1971 civarında yılında, Charlotte Brontë’yi bir kadın araştırmaları dersimde okutuyordum ve Jane Eyre yerine Villette-Geçmişin Gölgesinde adlı eseri kullanmaya karar verdim. Jane Eyre‘nin farklı farklı ciltsiz baskıları kendilerinde mevcut olan farklı yayımcıların sayısını bilmem; ben kitabın bir sürü baskısını üniversitemin kitabevinde buldum (ve bir sene sonra yerel bir süpermarketin ‘Gotik’ bölümünde). Lakin ciltli ya da ciltsiz fark etmeksizin Villette’in Amerika’da bir baskısı bile yoktu, sonunda kitabı İngiltere’den sipariş etmek zorunda kaldım (derste kullanmak için çok pahalı olan ciltli bir şekilde). Villette veya Shirley‘nin bulabildiğim tek üniversite kütüphane nüshaları Tauchnitz yayınlarıydı: boşluksuz ve küçük puntolu.

İki farklı kurumda üç farklı kadın araştırmaları dersinde (1972-1974), öğrencilerime Jane Eyre’i okuyup okumadıklarını sordum. Bütün bu üç sınıf içinde öğrencilerin yarısı kitabı okumuştu. İçlerinden sadece genç bir kadın (öğrencilerin neredeyse tamamı kadındı)  biliyordu ki Charlotte Brontë başka kitaplar da yazmıştı, çoğu Uğultulu Tepeler‘e denk gelmişti (başka bir  “Brontë kitabını”ndan bahsederken). Kitabı okuması zorunlu olmadığını net bir şekilde bilmelerine rağmen, Jane Eyre okuyan çoğu öğrencilerimin çoğu, buluğ çağlarında bu kitabı tam olarak neden okudukları konusunda emin değildiler. Bana öyle geliyor ki bir şekilde Jane Eyre‘i resmi eğitimin dışında(arkadaşları? kütüphaneciler?), dağınık bir kültürün parçası olarak “bulan” bu gençler Shirley ve Villette‘yi okumaya devam edebileceklerdieğer bu kitapları etraflarında olsaydı. Fakat yoktu, Charlotte Brontë onlara sadece bir kitabın yazarı olarak kaldı: Jane Eyre. Tabii ki hepsi, Gondal şiirleri öyle dursun Emily Brontë’nin şiirlerinden bir haberdi.

Bir başka anekdot: kendisine Ellen Moers’ın Literary Women adlı eserini ödünç verdiğim İngiliz Edebiyatı mezunu kadın bir öğrenci gözleri fal taşı gibi açık heyecanlı bir şekilde “Yani bunu o mu yazdı?” “O” Elizabeth Barrett Browning’e ve “bu” “A Curse for a Nation”a tekabül ediyordu, özellikle şu dizeler:

Ne acı, tuzlu ve güzeldir

Kadınlığın derinliklerinden gelen bir bela.

Daha önce Elizabeth Barrett Browning’in Portekiz Soneleri‘nden sadece birkaçını okumuştu. O da tıpkı benim gibi bu yazarın yegane iyi eserinin haddinden fazla antolojileşmiş birkaç aşk şiirinden ibaret olduğunu, Fedakâr Eş rolünün yerine Şair rolünün koyulduğunun doğru olduğuna ve “Aurora Leigh”ın feminizmi (şayet mevcutsa) ürkek ve demode kalmış hevesli ama başarısız bir gazetecilik çabası olduğundan emindi. (Ne yazık ki Woolf’un kendisi de Bir Okur Olarak’da bu tavrı takınıp, beğendiğini her şeye rağmen özür dileyerek itiraf ettiği bir şiirle inceden dalga geçiyor. Ellmann’ın fallik eleştirisi, kadının hayatındaki kısıtlamaların ister istemez eserlerindeki kusurlara yol açacağını vurgulayarak “bir kadının sanatı ve bir kadının hayatı” arasındaki “anormal derecede yakın” bağı oldu.

Utançla eklemeliyim ki öğrencimle aynı tepkiyi paylaştım, öyle ki Jane Eyre’i Brontë’un en iyi eseri olduğunu varsaymıştım (ve diğerlerinin de bir o kadar sıkıcı olduğunu), ta ki Kate Millett Villette’e yazdığı açıklama beni eseri bulmaya itene, sonralarında da arayışım Shirley, The Professor, Charlotte Brontë’in gençlik dönemi eserleri, Jane Austen’nin gençlik dönemi eserleri, Fanny Ratchford’ın Brontë üzerine yazdığı kitaplar ve Emily Brontë’un Gondal şiirlerini de kapsayana kadar.

Bir başka itiraf: ilk tepkimin “Bu da kim?” olmasına yol açacak kadar yoğun bir estetik tepkiyi hayatımda üç kez yaşadım; Joplin’in “Maple Leaf Rag” eserini ilk dinlediğimde, sadece şarkı söylemeyip ayrıca (inanılmaz şekilde) konuşan bir Carmen dinlediğimde (Maria Callas’ın ilk yıllarıydı) ve şu dizelerde:

All my walls are lost in mirrors, whereupon I trace

Self to right hand, self to left hand, self in every place,

Self-same solitary figure, self-same seeking face.

