Mary Renault’nun cesur ve meydan okuyucu savaş romanı The Charioteer [Arabacı -Ç.N.] gey eşitliği için olan savaşla ayrılmaz bir şekilde bağlantılı. Simon Russell Beale için ise bu kitap, düşmancıl bir dünyada rehberlik ve ferahlık sağladı.

Artık 50 yaşını geçtim. Bu yarım yüzyıl boyunca, Britanya’da gey erkekler için hayat delikanlıyken asla öngöremeyeceğim şekillerde değişti. İki erkek arasında aşk fikrinin en iyi ihtimalle tolere edildiği bir dünyada büyüdüm. Çoğunlukla konu görmezden geliniyordu. O zamandan beri, öngörülebilir ve zehirli homofobi patlamalarına rağmen, aktivistlerin cesareti sayesinde rıza yaşı şimdi heteroseksüeller ile aynı, çalışma ortamında ayrımcılık yasadışı ilan edildi ve evlenmeden birlikte yaşamak –beklenenden daha popüler bir şekilde– hayatlarımızın olağan bir parçası. Gey erkekler artık heteroseksüel kardeşleriyle kanun karşısında neredeyse eşit duruyor.

Gey siyaseti ile haysiyet ve eşitlik için olan çetrefilli kavga benim için Mary Renault’u ilk okuduğum anla ayrılmaz şekilde bağlantılı. Bu, umarım, onu mutlu ederdi çünkü kendi sessiz yöntemiyle bu kavgada kahramanca bir rol oynadı. Londra’da yaşamaya korunaklı, hatta muhtemelen ayrıcalıklı bir genç adam olarak geldim ve açık konuşmak gerekirse, ilk yıllar zordu. Az param vardı, hangi meslekte ilerlemek istediğimden emin değildim ve o zamandan bu yana sevdiğim şehir kafa karıştırıcı ve korkutucu gelmişti. Uzun zamandır gey olduğumu biliyordum, ailemi veya arkadaşlarımı rahatsız etmeyen bir durumdu, buna her zaman minnettar olacağım. Sevildiğimi bilsem bile güvensiz hissediyordum ve bu güvensizlik benim ve bir çok kişinin asla beklemediği bir şeyle daha beter oldu; AIDS’in gelişi ve yıkıcı etkisi. Bir akşam arkadaşımın dairemin oturma odasına koşarak girdiğini ve titreyerek gey erkekleri öldüren yeni hastalığı duyup duymadığımı sorduğunu hatırlıyorum. Halk bilincinde AIDS bu şekilde tanımlamış oldu, ilginç bir ahlaki planı olan bir lanet: “gey vebası”. Bir çok insanın ölümüyle yüzleşince, gey topluluğuna kalan tek uygulanabilir ve en cesur tepki meydan okuma idi; gururlarının bir yeniden tespiti.

Bu güvensizlik, hatta korku döneminde, o kadar fiziksel ve psikolojik hasarın meydana geldiği ve birçok şeyin değişmesi gerektiği zamanda ilk Mary Renault romanımı aldım, Fire From Heaven [Cennetten Gelen Ateş -Ç.N.]. Renault’nun Büyük İskender’in hikayesi anlatımı beni büyüledi. Ana karaktere aşık oldum ve aylar içinde hakkında bulabildiğim her şeyi okudum. Yinede İskender aklımda Renault’un onu çizdiği şekilde kaldı: inanılmaz güzeldi, altın saçlı, parlak gözlü, tam anlamıyla gül kokulu, korkusuzca onurlu ve derin, sarsılmaz aşk kapasitesine sahip.

