Kibarlık ve kırgınlık: Amy Olberding’ten kibarlığın çözdüğü problemler üzerine

Kibarlık ve kırgınlık: Amy Olberding’ten kibarlığın çözdüğü problemler üzerine

Erdem; insanın sorunlarını dolaylı yoldan kabul etmesidir. Erdem; şüphesizdir ki insani üstünlükleri, yalnızca insan deneyiminin bize en çok uyan alanlarındakileri gösterir. Cesaret önemsiz bir şey değil, erdemdir çünkü korkunun kontrol edilmesi aşırı derecede zordur. Aynı zamanda aşırıya kaçmamak da erdemdir çünkü arzu denen şey kontrolden çıkıp bütün iyi niyetimizi suistimal etmeye meyillidir. Öyleyse erdem hakkında konuşmak insan deneyiminin tabiatındaki inişli çıkışlı araziyi ve başarılı bir şekilde onun içinden geçmemiz gerektiğini belirten mücadele hakkında konuşmaktır.

Cesaret ve aşırıya kaçmama bu kendini anlamaya kendilerini ödünç verirler, ama kibarlık ne yapar? Onun esir aldığı sorun nedir? Bunun cevabı kibarlığın birbirinden farklı açıklamaları birbirinden farklı sorunları ortaya çıkarttığı için kesin değildir. Yine de kendi sorunumuzu nasıl ifade ettiğimiz kibarlık anlayışına kendinizi adayarak mı hareket ettiğimizi ya da onu uygulayıp ödüllendirdiğimizi önemli derecede etkiler. Kibar olmaya önem vermek onun yönlendirdiği zorluğu özgün ve sinir bozucu olarak görmeyi gerektirir. Aslında burada kibarlığın yönlendirdiği özgün bir sorunun var olduğunu düşünüyorum, ancak sadece bununla alakalı şüpheler genellikle bizim nezaket hakkındaki resmi olmayan konuşmamızı etkilemektedir. 

Kibarlığı ‘sevimlilik’ ya da sosyal olarak kabul edilebilir olma ile bir tutarsak kibarlığın yönlendirdiği sorunu küçümser ve küçültürüz. Bu vasıflandırmalar, insan deneyimindeki kibarlığın yönlendirdiği alanın gerçekten de zorlayıcı olmadığını öne sürer. İyi ya da kabul edilebilir olma mücadelesi sadece düzgün sosyal etkileşimlere çok değer veren, anlaşmazlık ya da karşı konmayı sevmeyen ya da sakin bir etkileşim alanında olanlar tarafından hissedilebilir. İnsan deneyimindeki manzarada, kibarlık uzun yürütüş yapanlar ya da dağ tırmanıcılarının yaptığı gibi değil de hoş bir gezintiyi sevenleri çekecektir. Hatta, çok inişli çıkışlı bir alanla başa çıkamayanlar için olduğunu bile söyleyebiliriz. Bu belki onları aşağılamak değildir, ama ima edilen eleştiri bundan daha derinlere iniyor.

Kibarlığın yönlendirdiği sorunu düzgün sosyal ilişkilerle bir tutmak kibarlığı ahlaki değerler ile karşı karşıya koyar. Derin bir itiraz gerektiğinde bir gayret görmemiş sosyal ilişkileri övmek bizi sıkıcı şakaları tercih etmeye, ahlaki açıdan tolere edilemeyecek şeyleri tatlı dille tolere etmeye ya da ahlaksızlıkları görmezden gelmeye itecektir çünkü bunları ifade etmek yıkıcı olabilir. ‘Kibarlık’ Frank Amcanın saldırgan bir biçimde bağnazca şeyler düşünmesine müsaade edecek ve Frank Amca düşünecek çünkü tam tersini yapması aile yemeğini mahveder. Adalet ve eşitlik gibi değerleri, görünüşte iyi geçinmenin şaibeli mihrabında kurban edeceğiz. Eğer kibarlık düzgün sosyal ilişkilerini başarmanın meydan okumasını yönlendirmeye kalkışırsa, onu bir erdem olarak yüceltmek tehlikeli ahlaki bir hata olacaktır. Ama bu kesinlikle kibarlığın yönlendireceği zorlukları tanımlamak için en az zorlayıcı yollardan birisidir. Problemi ifade etmenin başka yolları daha özgün can sıkıcı ahlaki sorunlar ortaya çıkarır. 

