Marx, felsefenin amacının dünyayı değiştirmek olduğunu söylemişti. Neoliberal üniversite ise felsefenin amacının kitap satmak olduğunu düşünüyor.

Bir konferanstasınız, kitap sergisini geziyorsunuz. Eski bir iş arkadaşınız size selam veriyor. Birkaç dakika konuştuktan sonra da kaçınılmaz soruyu soruyor: “Eee? Ne üzerine çalışıyorsun?”

“Hiçbir şey” diyorsunuz. Şaşkınlığını gizlemeye çalıştığı yüzünden okunabiliyor ve bu da arkadaşınızın karanlık düşüncelerini saklamasını engelliyor. Canlı bir “takozsunuz” ve daha kötüsü bunu itiraf edecek cesaretiniz var. Hızlıca ekliyorsunuz; “Ama yeni ilgi alanlarıma yönelik araştırmalarda aktif olarak yer alıyorum ve bu araştırmaların yeni bir makale ya da kitap serisiyle sonuçlanacağına kesin gözüyle bakıyorum.” Anlayacağın, tamamen takoz değilim. Sadece işe biraz ara veriyorum. Herhangi birinin üretken olmadığı asla söylenmemeli, hatta düşünülmemelidir.

Bilgisayarımın masaüstünde yatan, çeşitli aşamalarda tamamlanmış üç makale var. Aylardır üçüne de dokunmadım, bir kitap projesine de geçmedim. Kimi alanım üzerine, yani felsefe üzerine blog yazıları yazdım, bunların yanında da çeşitli yayınlanmamış yazılar yazdım. Ama felsefe bilimi üzerine yazı yazmayı bıraktım.

Bu, önceden düşünüp de aldığım bi karar değildi. Ben de ne olduğunu anlamaya çalışıyorum. Bu motivasyon terkinin kısmen kişisel ve ailevi zorlukların yanı sıra olağandışı derecede rahatsız edici olan güncel siyasi iklimden de kaynaklandığı kaçınılmaz. Ancak en olası sebebinin mesleki felsefeden duyduğum gittikçe derinleşen hüsran ve bu felsefenin çağdaş sosyal bilimler çalışmalarına olan yansımaları oldu.

Günümüzde akademi daha fazla üretkenliğin daha iyi olduğu, daha da fazlasının ise daha da iyi olduğu prensibine bağlı tutuluyor ve bu bir tür üretkenlik sendromuna yol açıyor. Biz niteliğin öneminden bahsetsek de, çevrenizde meslektaşları çalışmasının niteliğinin kabul edilemez derecede kötü olduğunu söylediği için terfi ya da kadro alamayan insanlar olduğunu ne sıklıkla duyuyorsunuz? Elbette bunlar da oluyor ama sizden bunun ne sıklıkla yaşandığını bir düşünmenizi istiyorum.

İç ve dış pek çok incelemede yer aldıktan sonra genellikle miktar ve prestijli alanların başarı getirdiğini öğrendim. Ama prestijli bir yayınevi tarafından yayınlanan bir kitap ya da makalenin yüksek nitelikli olacağının garantisi yok, hepimiz zayıf ya da ortalama kitapların da araya kaynadığını biliyoruz. Miktarı ölçmek ise çok daha kolay. Profesör X’in on sekiz, yirmi kitap incelemesi, yirmi bir konferans sunumu, iki monografı ve bir ortak çalışması olabilir. Üniversitenin kadro ve terfi komitesi bundan etkilenir. Konu kapanmıştır.

Akademik kültür, ya da daha geniş açıdan Amerikan kültürü, üretkenliği başarılı bir hayatın simgesi görme fikrine başka bir şeyi gözü görmeyecek kadar kafayı takmış durumda ve sayısal ölçüler neyin başarı olarak sayılacağı konusunda merkezi konumda. Yöneticiler tarafından kendilerine yüklenen üretkenlik ölçütlerine karşı (biraz da olsa) direnen akademisyenler bulunabiliyor olsa bile bunlar da hevesli bir şekilde kendilerini ölçüyorlar.

Genç bir felsefecinin bana yıllar önce X tarihine kadar 100, Y tarihine kadar da 150 makale yayınlamış olmak istediğini söylediğini hatırlıyorum. Tarih boyunca servetin ya da servet yerine geçecek şeylerin cazibesine kapılmamakla ilgili söylenenleri tekrarlayabiliriz. Akademisyenler için bu servet benzerlikleri tanınmışlık ve prestijdir, bunlar da kaçınılmaz olarak sürekli artan bir üretkenlik gerektirir.