Bu büyünün altına düştüğümde bile, Renault’nun tasvirinin büyük ölçüde kurgu olduğunu biliyordum. İskender’in dünyasının gaddarlığı ve adamın kendini beğenmişliği Renault’nun niyet ettiği şekilde ışık, ateş ve fiziksel ve ruhsal güzellikle bir kenara atıldı. Fakat klasik kültürde saf ve ince olanı elde etmek için olan bu girişimde değerli bir şey vardı. Basit bir şekilde, yakışıklı erkeklerin suçluluk veya utanç olmaksızın aşık olabilmesi düşüncesi, iğrenç bir hastalığın gelmesiyle sarsılan bir şehirde yaşamın mükemmel panzehiriydi.

Renault, Büyük İskender hakkında üç roman yazdı ve dördüncünün, The Mask of Apollo [Apollonun Maskesi -Ç.N.] kitabının son sayfalarında İskender, parlayan bir umut gibi görünüyor. Antik dünyayı yeniden yaratmak Renault’ya eşcinsel aşkı tartışmasız düzenin bir parçası olarak, yargısal yükü olmayan bir olasılık olarak tasvir etme özgürlüğünü veriyor. Tersine, İkinci Dünya Savaşı’nda geçen bir roman olan Arabacı, bize daha huzur kaçırıcı bir okuma sunuyor. Renault, savaş yıllarında herhangi bir eşcinsel adamın karşılaştığı önyargılarla yüzleşmekten kaçınamaz, ancak güçlü, ideal bir aşk vizyonuna muhteşem bir şekilde yapışır. İskender üçlemesinin daha hafif stiline kıyasla Arabacı’nın dili, yazar kahramanın gelişiminin psikolojik inceliklerini tartışırken karmakarışık gibi görünebilir.

Bu incelikler, alınan özen, eğer Renault’nun çalıştığı dünyayı; 1950’lerin başlarında eşcinsel yaşamın bu kadar çok açığa çıkma korkusuyla iç içe geçmiş olduğu kasvetli, karanlık dünyayı ele alırsak şaşırtıcı değil. Biyografi yazarı Michael Sweetman’ın “kitapsever, banliyölü kız” olarak tanımladığı Renault’nun böyle tartışmalı ve cesur bir kitap yazması küçük bir mucize ve bu belkide yıkıcı dünya savaşının bir sonucu olarak düşüncelerin değişiminin başlangıcını gösteriyor olabilir.

Bu değişimi görmek kolay değildi. Renault’nun Amerikalı yayıncıları dava korkusuyla romanı yayınlamayı reddetti ve 1953te, Arabacı’nın Britanya’da çıktığı senede, Başkan Eisenhower hükümeti eşcinselleri federal makamlardan men etti, algılanan cinsel sapkınlık ile vatan hainliği arasındaki bağlantı yeni, paranoyak tutuculuk için önemli bir odak noktasıydı. Renault okurunun tepkisi hakkında da endişeler vardı. Beş senedir hiçbir şey çıkarmamıştı ve ilk kez doğrudan gey erkeklerin başına gelenleri takip eden bu hikaye büyük ihtimalle onları şaşırtacaktı. Gerçekte, bu endişeler asılsızdı. Aslında, eşcinsel erkeğin sempatik tasviri kazanan bir formül olduğunu kanıtladı ve bu Renault’nun tekrar ve tekrar kullanacağı bir formüldü.

Genç bir adamın duygusal öğrenimi hakkında olan başka hikayelerde olduğu gibi, okuyucunun bireysel, uygulanabilir ahlaki kuralların takibine ve tanımına tanıklık etmesi istenir. Ama bu daha geniş bir dünya görüşünü, ne derece titizlikle olursa olsun, kabul etmeden olmaz. Eşcinselliği başkalarının nasıl görebileceği ve yargılayabileceğine dair bazı göstergeler veren çok sayıda keskin yazılmış betimlemeler var– din propagandası yapan yaşlı bir kadın ve kahraman Laurie’nin kendini beğenmiş yeni üvey babası gibi. Ayrıca oldukça üzücü ve rahatsız edici olan Laurie’nin genç bir çocuğu rahatlatmaya çalıştığı ve birden sert bir şekilde çocuğun hareketlerinin yanlış anlaşılabileceğini fark ettiği bir sahne var – bugün birçok erkeğin karşılaştığı bir durum. Renault’nun özellikle tutkulu bir savunma konuşması yazmasına rağmen, Laurie’nin kendini önyargılı olmasa da, en azından sansürlü olarak göstermesine izin verdiği anlar var. Her ne kadar eşcinsel bir yaşamın yasal etkilerine değinilmese de, dikkatli bir yazım ve bazı tartışmaların opak doğası bir dereceye kadar bir çatışmanın belirtisidir.