Avrupa kültür tarihinin birçoğunda kibarlık diğerleri ile birlikte var olmanın zorluğuyla başa çıkmanın bir yolu olarak gözükmüştür. Kaynakları paylaştığımız ve toplumsal ihtiyaç ve menfaatler hakkında tartıştığımızda yalın baskınlık için saldırgan yarışmalara dönüşen tartışmaları devamlı risk ederiz. Kibarlık bu hoş olmayan riski bir duvar olarak çalışarak ve kendimiz ve diğerleri arasında davranışsal koruyucu bir bariyer kurarak cevaplar.  Clifford Orwin’in açıklamasına göre kibarlık ‘güzel çitler güzel komşular demektir’ laf modeli üzerine çalışır: Bir arada yaşamak zorunda olduğumuz için beraberliğimizin limitleri ile doğayı ayıran ve paylaşılan şeyi, mahremiyet ve özerkliğin bireysel kürelerinden ortak hayatlarımızı ayırt eden sınırlara ihtiyaç duyarız. Toplumsal sorunlar üzerine düşünelim ve bunlar üzerine tartışabilelim diye kibarlık ilişkiyi şekillendirir, ama bunu düşüncelerimi zorla diğerlerinin düşüncelerine dayatarak ya da kendi değerlerini ve yaşam düzenlemelerini özgürce geliştirmelerini engelleyerek yapar. Kibarlığın yönlendirmeyi amaçladığı sorunu ifade etme şekli büyük bir çoğunluğumuzun tanıdık bulacağını umduğum bir gerginliği betimliyor: bireyler olarak kendi ışığımızla yaşama ve paylaşıp şekillendireceğimiz bir toplumla yaşama arasındaki gerginlik.  

Senin bir birey olarak hayatını nasıl idame ettirdiğini ve kendi değerlerini biçimlendirme şeklini ben bir birey olarak küçümseyebilir ve hor görebilirim. Sen de aynısını benim için yapabilirsin. Bu gerçekten beraber yaşamanın üzücü özelliklerinden biri, tamamen sıkıntılı olan bir arazi. Değerleri, inançları, hedefleri ve aslında bütün hayatındaki düzeni bize yanlış ya da kötü gelen insanlarla düzenli olarak iletişim içerisinde oluruz. Daha da kötüsü, onlarla etkileşim içerisinde olmak ve ortak sorunlar üzerine tartışmak zorunda kalırız – toplumsal ve sivil hayatlarımız onlarla yaşar. Doğal olarak bu tip insanların farklı olmalarını, bizim doğru ve iyi olarak tartıştığımız şeye karşı çıkmalarını değil tam tersine onu onaylamalarını ve ona tutunmalarını isteriz. Hatta bazen onların yok olup gitmelerini ve hatta o an ölmelerini bile isteyebiliriz. Onları doğru bulduğumuz şeye zorlama (hatta sürgün etme ya da öldürme) dürtüsü tam da kibarlığın engellemeye çalıştığı şeydir. Bizim bozamayacağımız toplumsal bariyerler koyarak derin farklıkların ortasında beraber var olma problemini ele alır. Küçümseyemez, kötü şekilde etkileyemez ve zorlayamayız. Bizim düşüncelerimizi kendilerininmiş gibi benimsemeleri için onların gözünü korkutacak ya da onları yıldıracak suçlama, aşağılama ve tacizden kaçınırız. Hayatı tolere edilebilir kılmak için tolerans sergileriz. O halde bu, kibarlığın çözebileceği sorunun daha çetin bir açıklamasıdır. Burada dikkati çekilen sorun ciddidir, ama bunun daha temelli bir sorunu gizlediğini düşünüyorum.  

