Marx neden haklıydı?

Marx neden haklıydı?

IMF, Lizbon, Dublin ve Atina’da şifa dağıtırken ve neo-liberalizmin sınırları belirginleşirken, Karl Marx’ın modern dünyayla ilişkisinin ilgi çekici bir tanımını yapmanın tam da zamanıdır. Kampüslerde, Kapital’in devam eden satışlarında ve hatta Papa 16.Benedict’in sözlerinde (Marx’ın “büyük analitik becerisine” övgüde bulunarak), Marx’ın küreselleşme, yaygın kapitalizm ve uluslararası finans istikrarsızlığına ilişkin öngörüleri giderek artan bir şekilde takdir ediliyor. Times’ın 2008 krizinde belirttiği gibi: “Marx geri döndü.”

Ancak Marx, aynı zamanda sayısız deli saçmalıklarının hedefi olmaya da devam ediyor. Marksizm hakkındaki tartışmaları çürütmenin en kolay yolu, doğrudan Stalin’in düzmece yargılamalarına, Sovyet Gulaglarına ve Kızıl Kmerler’in “yıl sıfır” saçmalığına atlamaktır. 19.yüzyılın ortalarında British Museum sakininin felsefi inançları, çok amaçlı bir çıkış kartı gibi 20.yüzyılın en korkunç vahşetleriyle bir çırpıda gözden kaçıyor.

Bu yüzden Terry Eagleton (edebiyat eleştirmeni- liberalsavar- Marksist edebiyatçı), kendine Marx’ın neden haklı olduğunu açıklama görevi verdi. “Ya Marx’ın eserlerine yönelik en yaygın itirazlar yanlışsa?” diyerek başlıyor. Planı “Marx’a yönelik en sabit 10 eleştiriyi üzerine almak ve bunları tek tek çürütmeye çalışmaktır.” Kapitalizmin eşsiz bir krizde olduğu dönemde bunu yaptığına inanıyor: “Sistem soluduğumuz hava kadar doğal olmaktan çıktı ve bunun yerine tarihsel olarak oldukça yeni bir olgu olarak görülebilir.” Ya da Engels’in dediği gibi: “Bu sefer, daha önce görülmemiş bir gazap günü olacak… Tüm mülk sahiplerinin sıkıntıya düşmesi, burjuvazinin tamamen iflası, savaş ve had safhada savurganlık.”

Ancak kitap Marx ve Eagleton’un yolundan gidenler için tam bir hayal kırıklığıdır. Eagleton’un inanç üzerine Yale’de verdiği derslerinde mantıksal kesinlik, kazanma edası ya da entelektüel hırs yoktur. Sorunun parçası yapıdır. Eagleton, asırlık yanlış Marx okumasını bölüm bölüm ele aldığı için, bu bir entelektüel çürütme çalışmasıdır. Tüm bunlar, ahmakça eleştirilerin düşman topraklarında savaştığı anlamına geliyor. Örneğin 1917 Bolşevik Devrimi’ni ve Leninizm’in akıbetini meşrulaştırmak için büyük bir çaba var. Dahası Doğu Almanya’nın çocuk bakım sistemi var. Sanırım bunlar Marx ve Engels’in de rahatsız olacağı şeylerdir. 

Bu tür sapmaların sonucu, Marx ve Engels’in öfke, heves ve gösterişe yer vermemesidir; Marksist mirasın temelinde, mizah, ironi ve yaratıcılığın yeri yoktur. Bunun yerine, bu kitap bir Amerikan orta batı üniversitesi için hızlıca hazırlanmış bazı notlar gibi okuyor. Bir dizi konferans salonu şakası ve yersiz alıntılar var. İnanması güç ama bugün Britanya’da her üç çocuktan biri “açlık sınırının altında yaşıyor”.

Neyse ki, sıradanlıkların arasında, bazı harika bölümler de yok değil. Eagleton, demokrasinin Marksizm’deki önemini vurgulamanın yanı sıra, özgür iradenin doğasını Marx ve Engels’in tarih tezinden çok daha başarılı bir şekilde açıklamada oldukça hünerlidir. Bunların hepsi, Marx’ın hümanist, ekonomik ve felsefi el yazmalarıdır.

Ayrıca, Eagleton, Marx’ın düşüncesinin modernliğini ve örneğin kapitalizmin ilerleyişiyle toplumsal sınıfın doğasının nasıl değiştiğini vurgular. “19.yüzyılın ortalarında olduğu gibi ‘sürekli artan orta sınıf nüfusunun’ yazıldığı görülmüştür. Bir yanda işçiler diğer yanda kapitalistler arasında kalan kadınlar ve erkekler. Bu, burjuva ve proletarya ikileminden daha eskidir.

Kültür ve materyalizmin etkileşimini keşfetmek için Thomas Hardy’nin Jude the Obscure’unu kullanırken eski Eagleton’nın da bir dokunuşu vardır. Jude Fawley söz konusu olduğunda, “Oxford Üniversitesi, Jericho’nun” temelinde “üstyapı” olduğunu takdir etmemiz gerekiyor. 

Bununla birlikte, Eagleton’ın dokunuşu komünizm ile yönetilen insanlara gelince pek emin olamıyor. Ütopyacılığın iddialarını çürütmeye çalışırken “Marksizm’in insan mükemmelliği vaadinde bulunmadığını” ve “kıskançlığın, saldırganlığın, tahakkümün, sahiplenmenin ve rekabetin hala var olacağını” öneri sürerek baya ileri gider. Ancak Engels, sosyalizmden komünizme geçişin metafiziksel bir değişime yol açtığı konusunda açıktı. Proletarya önderliğinde insanlık, hayvani içgüdülerinden azat edilerek gerçek özgürlüğe kavuşur. “Bu, insanın zorunluluk krallığından özgürlük krallığına geçişidir.”

İşte Marksizm’in yarı teolojik uç noktası buydu ve bu kadar büyüleyici bir Katolik olan Eagleton, Marx’ın yeryüzündeki cennetinin temeli olan Yahudi-Hristiyan varsayımlarını genişletmiş olsaydı daha ümit verici olurdu. Ama kemiğe çok yaklaşmıştı.

Nihayetinde, bu, Marx-Engels’in nadiren parıldayan yorumlama kaidesinde değerli bir cilttir. Notre Dame Üniversitesi’ndeki lisans öğrencileri için kullanışlıdır; ancak Marksizm draması, sezgileri, görkemiyle ilgilenen diğerleri için uygun değildir. Marx pek çok konuda haklıydı ama ne yazık ki Eagleton değildi.

Yazar: Tristram Hunt

Kaynak: Guardian

Çeviren: Alperen Kağan Şenel

Düzenleyen: Elif Rana Yılmazlar

Leave a comment