Üretkenlik sendromu sadece kadro peşindekileri ya da kadroluları etkilemez. Bu, aynı zamanda diğer fakülte üyelerini de etkileyen bir sistemin parçasıdır. Kadrolu ve kadrosuz akademisyenlerin maaşları arasındaki ayrımı gerekçelerinden biri kadroluların daha üretken olduğudur. Diğerlerinden ne kadar fazla makale ve kitap ürettiklerine baksanıza!

Tabii eğer kadrolular farklı enstitülerde bir dönemde beş ya da altı ders veriyor olsaydı, bu büyük ihtimalle üretkenliklerine büyük bir darbe vururdu. Üstelik, bir kişi birkaç yıl boyunca pek fazla üretimde bulunmazsa kadrolu bir konuma gelmesi neredeyse imkansız olur. Bir kez üretkenlikten düşmüşseniz, daimi olarak düşmüşsünüz diye varsayılır. Sömürünün nasıl da fevkalade sinsi, kendini doğrulayan ve aklayan bir yolu.

Dahası, bir şeyler yazmayı başaran yardımcı meslektaşlar eserlerini kendilerine çok fazla yazı gönderilmiş dergilere göndermek zorundadır ve bu, akran değerlendirme sürecinde bitmek bilmeyen gecikmelere neden olur. Bu kesinlikle tek seferde birden çok makale yayabilenlerden ziyade daha az eseri olanlara zarar verir. Şüphesiz ki insanlar üretkenlik prensibinin daha az güdümünde olsaydı, akran değerlendirme süreci daha kolay olurdu.

Üzgünüm, Sokrates

Felsefenin diğer disiplinlerde farklı olması gerekir, ya da en azından kırk beş yıl önce bu disipline kapıldığımda böyle düşünüyordum. Filozoflar, Sokrates gibi korkusuzca sorgulayan insanlar olmalıydı. Bir adım geri atıp ‘Bak, toplumunun değerlerini sorgulamadan kabul etme. Düşün. Sorgula. Bunlar gerçekten iyi bir hayata uyan değerler mi?’ diyen insanlar. Şimdi pek çok filozof yaşlı Sokrates’i kenara koyup üretkenlik prensibini kabul etmeyi seçti. Daha kötüsü, bu insanların çoğu oldukça göz önündeki konumlarda ve konumları, onları mesleğin görünen yüzleri yapıyor.

Felsefenin farklı olacağına inanmakla saflık ettim ama yıllarca umudumu yitirmedim. Şimdi umutsuzluğun kıyısındayım. Profesör olduğum süre boyunca akademinin üretkenlikle takıntı düzeyindeki meşguliyetinden endişe duydum. 2000’lerin başında, felsefede yüksek lisans düzeyinde çalışmalar sunan kurumlarda yirmi yıldan uzun süre çalıştıktan sonra, Pensilvanya Eyalet Üniversitesi’nde bölüm başkanlığı yaptım. Orada üretkenlik sorununun en abartılı türüne şahit oldum.

Doktora düzeyindeki fakülte üyeleri arasındaki takıntı derecesinde kariyer ilerletme meşguliyeti insanın nefesini kesebilir, elbette bu sadece Pensilvanya Eyalet Üniversitesi için de geçerli değil ve bu fakülte üyeleri lisans öğrencileri için de profesyonel tavır örneği teşkil ediyor. Ancak tavırları çoğu zaman felsefi ilhamın eserleri olarak tanınabilecek şeyler değil. Çoğu,sonucun her zaman ölçülebilir olduğu Wall Street’de çalışmak isteyenlere örnek teşkil etse daha doğru olur.

Çalıştığım bir sonraki kurumla, yani sosyal bilimler direktörü olduğum Julliard ile önceki arasındaki fark dikkate değerdi. Julliard öğrencileri ve öğretim üyeleri kadar daha rekabetçi bir kalabalık göremezsiniz. Niteliğe çok fazla önem veriliyor ama niteliği niceliğe dönüştürmenin çok az yolu var. Önemli olan kaç Haydn kuarteti çaldığınız değil, çaldığınızı ne kadar iyi çalıyor olduğunuz. Kariyerizm yok demiyorum.

Ama buradaki kariyerizm, sayılabilir üretkenliğe ana akım akademide olduğu kadar bağlı değil. Geleneksel üniversitelerdeki öğrenciler kaliteye önem veriyor tabii. Değinmeye çalıştığım nokta, sistemin niceliği niteliğin yerine, üretkenliği düşünceliliğin yerine koymayı çok kolaylaştırıyor olduğu. Julliard’da olmayı ne kadar sevmiş olsam da, orada kalırsam bir daha asla felsefe ana dalında olanlarla çalışma şansı bulamayacağımı biliyordum. Böyle olunca, evimin yakınlarındaki iyi bir yerel kurum olan Manhattan Kolejinin felsefe bölümünü tekrar düzenleyecek bir bölüm başkanı aradığını öğrendiğimde işi bıraktım.