Bizler sosyal varlıklarız. ‘Bir arada yaşama’ dili diğerlerine ihtiyacımızın ve onlara bağlılığımızın ne kadar önemli olduğunu gizliyor. Aramızdaki iş birliği, hayata ihtiyaç duyduğumuz ve zevk aldığımız çokça şeyi sağlar. Bu hakkımızdaki temel bir gerçektir, ama tabi ki bundan daha fazlası da vardır. Hayat en güzel olduğu haldeyken, sosyallik genel olarak acı çekmek için değil, tam tersine aradığımız ve ödüllendirdiğimiz bir iyiliktir. Sorun sadece bizim mücadele ettiğimiz şey değil ayrıca onun için mücadele edeceğimiz şeydir: Güzel çitler iyi komşu demek olabilir, ama hiçbirimiz çitlerin arkasında tek başımıza tamamen başarılı değiliz. Topluluğa ihtiyacımız var. Daha da hırslı bir şekilde, iyi olmak ve tercihen diğerlerine bağlı olmayı isteriz- dostluğun, sevginin ve yakın ilişinin, ortak amaç ve deneyimin zenginliklerini isteriz. Gerçek ve tehlikeli olan sorun diğer insanların bu isteği sürdürmeyi genellikle aşırı derecede zor hale getirmesidir.

İnsanları sevmek istiyorum, bunu istemek istiyorum. Bu iki isteğim konusunda çoğu zaman hayal kırıklığına uğruyorum. Aslında sevmediğim çok fazla insan var. Daha da kötüsü, bazıları insanları sevme isteğini tamamen aptallık gibi görüyorlar- sadece hoşuma gitmemekle kalmıyor ayrıca onlardan kaçmama sebep oluyorlar, bunun insanlığı küçümseyen bir davranış olduğu apaçık ortada. Diğerlerini sevme isteğim çoktan boşa çıkmış ya da tamamen başarısız olduğunda düşüncelerim ‘beraber var olma mücadelesi’ hakkındaki yüksek soyutlamalara yöneliyor. Şüphesiz bunlara geniş bir perspektifle bakıldığında birçok farklılığımız arasında yaşamak zorunda olduğumuz sivil kısıtlama hakkında konuşmak mantıklı olacaktır. Ama ben bunları düşünerek yaşamıyorum. Başkalarını tiksindiren ve gücendiren insanlarla karşılaşmanın engebeli zemininde yürüyorum- derin tartışmalı kanyonların karşısında, saygısızlık ve önemsiz suçlamaları içeren küçük yer sincabı delikleriyle. Soyutlamalar bunun nasıl bir şey olduğunu gizliyor. Direngen ve gayet açık olan diğer insanlara olan ihtiyacım isteksizce taşınan ağır bir yük gibi hissettirmeye başladığında, diğerlerinin yanımda olması beni kaçmaya ittiğinde ‘‘farklılıkların ortasında beraber var olma’’ düşüncesi bu yaşanan çırpınmanın tamamen hissiz bir açıklamasıdır. O halde, kibarlığın yönlendirdiği sorun sadece insanların hayal kırıklığına uğratıcı olmasıysa? Ya da, olduğumuz ve olmak zorunda olduğumuz gibi sosyal varlıklar olmak çoğu zaman son derece hayal kırıklığı yaratan bir yolsa? Bu kibarlığın yönlendirebileceği daha da zorlu bir alandır. 

Kibarlığın yönlendirdiği sorunu bir hayal kırıklığı olarak ifade etmek sadece diğer insanlara ihtiyaç duyduğumuzu değil ayrıca bu ihtiyacın onları isteyeceğimiz yerde en iyi şekilde karşılanacağını da kabul eder. Eğer sadece bir arada yaşamaz ayrıca iş birliğinde bulunur ve topluluğu oluşturursak, umut ve iyimserliğe ihtiyaç duyarız. ‘Ben ve sen’ kalıplarını ‘biz’ e dönüştürebilecek sosyal ve sivil formlara açık ve diğerlerine karşı yardımsever olmamız gerekir. Ama tabi ki bunun gibi bir iyimserlik kolayca yıkılabilir hassas bir şeydir. Ona sahip olmak hayal kırıklığına karşı savunmasız olmak demektir ve bu hayal kırıklıkları çok fazla ve çeşitli olabilir. Saygısızlığın küçük izleri onu ortaya çıkartabilir ve büyük tartışmalar ona kükreyen diyebilir. Kendimizi bir şeyleri ertelerken bulmamız genel geçer değer yargılarımızdandır. Umut yerine hoşnutsuzluk gelir. Herhangi yardımsever olma isteği bazen insanların nasıl oldukları yüzünden yok olur. En kötü ihtimalle, ‘halk’ kelimesinin kendisi tiksindirici bir hale dönüşebilir; sıklıkla karşılaştığımda kendi kendime ‘Ah şu insanlar’ diyorum. Hayal kırıklığı hem sıradan hem de tehlikeli bir sözdür.