Rahatsızlığın en akılda kalan göstergesi Laurie’nin, hepsi gey olan misafirlerini gizli bir partide analiz edişidir: “Uzmanlardı. Laurie’nin kendininkini kabul etmeye hazır olduğu sınırlamalarını sadece kabul etmemişlerdi… Kendilerini sınırlamalarıyla tanımlamışlardı; bununla bir kariyer yapıyorlardı. Diğer tüm gerçeklikten dönmüşlerdi ve rahimde olduğu gibi içinlerinde rahatça kıvrılmışlardı.”

Bu, özellikle eşcinselliğe atıfta bulunuyor olabilir de olmayabilir de ama bu, gençliğin sert kesinlikliğine uyumlu bir parça. Laurie de birçok gey erkek gibi öncelikli olarak cinsel yönelimiyle tanımlanma fikrini sevmiyor. Onun için “kuir” olarak tanımlanmak özgürleştirici değil kısıtlayıcı. Söylediği gibi, “seni bir şekilde kapatıyor, bir şekilde, seninle çok ortak noktası olmayan bir sürü insanı aynı yere koyuyor” olması ile ilgili. Kendi yolunu bulması gerekiyor. Laurie’nin söylediği gibi, “insanlığına sadık” olmak istiyor.

Gerçekte, Laurie’nin romanın temel setlerinden biri olan partide buluştuğu erkeklerin çoğu iticiydi. Bu nitelik, aşırı abartılı teatral konuşma biçimleriyle, bebekleştirici takma adlarla, ve zorunlu olarak kodlanmış ve genellikle kurnazca olan sohbetleri ile daha da artmaktadır. Ayrıca anlayışsız bir okuyucu tarafından gey erkeklerin mutsuz olduğunun yorucu bir tasdiği olarak yorumlanabilecek bir intihar teşebbüsü var, acemice ve manipülatif olan bir dikkat çekme denemesi. Bizim için ve Laurie için partiyi kurtaran Ralph Lanyon’ın varışı oluyor.

Ralph ilk bakışta başka bir İskender, veya en azından Laurie onu öyle görüyor. Aynı açık renkli saçlara, delici bakışlara ve atletik fiziğe sahip. Onları okulda ilk defa birlikte gördüğümüzde, klasik çağrışımlar hali hazırda duygusal kelime dağarcıklarının temel bir parçası. Ralph ile konuşurken Laurie’nin şimdiye kadar sadece okuduğu şeyleri yaşama olasılığıyla başı döner: “O, bir tür yüce rüya içindeydi; biraz sadakat, biraz taparcasına hayranlık, tamamen romantizm. Tam hatırlanmayan görüntüler oynadı; Truva’nın çadırları, Atina sütunları, David’in Jonathan’ın yayının sesi için bir zeytinlikte beklemesi.

Ama eğer Ralph İskender ise o zaman o savaşın gerçekleri ile kararmış ve sertleşmiş bir İskender. Okulda bile, ideal olmayan bir şeyin iması var: Renault’nun sert betimlemesinde 19 yaşındaki Ralph “öz disiplinli bir sinir hastasının kasvetli cesaretine” sahip. Ralph’in hayatında çok az dengeleyici zafer var gibi görünüyor. Renault’nun, hikayesini Dunkirk’deki kahramanca çabanın sonrasına kurması ya da Laurie ile geçirdiğimiz zamanın çoğunun, Renault’nun da iyi tanıdığı bir dünya olan hastane koğuşlarında geçmesi kazara eseri değil. Kendisi hemşirelik yapmıştı ve Fransa’dan tahliye edilen askerler ile ilgilendi.

