Kapitalizme karşı feminizm

Kapitalizme karşı feminizm

Bugün ve geri kalan her gün, %99’luk kısmın feminizmine ihtiyacımız var.

Sosyalizm ve feminizmin uzun ve bazen de sorunlu bir ilişkisi var. Sosyalistler çoğu zaman sınıfı aşırı vurgulamakla — hayatta kalmak için bir ücret karşılığında çalışmak zorunda olanlar ile üretim araçlarına sahip olanlar arasındaki yapısal ayrımı her analizin merkezine yerleştirmekle — suçlanıyorlar. 

Daha kötüsü, iktidar hiyerarşilerini şekillendiren diğer faktörlerin önemini görmezden geliyor veya hakkını vermiyorlar (cinsiyetçilik, ırkçılık ve homofobi gibi) veya bu negatif normlar ve uygulamaların önemini kabul ediyor ama köklerinin, ancak kapitalizm ortadan kaldırıldıktan sonra sökülebileceğini savunuyorlar.

Bu arada sosyalistler, ana akım feministlerini kolektif mücadeleden çok bireysel haklara odaklanmakla ve kadınlar arasındaki yapısal bölünmeleri görmezden gelmekle suçluyor. Ana akım feministlerini, küresel olarak hem Kuzey’de hem de Güney’de, çalışan kadınların temsilini azaltan ya da yoksul kadınların ihtiyaçlarını ve arzularını görmezden gelen orta sınıf taleplerini zorlayan burjuva siyasi projelerle aynı hizaya getirmekle suçluyorlar. 

Bunlar kökleri 19. yüzyılın ortalarına ve Birinci Enternasyonale dayanan, kapitalist toplumun çelişkileri ve iktidarla ilgili derin politik sorunlar etrafında dönen eski tartışmalardır.

Suyu daha da bulandıran, feminizmin siyasetinin kapitalizmin tarihsel doğası tarafından nasıl karmaşık hale getirildiğidir —cinsiyetçiliğin hem kar sağlama süreçlerine hem de kapitalist sistemin bir bütün olarak yeniden üretimine entegre edilme şekli dinamiktir.

Bu dinamizm, bugün kadın başkan adayı Hillary Clinton, ABD milyonerleri arasında ilk tercih olduğunda oldukça belirginleşmiştir. Ancak sosyalizm ile feminizm arasındaki ayrım, nihayetinde gereksizdir.

Sosyalistler neden feminist olmalıdır

Hem ABD toplumunda hem de küresel olarak kadınlara yönelik baskı çok boyutludur —politik, ekonomik ve sosyal alanlarda ortaya çıkan cinsiyet ayrımları, kendimizi sermayenin zorbalığından kurtarmak için sosyalistlerin de neden feminist olmaları gerektiğinin altını çiziyor.

Bir kadının nihayet ABD başkanı olma olasılığı, hem ABD’de hem de dünya çapında liderlik pozisyonunda kadın figürlerinin eksikliğini vurguluyor. Angela Merkel, Christine LeGarde, Janet Yellen ve Dilma Rousseff gibi güçlü kadınlara rağmen, siyasette ve kurumsal dünyada cinsiyet dengesi son derece çarpık kalıyor. Fortune 500 firmalarındaki CEO’ların yalnızca %4’ü kadın ve çoğu şirketin yönetim kurulundaki kadın üye sayısı çok az durumdadır.

Küresel olarak devlet başkanlarının %90’ı erkektir ve 2015 Dünya Ekonomik Forumu’nda mevcut 2.500 temsilcinin yalnızca %17’si kadındır. 2013 ABD Senatosunda kadınların ilk defa 20 makama sahip olduğu dönemdir.

Pek çok ülkenin aksine, Birleşik Devletler’deki kadınlar, kabaca ifade etmek gerekirse, eşit haklara ve yasal korumanın yanı sıra erkeklerle benzer eğitim, beslenme ve sağlık hizmetlerine erişime sahiptir. Buna rağmen cinsiyet ayrımları toplum içerisinde belirgindir.

Kadınlar, yükseköğrenimde erkeklerden daha iyi bir performans sergiliyorlar, ancak karşılaştırılabilir başarı veya zenginlik düzeylerine ulaşamıyorlar ve popüler medyada klişeleştirilmelerinin dışında temsilleri yetersiz kalıyor. Kadınların üreme haklarına yönelik saldırılar hız kesmeden devam ediyor ve 1990’larda uzun ve istikrarlı bir düşüşün ardından, kadına yönelik şiddet oranları 2005’ten bu yana düşmedi.