Hayal kırıklığına uğradığım zaman en çok kıskandığım şey bir başkası için ne kadar çabuk hayal kırıklığına dönüştüğümdür. Sevimsiz bulduğunuz insanlarla yeterince karşılaştığınızda bir süre sonra çirkin olan şey size çekici gelmeye başlayacaktır. Sadece diğerlerine eşlik etmeyi kesmiyorum ayrıca kendimi reddedilmiş bulduğum şeyleri reddediyorum: saygıyı, düşünceyi ve hoşgörüyü işaret eden on binlerce toplum yanlısı hareketi. Eğer iyimserlerse, onu kıran güce dönüşüyorum. Diğerleriyle olan iletişimim aksi ve kavgacı, huysuz ve bazen kaba oluyor. Hayal kırıklığı bana iyimserliğe mâl olduğunda karşısındaki başından savan kötü oluyorum. Bence kibarlık bazıları için biraz esnek olabilir. Onunla ördüreceğim duvar bizler ve hayal kırıklığı arasında olabilir. 

İlk Konfüçyüsçü filozoflar kibarlığı hayal kırıklığı yönetimi olarak ifade etmeye çok yaklaştılar. Bu, onların insanlığın bağlılıklarına- hem ortak çabada kazandığımız menfaat hem de bireyler olarak olacağımız şey olmak için diğerlerinin çabalarına olan bağlılık- daha doğru bir yaklaşımla gelmelerinden kaynaklanır. Diğerlerine olan ihtiyacın önemli olduğunun ama bu ihtiyaca nasıl davrandığımızın önemli olmadığının farkındaydılar. Diğerleriyle bağlantı kurmaya ve onlarla iş birliği yapmaya açık olup onlara karşı nazik miyiz ve onlar bize ne sunuyor? Ya da Diğerleriyle iletişim kurmaya hazırız ama onları küçümseyerek hemen beğenmemeye eğimli ve onlardan uzaklaşmayı bekleyerek buna karşı mı geliyoruz? Belirli insanların içerisinde ya da bir topluluğun içinde olalım fark etmeksizin hayatta karşılaşmaktan kaçamadığımız hayal kırıklıklarımız bizi ikincisine iter. Yine de hayal kırıklığı içerisinde ne yaptığımız sadece karşılaştıklarımızı değil ayrıca bizleri ve deneyimlediğimiz sosyal dünyayı da etkiler. 

Kötümserliğe meyilli olursam ya da diğerleriyle iş birliği ve toplum hakkında umudumu kaybedersem sivil etkileşimin toplum yanlısı davranışlarını harekete geçirmek daha zor olacaktır. Buna rağmen toplumsal hareketlere bağlılık -bunları alışkanlığım ve yöntemim yapmama- karşılaştığım herkesi beraberimde getireceğim hayal kırıklıklardan korumanın övücü amacını sunar. Nazik olamayacağım yerlerde bunu gizleme kararı aldım. Nasıl hissettiğimi göstermektense ortak düzene uyacağım ve diğerlerine saygı, nezaket ve hoşgörü göstereceğim. Dolayısıyla size hayal kırıklığımı açığa vuracak sinyalleri göstermemeye çalışıyorum ve aynısını sizin de yapacağınızı umuyorum. Bu ancak beraber yaşamak için kibarlığın yaptığı bir şeydir. Ama, Konfüçyüsçüler duygularını gizlemenin hayal kırıklığına karşı gelmeye dönüşebileceğini iddia ediyorlar. Yani, kibarlık sosyal kötümserliğin belirtilerini sadece bastırmaktan daha fazlasını yapıyor. Onların tehlikeli kökenlerine, içsel davranışlarımıza ve içerisinde yaşadığımız bu hayal kırıcı dünyaya hitap edebilir. 