Burası savaşın sonrasıdır; kasvetli ve acı doludur. Vicdani redcilerin hastane hizmetlileri olmalarına rağmen kahramanlıktan da, ahlaki gerekçelerden de çok az söz ediliyor. Hastanedeyken Laurie’nin zamanı acıyı tanıyarak ve kabul ederek geçiyor. Muazzam bir kısımda Renault “Sahildeki neredeyse sersemletici ıstırap esnasında bile hissetmediği bir kesinlik hissiyle dünyanın sürekli yenilenen, sürekli değişen, hiç bitmeyen acısının korkunç bilinciyle çevrelenmişti”, diye yazıyor.

Laurie’nin yarı uyuşturulmuş, odaksız hayatını dönüştüren şey, yaralı ama hala çelikten ve kendine has bir öz disiplini olan Ralph oldu. Ralph, Laurie’ye acı ve kusura nasıl tepki vermesi gerektiğini, pişmanlığın sürekli değişen örüntüsünü, şefkati ve affetmeyi öğretti. İradesinin gücüyle Laurie’nin gözlerini sadece etrafındaki karışık dünyaya değil, aynı zamanda karşılıklı aşklarının kaçınılmaz ilerleyişine de açtı. Sonuçta Laurie kitabın çoğunu bir başkasına aşık halde geçiriyor ve onunla nazik bir emir eri olan Andrew’un, Ralph’in kararlılığına rakip olup olamayacağı hikâyenin itici gücü olan soruyu teşkil ediyor. Bizim elimizden ise sadece kabaran duyguların barışçıl bir sonuca varmasını ummak geliyor.

Okuldan ayrılmadan hemen önce Ralph Laurie’ye bir kitap veriyor; Platon’un Phaedrus kitabı. Laurie kitabı savaş boyunca yanında taşıyor ve artık hasarlı ve kana bulanmış olan kitap hastanede de yanında duruyor. Kitap, biri siyah ve pejmürde diğeri ise beyaz ve bakımlı olan, birbirini dengeleyemeyen iki at tarafından çekilen bir at arabasının sürücüsünü anlatıyor ve bu çatışma ve olası çözüm imgesi hikâye boyunca Laurie’nin zihninde yankılanıyor. Ralph Phaedrus’u Laurie’ye verirken “sadece hoş bir düşünce” diyerek geçiştiriyor ve kitabın “ona sanrılar gösterebileceği” uyarısında bulunuyor. Bu samimiyetsiz bir yaklaşım, ya da belki de duygusal hararet bu noktada çok yüksek olduğu için Ralph sadece uygunsuz bir samimiyetten kaçınıyor. Gerçek şu ki klasik kültürün eserleri her zaman “hoş bir düşünceden” fazlası olmuştur ve belirli bir dönemin gey erkekleri için sınıfın ve aldıkları eğitimin özel bir önemi vardı. Bunlar, özünde düşmancıl olan bir dünyada onlara yol gösterip rahat ettiriyordu ve bu kitap da bunun kanıtıdır. Kitap, kendi tarzında bir tarihi gey belgesidir. Detayları artık kaybolmakta olan bir entelektüel ve duygusal çerçevenin içinde yazan Renault, klasik edebiyat araştırmalarının sorgulanmış ve mutlu bir yaşam için vazgeçilmez olduğu bu gey erkekler için güçlü bir bildiri yazmıştır.

 

Yazar: Simon Russell Beale

Çevirmen: Hilal Sönmez

Kaynak: The Guardian