Aynı zamanda, giderek artan barınma ve çocuk bakımı maliyetleri karşısında ev yaşamı ile iş yaşamını dengelemeye yönelik kararları almak her zamanki kadar zor. 1963 Eşit Ücret Yasası’nın yürürlüğe girmesinden bu yana geçen elli yıl içinde, kadınlar toplu halde iş gücüne girdiler, bugün kadınların %60’ı ev dışında çalışıyor. Bekâr ve evli annelerin çalışma olasılığı daha da yüksektir ve bir yaşın altında çocuğu olan annelerin %57’si buna dâhildir.

Ancak tam zamanlı çalışan kadınlar hâlâ erkeklerin kazandıklarının yalnızca %81’ini kazanıyor — bu sayı, son yıllarda erkeklerin aldığı ücretlerdeki (üniversite mezunları dışında) hızlı düşüşlerle şişirilmiş durumda.

Ücret eşitsizlikleri, cinsiyete dayalı bir işbölümüyle eşleştirilir. Yeni istihdam büyümesinin merkezi olan perakende, hizmet ve gıda sektörlerine kadınlar hâkimdir ve “bakım” işinin dişileştirilmesi daha da belirginleşmiştir. Adil Çalışma Standartları Yasası’nın ev işçilerini kapsayacak şekilde genişletilmesi gibi yakın zamanda elde edilen kazanımlara rağmen, bakım işi hala kadınların işi ve değeri düşük olarak görülüyor. Orantısız sayıdaki bakım işleri: aşağılama, taciz, saldırı ve ücret hırsızlığının yaygın olduğu düşük ücretli, koşullu işlerdir.

ABD’de erkek ve kadınların deneyimleri arasındaki bu açık farklılıklara ek olarak, cinsiyetçiliğin daha sinsi, uzun vadeli etkileri de var. Bell Hooks gibi feministler, cinsiyetçiliğin ve ırkçılığın toplumun her köşesine yayıldığını ve baskın iktidar anlatılarının beyaz ve heteronormatif yaşam şekillerini yücelttiğini savunuyorlar.

Doğumdan itibaren erkek ve kız çocuklarına farklı muamele edilir. Evde, okulda ve günlük yaşamda ortaya çıkan kalıplaşmış cinsiyet yargıları, kadınların yaşamları boyunca sürdürülerek kimliklerini ve yaşam tercihlerini şekillendirir.

Cinsiyetçilik, kar elde etme konusunda da daha az belirgin, ancak kritik bir rol oynar. Başından beri, kapitalizm, sermaye birikiminin temel bileşenini sağlayan emek piyasasının dışında (esas olarak evde) ödenmeyen emeğe dayanıyordu: işçiler — yaratılması, giydirilmesi, beslenmesi, sosyalleştirilmesi ve sevilmesi gereken işçiler.

Bu ödenmeyen emek oldukça cinsiyetlendirilmiş haldedir. Geçmişte olduğundan daha fazla erkek ev işlerinde ve çocuk yetiştirmede rol oynarken, sosyal yeniden üretim hâlâ esas olarak ev işlerinin en ağır yükünü omuzlaması beklenen kadınlara düşüyor.

Kadınların çoğu ev dışında da ücretli işlerde çalışıyor ve evdeki işlerini “ikinci vardiyaya” dönüştürüyor. Bu şekilde, kadınlar iki kez eziliyor — iş yerinde sömürülüyor ve emeğin toplumsal olarak yeniden üretiminde işçi olarak tanınmıyor.

Feministler neden sosyalist olmalıdır

Siyasi, ekonomik ve sosyal alanlardaki bu ısrarcı sınıflar arası cinsiyet ayrımları, cinsiyetçiliğin kapitalizmden ayrı bir şey olduğu, ayrı olarak ele alınması gereken bir şey olduğu şeklindeki baskın feminist bakış açısını besliyor.

Feminist mücadelenin sayısız dalgası boyunca aktivistler cinsiyetçilik ve toplumsal cinsiyet ayrımlarıyla mücadele etmek için çeşitli stratejiler izlediler. Günümüzde ana akım feministleri, ücret eşitsizliği, şiddet, iş-yaşam dengesi ve cinsiyetçi sosyalleşme gibi kadınların karşılaştığı bir dizi sorunu çözmenin bir yolu olarak, hem siyasi hem de ekonomik alanda kadınları iktidara getirmeye odaklanmaya yöneliyorlar.