Çoğu zaman nezaketin gereksizmiş ama sosyal sinyalizasyon sistemiymiş gibi konuşuyoruz. Nezaketli ve kaba davranışlarım, benim içsel tutumumun kamusal sergilenişi ve aslında size saygı duyup duymadığımın, düşüncelerinizi önemseyip önemsemediğimin ve aramızdaki farklılıkları kabul edip etmediğimin ispati gibi gösterilir. Sosyal davranışımızın bu güce sahip olması – içsel eğilimlerimizi başkalarına geçirme gücü- kısıtlama dilini harekete geçiren şeydir. Bazen, sonuç olarak, ne düşündüğümü söylememek en iyisidir. Ama ‘gerçekten’ ne düşündüğüm genellikle bu imalardan daha değiştirilebilir şekildedir ve nezaket sana değil bana bir sinyal olabilir. 

Konfüçyüsçü nezaket tanımları, davranış ve huy arasında, yaptığımız şeyler ve yaradılıştan gelen tutumuz, duygularımız ve ruh halimiz arasında karşılıklı bir etki olduğunu kabul eder. Arkadaş canlısı davrandığımız ve bir gülücük ve sorunsuz bir şekilde akan sıcakkanlı davranışlarımızla gösterdiğimiz ruhsal halimizin dışarıya yansıttığımıza etkisini çok kolay bir şekilde görebiliriz. Ama, Konfüçyüsçü nezaket dışarıdan gelen yorumların nasıl benzer ruhsal durumları etkileyeceğini hem de kışkırtacağını belirtir: Nasıl ruhsal haliniz dışarıdaki davranışları etkiliyorsa, dışarıdan gelen davranışlar da ruhsal halinizi etkiler. Bu yüzden Xunzi medeni davranışı, bir bileğitaşının bir bıçak üzerinde işlemesi gibi bizim üzerimizde çalışmak olarak nitelendirir: yardımsever dış davranışın gücü, hayal kırıklığıyla donuklaşan iç toplum yanlısı tutumları keskinleştirebilir. Eğer diğerlerine karşı yardımsever olursam, ruhum da hevesli olmaya yönlenecektir; diğerlerini sevmeye hazırmışım gibi davranmak beni onları gerçekten sevmeye itebilir. Açıkça söylemek gerekirse, nezaket sadece kötü düşünceleri zapt etme ihtiyacı duymaz benzer duyguyu ortaya çıkartabilir. Amacı, kibar olmak için dışını sıkmak olarak anlaşılmaz. Tam tersine, buradaki amaç huzuru bozan dürtüyü azaltan zorunlu davranış olan gerginliği azaltarak çenemi gevşetmektir. Dürtülerim daha iyiye doğru gittikçe aynı şekilde diğerlerinden deneyimlediğim şeyleri de değiştirecek.            

Nezaket sadece beni değil ayrıca iletişime geçtiğim insanları da etkiliyor. Diğerleriyle olan iletişimimizin manzarası değişmez değil ama ektiğimizi biçtiğimiz tarlaya yakın. Sosyal doğamız, toplum yanlısı menfaatlerin ve hedeflerden yararlanmak için nezaketin yöneteceği bir canlılığa yol açar. Will to Believe kitabında William James sosyal deneyimlerimizin onlara bağladığımız beklentilerimizden nasıl etkilenebileceğini gözler. Örneklerinden birisi özellikle şöyle der: Eğer senin beni beğendiğine inanıyorsam sevmen daha olasıdır. Bu daha önceki tutumumun ilişkimizi nasıl etkileyeceğine borçludur. Beni beğeneceğine inanırsam ona göre davranırım ve bu yüzden beğenmek için sebeplerin ortaya çıkar. Bununla aynı şekilde olan bir şeyde, iyimser toplum hareketleri, ruhsal hayal kırıklığı olsa da dünyayı daha az kırıcı yapmaya çalışabilir. 

