyun eğmeyen bir hale.

Bu adetin tarihi hesap edilemeyecek kadar eskilere dayanırken, “cinsel taciz” terimine ancak Cornell Üniversitesi’ndeki bir aktivistin farkındalık uyandırmaya yönelik bir oturumda bu sözcüğü uydurmasıyla, 1970’lerin ortalarından beri rastlanılıyor. Bu fikrin çok fazla kişinin dikkatini çekmesine yol açan, 1964 İnsan Hakları Yasası’nın altıncı başlığı altında, taciz olaylarının cinsel ayrım vakaları olarak daha etkin bir şekilde üstesinden gelinmesi için yasal sisteme yol gösteren MacKinnon’un kitabıydı. 19.yüzyılın en başından itibaren kadınlar, erkekler onlara uygunsuz biçimde toplum içinde dokunduklarında, mahkemeler aracılığıyla nadiren maddi tazminat alabiliyorlardı fakat MacKinnon, haksız muamele hukukunun taciz iddialarını ele almada yetersiz olduğunu çünkü toplumun ve din kurumunun verdiği hasarı kişiselleştirdiğine inanıyordu.

Bu iddialara insan hakları statüsünü uygulamaya çalışan avukatlar çoğunlukla başaramadı, bunun nedeni kısmen, teorik olarak herkesi mağdur bırakabilecek bir uygulamanın özündeki ayrımcılığı idrak etmekte zorlanmasıydı: Tacize uğrayanın tesadüfen kadın bir birey olmadığını, kadın olduğudan ötürü tacize uğradığını nereden bilebilirdiniz? MacKinnon’un yaklaşımı cinsel tacizin, kadının farklılığını anladığı ve tekrarladığı teorisinde köklenmişti ki bu, kadınları bir tabi olma durumuna ve başarısızlığa hapsetti.

Yargıtay cinsel tacizi altıncı başlık ihlali olarak tanıdığında MacKinnon’un kitabı çıkalı yedi yıl olmuştu. Dava, Meritor Tasarruf Bankası-Vinson davasıydı ve çok az nüansa sahipti. Davada bir banka görevlisi şirket başkan vekilinin kendisini defalarca ilişkiye girmeye zorlamakla, halka açık alanlarda kendisine dokunmakla ve tecavüzle suçladı. Mahkeme oybirliğiyle düşmanca bir çalışma ortamına yol açan tacizin ayrımcı ve yasaya aykırı olduğu hükmüne vardı.

The New York Times’da yakın zamanda yayınlanan bir makalede MacKinnon, cinsel taciz yasasının tek tük zaferlerine rağmen başaramadığı bir şeyi; yola gelmeyen bir şiddet türüne karşı bütünlüklü bir hareket oluşturmayı başardığını kabul ederek #MeToo. Suçlayanlara birdenbire inanılmıştı. Neden devrimin sonunda hak ettiği tepkiyi aldığı halen anlaşılmamış olsa da yasal teorinin stratejik konumundan yürütülen bir savaşın işinin, modern medyadan yürütülen bir savaştan daha zor olması bariz.

1970’ler ve 80’ler Amerikan mahremiyetinin karanlık ve tehlikeli alışkanlıklarını ortaya çıkartma amaçlı birçok uğraşa tanık oldu. Örneğin, aile içi şiddet ve çocuk istismarına karşı başlatılan hareketler popüler kültürde anlamlı müttefiklere sahiplerdi. 1984’te, yıllarca süren gaddarlığın intikamını almak için kocası uyurken onu ateşe veren Michiganlı bir ev hanımı olan Francine Hughes Wilson’un gerçek hikayesini anlatan bir televizyon filmi olan “Yanan Yatak,” 75 milyon insan tarafından izlendi. Film, eşin yol açtığı istismarın toplum tarafından anlaşılması açısından kritikti. Şiddet gören kadınlar için sığınma evleri açılmaya başlandı; polis, kadınların şiddet gördükleri eşlerini ve çocukların şiddet gördükleri ebeveynlerini öldürdükleri vakaları daha ciddiye almaya başladı. Bu vakalar yıkıcı bir sendromun kurbanları olarak kabul görmeye başladı ve bu genellikle cezalarının ertelenmesini sağladı.

“Çatı Katındaki Çiçekler” ve “Dal Kırıldığında” gibi en çok satan gerilim türündeki hikayeler taciz ve çocuk istismarını ele aldı ve 1990’larda suçu kanıtlanmış seks zanlılarının suçlarının sicillerine işlemesini gerekli kılan topluluk bildirim yasalarının yayıldığını görmeye başladık. Yasa, anlatıcının ikaz ettiği biçimde sürdürüldü.

Ancak cinsel tacize karşı hareketin farklı bir yanı da vardı; Helen Gurley Brown ve Cosmopolitan Dergisi imparatorluğunda cisimleşen, kitle pazarında ataerkil itaatin feminizmini öğütleyen bir düşman. Brown genç kadınları çok çalışmaya, kariyerler inşa etmeye ve şirketler yönetmeye yüreklendirse de bunu, birlikte çalıştıkları erkekleri şımartarak ve cinsel özgürlüğü bularak yapmlarını söyledi. Brown’un çok satan, öğretici “Seks ve Bekar Kız” kitabının devamı olan, kaçık “Seks ve Ofis,” de, genç kadınların erkek patronlarını tanrı gibi hissettirmelerine yönelik dersleri anlamalarına yarayan bir senaryo sundu. İş arkadaşları potansiyel seks partnerleriydi ve hücre Tinder’dı: “ Eğitilmemiş gözle bakıldığında beraberce projeler üzerinde özveriyle çalışıyormuşsunuz gibi görünebilir fakat asıl yaptığınız kobalt tedavisi gibi içlerine işlemektir ki onlarla işten sonra beraber olabilesiniz.”

Kitap 1968’de yayınlandı ve 2004’te Donald Trump tarafından yazılan tanıtım yazısıyla yeniden basıldı. 1990’larda, Brown’un kadınların onlara uygun yapılar dahilinde çalışmalarının zorunlu olduğu fikri üzerine kurulu feminizm tarzı, yeni bir geçerlilik kazandı ve uzun zaman için kabul gördü. MacKinnon tabii ki de sorunun yapının kendisinde olduğuna inandı; bu, otuz yıldır çoğunluğun köhne ve cahil olarak gördüğü bir yaklaşımdı. Artık, en sonunda, olması gerekeni kabul ediyoruz.

 

Yazar: Ginia Bellafante

Çevirmen: Mirseda Yılmaz

Kaynak: The New York Times