Sheryl Sandberg, Hillary Clinton, Anne-Marie Slaughter ve diğerleri gibi önde gelen sözcü kadınlar bu “iktidarı ele geçirme” feminist stratejisini savunuyor. Bu stratejinin en etkili savunucularından biri olan Sandberg, kadınların korkmayı bırakıp “süre gelen durumu bozmaya” başlaması gerektiğini savunuyor. Bunu yaparlarsa, bu neslin liderlik açığını kapatabileceğine ve böylelikle dünyayı tüm kadınlar için daha iyi bir yer haline getirebileceğine inanıyor.

İktidarı ele geçirme fikrinin baskılayıcı gücü, eğer kadınlar iktidarda olsaydı, erkeklerden farklı olarak, kadınlara fayda sağlayan politikaları uygulamaya koyacak olmalarından gelmektedir.  Ekonomik, politik ve kültürel alanlarda sınıflar arası cinsiyet ayrımları ancak kadınlar ve erkekler eşit sayıda liderlik pozisyonuna sahipler ise ortadan kalkacaktır.

Feminizmin hedeflerine ulaşmanın yolu olarak bireysel ilerlemeye yapılan vurgu yeni değil ve köklü toplumsal cinsiyet ayrımlarına çare olarak kardeşçe dayanışma fikrini sorgulayan Charlotte Bunch ve Susan Faludi gibi birçok feminist tarafından eleştiriliyor. Faludi’nin dediği gibi, “Değişmeyen bir sosyal ve ekonomik güç sisteminin tepesine kadın yüzlerini yerleştirerek dünyayı kadınlar için değiştiremezsiniz.”

Johanna Brenner gibi sosyalist feministler, ana akım feminizmin kadınlar arasındaki derin gerilimleri nasıl gözden kaçırdığına da işaret ediyor:

İşçi sınıfından kadınlar/yoksul kadınlar ile işleri, sorunlu olarak tanımlananları — yoksullar, sağlıksızlar, kültürel olarak uygun olmayanlar, cinsel sapkınlıkları olanlar, kötü eğitimliler — iyileştirmek ve düzenlemek olan orta sınıf profesyonel kadınlar arasındaki ilişkileri cömertçe kararsız olarak nitelendirebiliriz. Orta sınıf savunucusu feministler işçi sınıfından kadınları temsil ettiklerini iddia ettikleri için, bu sınıf gerilimleri feminist siyasete de sızıyor.

Dolayısıyla, cinsiyetlendirilmiş çağdaş toplumun nasıl bu şekilde kaldığını anlamak kesinlikle gerekliyken, bu ayrımların nasıl üstesinden gelineceği konusunda net olmak ve bununla eşit derecede önemli olan, belli bir feminizmin kapitalizme meydan okumayan sınırlamalarını tanımak da gereklidir.

Sermaye, ücretli işin sömürücü doğası ve mevcut cinsiyetçi normların birleşiminden beslenir. Kadınların hırsları ve arzuları susturulduğunda veya önemsenmediğinde, onlardan yararlanmak daha kolaydır. Cinsiyetçilik, şirket araç setinin bir parçasıdır ve firmaların kadınlara — özellikle beyaz olmayan kadınlara — daha az ödeme yapmasını ve/ya onlara karşı ayrımcılık yapılmasını sağlar.

Ama cinsiyetçiliği kökünden atsak bile, kapitalizmin içsel çelişkileri devamını sürdürecek. Kadınların iktidar konumlarına adım atması önemli ve gereklidir, ancak bu, işçiler ve mal sahipleri arasındaki temel ayrım kadar üst sınıf ve alt sınıftaki kadınların arasındaki ayrımı da değiştirmeyecektir.

Çoğu kadının ekonomik veya politik alanda, cinsiyetçilikten çok daha büyük bir ilerleme engeliyle karşı karşıya kaldığı ve rahat bir yaşam sunmayan güvencesiz, düşük ücretli işlerde bulduğu gerçeğini değiştirmeyecek. Kâr güdüsünün gücünü ve şirketlerin işçilere ekonomik, sosyal ve kültürel normların izin verdiği kadar asgari şey verme zorunluluğunu değiştirmeyecektir.