Davranışlarım yardımsever birisi olduğumu gösterdiğinde beni sadece kibar birisi olarak görmeyeceğin ve bana ayrıca kibar davranacağın ihtimalini yükseltirim. Xunzi bizi şu konuda atlarla karşılaştırır: Nasıl bir at kişnediği zaman diğeri de ona cevap vermek için kişniyorsa, insanoğlu da birbirlerinden gördüğünü yansıtır. Sosyal psikologlar grup ilişkilerindeki dinamiklerinde bunun gibi etkiler gözlemlediler: diğerlerinde gördüğümüz tutumsal ve duygusal ruh hallerini yakalıyor ve onlara karşılık veriyoruz. Nazik olduğumu belli eden nazik davranışlar aynı şekilde bana nazik davranmana teşvik edebilir; iyimserliğim seninkini de çağırabilir. Bu sadece ilişkilerimi güçlendirmeyecek ayrıca beni ve ruhsal halimi de etkileyecek. Umutlu ve nazik tavırlarım sizden iyimserliğin gerçek olduğunu gördüğünde iyimserliğim artabilir. Güzel ilişkiler ve insanlık için umutlarımla hareket ettiğimde bunları gerçekleştirebilecek koşullar yaratırım. 

Konfüçyüsçülükten etkilenmiş nezaket sorunumuzun aslında nerede yattığının daha derin bir algısıyla başlar ve nezaketin ne olduğunun ve ne yaptığının daha güçlü ve harekete geçirici açıklamasıyla biter. Nezaket sadece rahatsız eden şeyi ya da hayal kırıklığını baskılamayı bir kenara atmak değildir. Bunun yerine insanları ve sosyalliğimizin kendisini hayal kırıklığına uğratıcı bulmanın daha pürüzlü alanına yönlendirir ve daha iyisini biçmek için biraz alanı temizlemeye çalışır. Kendimi kolay ve hızlı hayal kırıklığına karşı daha güçlü savunmalar hazırlayarak değiştirebilirim. Hayal kırıcı sosyal bir dünyaya karşı tepkilerim ayrıca dünyayı daha iyi olmaya itebilir.  Sende biraz umut topladığımda toplum için emeğimiz artık beraber çabaladığımız bir işe dönüşebilir. Bu ilişkilerimizde iyimserliğin ne yapabileceğinin çarpıcı şekilde iyimser tanımıdır. Ama tabi ki acı ve üzücü gerçeklik nezaketin kaçınılmaz ve eksiksiz bir şekilde bu etkileri yaratamamasıdır. Bazı tokumlar ekilmemiş toprağa düşerken bazı ekinler ne kadar denersek deneyelim büyüyemez.     

Diğerlerine karşı nazik davranmak bazen çaba sarf eden iyimserliğin ihanete uğraması olarak ortaya çıkacaktır. Birisi nazik görünmek ve olmak için çabalar – hatta bazen kahramanca- ama diğerleri inatçı ve küstah bir şekilde ona umursamazlık, düşmanlık ve nefretle geri cevap yapabilirler. Onlar değiştirilmezler. Bu nazik olmaya çalışmanın yol açtığı şeyin bir parçasıdır ve nezaketin yönlendirmek istediği hayal kırıklıklarını ağırlaştırabilir. Kendimi daha da hayal kırıklığına uğramış ya da sadece geri çevrilmesi için geçici bir duygudaşlık eli uzattığım küçük düşürülerek yabancılaştırılmada bulabilirim. Bu ayrıca aramızdaki alışıldığı şekilde en nezaketsiz olanın olmaya çalışanlardan neden daha az acı çektiğini de açıklayabilir – umudunu kontrol etmek için mücadele etmeyi kestiğinde diğer insanların seni hayal kırıklığına uğratabilme gücü daha azdır. Hayal kırıklığına karşı nezaketi kullanmak bazen beklenenin tersine hayal kırıklığının artmasına sebep olabilir ve olacaktır. 

Nezaketin bizi bazen ve kötü derecede ihanete uğrayacak olan toplumsal umutların derinine çekmesi belki de bütün erdemlerin yöneldiği risk türlerinden birisidir. Cesur olanlar, hayatı cesaretleri için nasıl zor buluyorlarsa -sonuç olarak, tehlikeden kaçmak için korkak ya da sıradan olandan daha az yardıma sahipler- nezaketli olmak da diğerlerinin olduğu sorunlu alanda ilerlememizi sağlar. Dayanışma ve aynı duyguları paylaşma umutlarımız şiddetle terslendiğinde, reddedildiğinde ya da hor görüldüğünde bile sosyalliği, iş birliğini ve bağlılığa önem vermeye kararlı olmamıza yol açar. Bu şekilde, nezaket genellikle hem iddialıdır hem de bir başarısızlıktır. Bu durumda bunun bir yas tutma gibi olmasını beklerim. Bu en azından şu anlama gelir: Nezaketli olmaya karşı ilgileriyle filozoflar arasında benzersiz olan Konfüçyüsçülerin aynı şekilde yasa karşı ilgileriyle de hiçbir rakipleri yoktur. 