Bu soğuk, hipnotize edici, neredeyse şizofrenik ve teknik açıdan harika dizeler (İngilizcede ‘s’ ile biten kelimelerle uyak kurmak çok zor bir şeydir ve bu dizelerde 13 ‘s’, üstüne üstlük iki tane de ‘z’ var), kalbi bir kuş misali şakıyan ve hayatını aşk şiirlerini veya masalları yazmaya adamış bir kız kurusu tarafından yazılmış olamazdı. Tabii ki öyle de değildi; bu karakterin şiirlerin gerçek yazarıyla, şair Christina Rossetti ile, hiçbir alakası yoktu. (Moers, yukarıdaki dizeleri Diane Arbus’un fotoğraflarında ya da Carson McCuller’ın olağandışılık algısında gösterilen bir tür bilinçle bağdaştırıyor.)

Pek çok erkek yazarları da sadece bir kitap ya da şiirler grubunun temsil ettiği de bir argüman olarak sunulabilir. Buna ilk cevabım kadına vurulan darbenin daha büyük olduğudur, çünkü kadınlar antolojilerin, sınıfların, üniversite derslerinin ve herhangi bir seviyedeki eğitimde bulunan okuma listelerin çok az bir kısmını oluşturmakta. Ayrıca, münferit başarı mitinin “yanlış” yazarlara uygulandığı şekliyle asıl zararı, ayıklanma kriterlerinin özünde hileli olmaları ve çoğu zaman yazarın eseri içinden nelerin kadınların yazabileceği ya da yazması gereken şeye yönelik kalıplaşmış algıyı destekleyeceği üzerinden bir seçime yol açmalarından gelir. Eğer bir kadın yazar kendini halka mal olmuş, politik bir ses olarak lanse ederse, bu özelliği onun eserinden çıkarıp atın ve (üstünde hiçbir şekilde kanıtı olmaksızın) kocası için olduğu açıklanan aşk şiirlerinin üstünde durun. -Elizabeth Barrett Browning

Eğer bir kadın yazar heteroseksüellikle ilgili açık sözlüyse, erkeğin yetersizliğini veya kadının erkeğe yönelik bağımsız yargılarını içeren eserlerini çıkarıp atın. -Aphra Behn

Eğer bir kadın yazar homoseksüel bir aşk şiiri yazıyorsa, onu baskı altına alın ve kadını mutsuz bir kız kurusu ilan edin. -Amy Lowell

Hala bir sorununuz varsa, onun ve şiirlerini açıklaması için (mutsuz) heteroseksüel bir konu oluşturun. -Emily Dickinson

Eğer bir yazar bariz bir şekilde feministse, eserindeki bu yansımayı ve her şeyi silip atın ve onu tutkusuz, önemsiz ve “hanımefendi” olarak afişe edin. -Anne Finch, Winchilsea Kontesi

Düzenlenmesi kolay değilse, erkekleri kurtarmak için savaşa giden kadınlar hakkında on perdelik oyunlar ya da kadın araştırmalarının erkek araştırmalarından daha popüler olduğu oyunlar yazıyorsa, erkekler, kadınlar, cinsiyetçi baskı ve bizzat kendisinin gördüğü kötü muamele ile ilgili önsözler kaleme alıyorsa boşver gitsin; aklını kaçırmış! -Margeret Cavendish, Newcastle Düşesi

Eğer kadınların kadınlarla veya kadın kahramanlarla olan ilişkisini ele alıyorsa, daha önce yazdığı birkaç dizesini basıp gerisini boşver. -H.D.

Eğer kadınların tecrübeleri hakkında yazıyorsa, özellikle de ağza alınmayacak olanlar hakkında, onu günahkar veya isterik olarak afişe et gitsin. -Sylvia Plath, Anne Sexton.

Eğer özellikle kadının tecrübelerini yazmaktan kaçınıyorsa ve ısrarla bağımsız, kişiliksiz ve içeriği cinsel olmayan şeyler yazıyorsa onu öncesinde övebilirsiniz, fakat sonradan onu önemsiz ve tutku yoksunu olarak ilan edin. -Marianne Moore

Bence bu  münferit başarı mitinin çoğu zaman kadın yazarların daha az iyi olan eserlerini en iyi eserleriymiş gibi göstermesi tesadüf değil. Örneğin Jane Eyre, bu yazıdan bağımsız olarak, Washington Üniversitesi’nin İngilizce bölümündeki okuma listesinde yer almakta. (Şu anda ulaşabildiğim tek doktora okuma listesi bu. Bunu korkunç bir örnek olsun diye vermedim, saygın, önemli ve büyük bir olasılıkla ülkedeki üstün kaliteli bir kurumdan olduğu için verdim.) Villette listede yer almıyor. Nasıl olabilir ki? Jane Eyre bir aşk hikayesi ve kadınlar aşk konulu eserler yazmalı; Villette ise popüler olmak için fazla yıkıcı, Kate Millett’in dediği gibi “bir hapishanede uzun bir meditasyon.”

 

Yazar: Joanna Russ

Çevirmen: Alperen Narmanlı

Kaynak: Literary Hub