Elbette toplum yalnızca ücret ilişkisine indirgenemez ve cinsiyet ayrımları gerçek ve kalıcıdır. Sınıfsal sorunları ciddiye almak, hem kadınların çalışma hayatını hem de ev hayatlarını şekillendirmede cinsiyetçiliğin rolünü kabul ederken, kadınların ezilmesini, yaşadıkları ve çalıştıkları maddi koşullar içinde demirlemek anlamına gelir.

Feminist hareket — radikal ve çağdaşlık içerisinde “sosyal refahın” vücut bulması — önemli kazanımlar elde etti. Şimdi ise zorluk iki yönlüdür: bu zor kazanılan zaferleri savunmak, tüm kadınların bunlardan gerçekten yararlanabilmesini mümkün kılmak ve cinsiyetçilik ile kâr elde etme arasındaki karmaşık ilişkiyi ele alan yeni somut taleplerle ilerlemek.

Eileen Boris ve Anelise Orleck’in iddia ettiği gibi, 1970’ler ve 80’lerde, “sendika feministleri, evde, işte ve sendikalarda kadın hakları için yeni talepleri ateşleyen yeniden canlandırılmış bir kadın hareketinin başlatılmasına yardımcı oldu.” Havayolu hostesleri, hazır giyim işçileri, rahibeler ve ev işçileri, erkek egemen sendika hareketine (1980 yılına kadar AFL-CIO yönetim kurulunda bir kadın bulunmadı) meydan okudu ve bu süreçte yeni, daha geniş bir feminizm yarattı.

Sendikalı kadınlar, sadece daha yüksek ücretler ve fırsat eşitliği talep etmekle kalmayıp, aynı zamanda çocuk bakımı, esnek çalışma programları, hamilelik izni ve sendikadaki erkek yoldaşları ile genellikle göz ardı edilen veya değersizleştirilen diğer kazançları talep ederek yeni bir olasılık alanı yarattılar.

Bu, hem sosyalistlerin hem de feministlerin kendilerini —hem sermayenin dürtülerine hem de kapitalizm altına kazınmış cinsiyetçiliğin köklenmiş normlarına meydan okuyan mücadelelere ve taleplere— konumlandırmaları gereken yöndür.

Bunu başaran mücadeleler ve talepler somuttur ve bunlar için şu anda mücadele edilmektedir. Örneğin, tek ödemeli sağlık hizmeti. Ödeme gücü ne olursa olsun, beşikten mezara kadar herkese bir hak olarak sağlık hizmeti sağlayacak olan sağlık hizmeti mücadelesi, hem cinsiyetçiliği hem de sermayenin işçi temsilciliğini kontrol etme ve bastırma gücünü baltalayan bir taleptir. Ücretsiz yükseköğrenim, ücretsiz çocuk bakımı ve sağlam bir sosyal güvenlik ağı ile birleştirilmiş evrensel bir temel gelir dâhil olmak üzere feminizm ve sosyalizmin hedeflerini harmanlayan birçok başka somut kısa vadeli talep var.

Bu reformlar, cinsiyetçiliğin, sömürünün ve toplumsal yaşamın metalaştırılmasının kökünü kazımada çok daha ileri gidecek ve daha radikal hedeflerin temelini oluşturacaktır. Örneğin, evimizin, okulumuzun ve iş hayatımızın merkezinde yer alan kurumlar (okullar, bankalar, iş yerleri, şehir yönetimi binaları ve eyalet ve yerel kurumları) üzerinde kolektif, demokratik kontrolü artırmaya yönelik projeler, tüm kadınlara ve erkeklere daha fazla güç, özerklik ve daha iyi bir yaşam olasılığı sağlayacaktır.

Bu anti-kapitalist strateji, kadınların ihtiyaç duyduğu radikal değişim olasılığını da içeren bir stratejidir.

Nihayetinde, radikal bir feminizmin ve sosyalizmin hedefleri aynıdır, sadece kadınlar için eşit fırsatlar arayışı veya kadınların adaletsiz bir sisteme eşit katılımı odaklı değil tüm insanlar için adalet ve eşitlik arayışıdır.

Yazar: Nicole Aschoff

Kaynak: Jacobin

Çeviren: Sude Serra Özmen

Düzenleyen: Ceren Berk

Leave a comment