Hayatını kaybeden yakınlarımızın yasını tutmak üzgün gerçekliğe bir direnme olarak anlaşılabilir. Kaybetmemizin üzüntüsü imkânsız olduğu kadar temel bir özlemde ortaya çıkar. Üzüntülüyken tam da sahip olamayacağımızı isteriz: şu an tamamen bizim için ulaşması imkânsız birisiyle yola devam etmek. Konfüçyüsçülerin sunduğu en dikkat çekici açıklama üzüntüyü hissetmenin korkunç ama sahip olmanın mükemmel bir şey olduğudur. Üzüntünün gizemi güzelliğin içindedir. En iyi ve tamamen birbirimize bağlı olduğumuzda, birinin iyiliği ile diğerinin iyiliği arasındaki sınırlar belirsiz olduğunda, bir hayatın güzelliği diğerininkine de geçtiğinde ve şu an sona erdiğinde kederleniriz. Kederi bu kadar korkunç hale getiren şeyin rolü asıl nesnesinin yürek burkucu yokluğundaki özlemi hatırlatmasıdır. İstediğimiz şeye ulaşamayız ama yine de onu isteriz. Konfüçyüsçüler bunu özlemimizin en güzel biçimlerinden biri sayar. 

Konfüçyüsçüler yas tutmayı, yaşanan acının özlemine zemin hazırlamak için toplumsal olarak paylaşılan bir yol olarak tanımlar. Ölüm, gerçekten istediğimiz şeye sahip olamayacağız anlamına gelir, ama yas tutmak bunu hala inatçı bir şekilde istediğimizi, istediğimiz şeyi bırakmaktan daha fazla acıya neden olacak olsa da kendimizi bu isteğe rehin verdiğimizi gösterir. Sahip olamayacağın şeyi istememek genellikle gösterişsiz bir akıllılıktır. Yine de bazen, sahip olamayacağın şey için aşırı ve rahatsız edici bir şekilde   özlem duymak onun değerine kendini kaptırmış olmanın anlamına geldiğidir. Sevdiğimizi kaybettiğimizde bir başkasına ve onunla yaşadığımız hayata sevdiklerimize geri sahip olabilmek için asi, beyhude ve güzel bir dilekle değer veririz. İstediğimiz şeye sahip olamayız ama isteğimiz boşa değildir. Tam tersine, hayatın anlam dolu ahlaki kıvılcımını şekillendirmede aktif bir elementtir. C.S Lewis’in deyimiyle, tüm zengin ve kararlı ilişkilerin yollarının çıkmazda, kayıp ve kederde bittiğini bildiğimiz halde ortak yaşamın yollarını oluşturur ve bunları gezeriz. Kaybetmenin acısını çekeriz çünkü bağlılık içinde yaşamak daha fazla güvenlik için feda etmeyeceğimiz bir değere sahiptir. 

Bazı durumlarda hatta belki bazı dönemlerde, nezaketli olmak acılı olmaktan çok da farklı olmayabilir. Ona ihanet edeceği bir dünyada, gerçekten iyimser olmayı kafaya koymak kendimi gerçekliğe ve doldurmaya gücümün olmadığı sevdaya rehin vermemdir. En büyük hayal kırıklığına karşı bile nezaket göstermenin sonucu acı, beyhude ve güzel bir dilek tutuyorum: nezaketin iyimserliğinin ifade ettiği dünya hala ve inatla istediğim bir dünya. Hayal kırıklığı bu yüzden faziletsiz değildir, ama değişmiştir. Boşa çıkan kargaşa ve anlayamama durumu söz konusu olduğunda hayal kırıklığı yaşamam, ama birlikte paylaştığımız insanlığa ulaşan sadakatte yaşarım. Hayal kırıklıklarını ortaya çıktıklarında hissetmek çok korkutucu ama sahip olmak güzel olacaktır.      

Yazar: Amy Olberding

Çeviren: Mert Dayıoğlu

Düzenleyen: Yaren Kardelen Budun

Kaynak: The Philosophers’ Magazine

Leave a comment