Öğretimi vurgulama konusunda uzun bir geçmişi olan Manhattan’ın üretkenlik prensibinin daha az güdümünde olmasını bekliyordum. Bir dereceye kadar da öyle. Ama insan nereye giderse gitsin, bu sendrom öğrencilerin umut ve beklentilerine musallat oluyor. Eğer akademisyen olmaya karar verirlerse bu kültürle yüzleşmeleri gerekecek.

Bence öğrencilerimizin entelektüel insiyatif almalarını, işi genişletip yeni yollar aramalarını bekliyoruz. Ama kişi ister Academic Analytics, isterse de Philosophical Gourmet Report [Felsefi Gurme Raporu] gibi bilimsel olmayan itibari anketörlerin yaklaşımıyla uğraşıyor olsunlar, ölçme ve sıralama meşgalesi baki kalıyor. O yüzden risk almaktansa geniş kitlelerin kabul ettiği şey üzerine çalışmak daha iyidir. Mesela, alıntı sayıları çok önemli olmuşsa, insan neden alıntı yapabileceği birden çok araştırmacının olduğu bir alan yerine daha azının olduğu bir alana girsin ki?

Bilimsel Grev

Bazılarınızın yazı hakkında ne düşündüğünü biliyorum: eski kafalı ve gerçek dışı. İnsanların kadroya girmeleri lazım. Ölçülebilir bir şekilde üretim yapmaları lazım. Bu onların hatası değil. Doğru, bu bireye özel bir hata değil; bu bir sistem meselesi. Yine de insanlar üretkenlik prensibinin saltanatına son vermeye çalışabilir. Mesela bölümlerinin kadro ve terfi kriterlerini değiştirerek ve yöneticilere yeni yaklaşımın neden haklı olduğunu iyi argümanlarla açıklayarak niceliği başarının mecburi işareti olarak kullanmanın temellerini çürütebilirler.

Araştırmacılar bunun bir başarısızlık sonrası doktora düzeyinde bir bölümde konum elde etmek amaçlı bir geri çekiliş değil, aksine bir seçim olduğunu insanlara açıklayarak üretkenliğe daha az takıntılı yerlerde çalışma yapabilirler. Üniversiteler eğitim yapılmayacak dönemleri, daha sonra nicel sonuçlarına göre değerlendirilecek olan araştırmalara bağlı kılmaktan vazgeçip pedagojinin geliştirilmesi ve yeni derslerin tasarlanması için böyle bir süre zarfı sağlamayı seçebilir.

Ancak bunca yıl “Üret, üret, üret” sloganları atmış bir toplumsallığı sarsmak zordur. Bir konferansta bir meslektaşınızın “Eee? Ne üzerine çalışıyorsun?” sorusuna verecek coşkulu bir cevabınız olmaması zordur. Kimse, üretkenlik etiğini kutsal hakikat olarak gören bir kültürün içinde tembel gibi görülmek istemez.

Bunların hiçbiri bizlere felsefe ya da antropoloji, edebi eleştiri ve tarih üzerine yazılar yazdıran fazlasıyla kişisel ve geleneğe bağlı gerekçelere hitap etmiyor. Ancak kendimizi ifade etme eylemini, bu ifadenin metalaştırılması ve ticarileştirilmesinden ayırmanın bir yolunu bulmak zorundayız.

Bir öneri daha: Uzun bir süre bilimsel makale yayınlamayı bırakın. Bu kararı meslektaşlarınıza açıklayın. Bunun sizin ve alanınızın iyiliği için olduğunu söylemeye cüret edin. Kafanızın üretkenlikle meşgul olmasının alanınıza ve bir araştırmacı olarak size neler yaptığı üzerine düşünmek için zamana ihtiyacınız olduğunu kabul edin.

Böyle bir çaba bilimsel çalışmayı, aydınlanma elmasını yedikten sonra dünyayı değiştirecek tomarlarca satır üreten yalnız ve olağanüstü akılların işi değil; öğretmenin de araştırmak kadar önemli olduğu kolektif bir girişim olarak görmeyi de içerebilir.

Eee? Ne üzerine çalışıyorsun?

 

Yazar: Mitchell Aboulafia

Çevirmen: Beyza Buldağ

Kaynak: Jacobin